Bir Müslüman Commonwealth'i İçin Kuramsal Zemin


 

 

Zaman biraz geçti ve gündem çok hızlı değişiyor ama belki de yarım yüzyılı bulan tarihinin (yani kurulduğu 1969’dan beri) en kritik zaman aralığında, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın dönem başkanlığını, üç yıl süreyle Türkiye yürütecek. Gerçekten de dünyadaki dengeler, şu anda, Müslümanların inisiyatifini hakikatli bir biçimde ortaya koymasını elzem kılıyor. Türkiye bu amaca hizmet edebilirse, Selçuklu ve hatta Osmanlı da dahil, İslam tarihinde ilk defa, bu denli stratejik bir işlev ifa edilmiş olacak. Üstelik de şu andaki siyasal irade ve Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın pozisyonu, bu işlevin ifa edilebilmesi için çok uygun.      

İran ile paslaşmalarımız şu ara pek revaçta olduğu için, “İslami Modernizm Olur mu?” sorusunu, ben de bu aralar gündemde tutmak istiyorum. Şeriati’nin Medeniyet ve Modernizm ile Shayegan’ın Yaralı Bilinç isimli kitabını öğrencilik yıllarımdan beri yan yana tutarım. Çünkü 80’li yılların sonlarında biz, S. Hüseyin Nasr ile Fazlur Rahman ekseninde, geleneksel – modern Müslüman saflarını birbirimize dayatırdık; "şeytan var mı, cennet kimin tekelinde, recm için kaç gram taş kullanılır, miraç nasıl oldu" gibi uçuk sorular bağlamında. Gündemle ilgili, çünkü eğer İran ile Türkiye asırlık kaprislerini aşmayı başarabilirlerse, gerçekten de, hem birey kapitalizmini tecessüm ettiren “Batı” hem de devlet kapitalizminin fedaisi Rusya dahil, yani modern siyasal blok’a karşı alternatif bir siyasal blok’un temelleri atılabilir. Bu temel, moderniteyi ikame edeceği beklentisi yaratacağı için önemsenmemelidir. Zaten böyle bir iddia çok saçma olur, beklenti de beyhudedir. Ancak böyle bir blok oluşturmaya yönelik girişimler, küresel düzeyde belirli bir denge unsuru özelliği arz edeceği için, umut ışığı doğurabilir.

Türkiye yüz yıldır ilk defa, Müslümanların yaşadığı topraklarda ciddiye alınmaya başlandı. Kim ne derse desin, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet tarihinde ilk defa Müslüman ülkelerdeki insanların teveccühüne mazhar oluyor. Liderler veya yöneticiler nezdinde değil, sokaktaki sıradan halk nezdinde çok ciddi bir teveccüh görüyor. Bu teveccüh çok önemlidir: Çünkü artık bugün, sokaktaki sıradan halka rağmen hiç kimse, hiçbir yerde, hiçbir şey yapamaz. Bunu tespit etmek bir zarurettir. Bazı Müslüman ülkeler var ki, Sayın Erdoğan orada aday olsaydı, Türkiye’deki kişisel oyundan daha fazlasını alırdı. Bu teveccüh, halifelik, padişahlık gibi kof eleştirilere kurban edilmemeli. Bu teveccüh, Sayın Erdoğan’a da, Türk dış politikasına da çok ciddi bir misyon yüklemiş görünüyor. Türkiye için bu teveccüh, soft power anlamına geliyor. Şunu bilmek lazım: Türkiye dolayımıyla Müslüman ülkeler, çok ciddi bir dengeleyici ve caydırıcı, doğal olarak da son derece saygın ve muteber bir güç haline gelebilir. Bu potansiyel bir Müslüman commonwealth’ına kanalize edilebilir; birbirini çiğ çiğ yiyor gibi görünmelerine rağmen.

Bir miktar okuyup yazma iddiasındaki bizlerin de gelenekselci modernist saplantılardan sıyrılması lazım. Batıyı batı yapan tohumların içinde, biliyorsunuz, “Böyle Buyurdu Zerdüşt” gibi metinler de var. Batılılaşmak, İslamlaşmak, Türkleşmek gibi konuları kimse bizim kadar tartışmadı. Ülken’in Türk Tefekkür Tarihi ve Tanpınar’ın 19.ncu Asır Türk Edebiyat Tarihi isimli muhteşem eserlerinde, değişik bağlamlarda dile getirildiği gibi, Recaizade Mahmut Ekrem tarafından Araba Sevdası’nın kaleme alınmasına neden olan kültürel değişime tanıklık edildiğinden beri, adına “Garblılaşma” demiş de olsak, bizde, modernizm postmodernizm tartışmasının nüveleri vardır ve olanca tazelikleri, dirilikleri ile bizden ilgi beklemektedir.  

Bugünün Kızıl Elması: Müslüman Commonwealth

Bu yazının başlığını hatırlarsanız, “Modern Özne” isimli yazımızın içinde belirlemiştik ve modern bireyi daha iyi anlayabilmek için, summum bonum ile şu pek yücelttiğimiz, kendi kendini yönetme kavramlarıyla hesaplaşmamız lazım demiştik.

Eğer hakikaten Müslüman commonwealth’ına dair bir hayalimiz varsa, bana göre, önce bu çatı içindeki Müslüman bireyin kendisini bir özne olarak kurmaya muktedir olup olmadığını görmemiz lazım. Aksi takdirde, bu güne kadar olduğu gibi, ütopyalarımızın son derece trajik bir biçimde, ters ütopyalara dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu yüzden de bana göre, özne meselesine hep birlikte zihnimizi kilitlemeye mecburuz. Bir önceki yazımızda iki kült ölüm ve iki travma ile özne meselesini karakterize etmeye çalışmıştık.

Bu yazımızda da, özne konusunun iki momentinden ilkini, summum bonum’u sorunsallaştırmaya çalışalım. Müteakip yazılarda özne konusunun diğer momenti kendi kendini yönetim ile temsil dediğimiz ‘zaruret’i ele almaya çalışalım.

SumMum Bonum Teorisinde,

Müslüman Commonwealth’a Yer Var mı?

Summum bonum kavramının Grek ve bir miktar farklı bağlamları olsa da Latinlerden bu yana; en yüksek-en yüce iyilik, en kutsal iyilik, en güzel-tatmin edici iyilik gibi bir anlamı var. Böyle yazılınca kavram bomboş görünüyor. Ama esasında içi boş değil. Biliyorsunuz hem pagan hem tek tanrılı dinler açısından kutsal bir çehresi, hem somut hem soyut bir anlam alanı, hem uhrevi hem de dünyevi boyutları var. En önemlisi de bu kavram, hem tahakküm edici hem de özgürleştirici bir misyon yüklü. Açıklamaya çalışalım:

Summum bonum, bütün insanların mutlu olacağı bir dünya tasarımını anlatıyor. Bu tasarımın tadını kaçıran “mümkün mü?” sorusu. Bizi, “cennette mümkün” cevabına sürüklüyor ve doğal olarak “o halde neden bu dünyada da mümkün olmasın?” sonucuna toslatıyor. Gerçekten de bazı insanların mutluluğunun alternatif maliyeti, başka bazı insanların mutsuzluğu. Dünyevi yaşamın bu zaruretini değiştirebilir miyiz? Örneğin bu zaruretin kaynağı bireysel ihtiraslar ise onları köreltelim. Özel mülkiyet ise ortadan kaldıralım. İktidar güdüsü ise yok edelim. Tatmin ihtiyacı ise herkese her şeyi eşit dağıtalım. İlgi, sevgi, şefkat, hoşgörü v.s. arzuları ise önyargılarımızdan ve bağlılıklarımızdan arınalım ve hepimiz, her birimize önkoşulsuz davranalım. Buna benzer pek çok teori var ama hiçbir otorite, bugüne kadar herkesin mutlu olduğu bir yaşamı, herkese, herkes kadar bu dünyada bahşedemedi.

Çünkü her şeyden evvel hiçbir teori şuna cevap bulamadı: Mutluluk bahşedilmeyi hak eden insani araz nedir; ruh mu, beden mi? Çok farklı kavramlarla ifade ediliyor ama bütün teorilerin odak noktası; ruh ve beden. Ruh mu tatmin ve teskin edilirse insan mutlu olur yoksa beden mi? Ya da her ikisi birden olabilir mi? En yüksek iyilik bir hedef olabilir ama acaba bizim hangi araz’ımız ile en yüksek iyilik mertebesine erişebiliriz. Biliyorsunuz, modernitenin de can alıcı sorunsalı buydu. Sırf bunun için kendisini “pozitif” etiketi ile damgalamış ve bütün insanları bu ulu kata eriştirecek olan “voluntarist” bir elit kadroya misyon biçmişti. Biz, vaat edilen pozitivist evrene, bu kutsal misyonun gönüllü fedaileri olan kadrolar vesilesiyle vasıl olma ülküsü uğruna bu günlere geldik.

Pagan Olanın da Ülküsü Var

Pagan açısından en yüksek iyilik, herhangi bir canlı varlık gibi, insanın, beslenme, neslini devam ettirme ve güvenlik ihtiyaçlarını en tatminkar düzeyde karşılamasıdır. Mutluluğunun sınırları bu üçgen içindedir. Çabası, mücadelesi ve savaşlarının bu üçgen içinde kalması doğaldır. Dolayısıyla bedensel haz, mutluluğunun rotasıdır. Geçmişte kalmamıştır;  lümpen burjuva dolayımıyla tevarüs eden bu pagan rotaya, bugün de sadakatte kusur işlemeyen insanlar vardır. Kayıtsızca üretim ile pervasızca tüketim çılgınlığının, her ne pahasına olursa olsun sahip olma hırsının temelinde, bedensel haz rotası ile ilintili bir mutluluk amacı bulunmaktadır. En önemli meşrulaştırma mekanizması ise, müntesibini baştan ayağa teçhiz eden rızık kavramıdır. Herkes, her türlü nefsani tatminsizliğini, rızık kavramı ile gerekçelendirip meşrulaştırabilmektedir.

Takdis Edilen En Kutsal İyilik

İnsanların dünyevi meşguliyetlere düşkünlüğünü hazmedemeyen bireyler, kuşkusuz ki her zaman vardır ama biz onların topyekün Sokrat’ta tecessüm ettiğini (literatürden kopmama adına) söyleyelim. Sokrat, bildiğimiz kadarıyla, bedenine düşkün insanların sefaletini ve bedenlerini beslemek için bu denli çabalayanların acziyetini vurgulayan en önemli filozoftur. Ona göre insanlar, ruhlarını beslemeyi beceremediği sürece, insan olma mertebesine yükselmiş olamazdı. Dolayısıyla her bir nefsani tatminle, tatminsizlikleri tahrik olan insanların yaşadığı bir dünyada en yüksek iyiliğin tezahür etmesi elbette mümkün değildi.

Nitekim Eflatun, Sokrat gibi bir bilgeyi öldüren bu sefillerin, kendi kendini yönetmesine cevaz veren yönetim tarzlarına asla tevessül edilmemesi için gerekli yönetim teorisini kurdu. Eflatun’un yönetsel teorisi, kurulabilecek en kamil ve tutarlı teori idi ve yönetim mekanizması, uygulanması gereken ilahi bir vaaz gibiydi. Sonuçta da hemen bütün imparatorlukların en sağlam epistemolojik mesnedi oldu ve onların meşruiyet zeminini oluşturdu. Bu meşruiyet sonradan, tek tanrılı dinlerin muhtelif renklerine büründürülmüş olsa da, sütun ve çatıları Eflatun’un formüle ettiği şekliyle kaldı. Artık bu dünya dışındaki bir otorite kaynağı, en yüksek iyiliği tecelli ettirebilecek bir güçtü. Bu otorite, bedensel hazların tümüyle disipline edilip, diyete tabi kılınmasını ve ruhların ziyadesiyle beslenmesini vaaz etti.

Tam da bu vaaz vesilesi ile insanlar arasında artık summum bonum, en muhkem hiyerarşi mekanizması haline gelmiştir. Hatta en yüce iyiliğin önündeki engellerin itlaf edilmesine de bu vaaz cevaz vermiştir. Zira her bir insan için en yüksek iyiliğin ne olduğuna ve bir toplumun en yüce iyiliğe nasıl kavuşacağına dair rota, bedensel hazlarla değil, vaazla takdir edilmiştir. Artık mutluluğa erişmenin yolunu, bu vaazların takdir ettiği rota belirlemektedir.

İronik olan şu; modernizm, tohumlarını bu rota sayesinde saçtı ve aynı rotayı, kendine mal ederek yoluna devam etti.

Modern Summum Bonum

Ticari kapitalizmin dinamiklerinden birisi; toplumun belirli bir kesiminin çok çalışıp, çok para kazanıp, bedensel hazlar için hiç para harcamamasıdır. Diğer dinamik ise, belirli bir diğer kesimin bedensel hazları için sürekli para harcamasıdır. Kapitalin (ya da paranın) belirli ellere veya havuza transferi ve orada birikmesi böyle gerçekleşmektedir. Aksi takdirde, yani israf ile tasarruf, bu anlamda bir arada olmadığı takdirde, ekonomik terakümü temin etmek ve ticari kapitalizmi var etmek mümkün değildir. Demek ki, çok çalışan ve dini vaaz gereği tasarruf eden de mutmaindir, nefsi için har vurup harman savuran da. Acaba bu şekilde, yani toplumun geniş kesimlerinin bu tarz yaşam biçimiyle elde ettikleri mutluluk, en yüksek iyiliğin tecellisi anlamına gelir mi? Elbette gelmez. Bu durum bir toplumun hem bedensel hem de ruhsal olarak tatminsizliğine delalet eder.

Çalışkan insanların gıpta ettiği insanlar gibi para harcayamaması, “cimri, hasis hacı emmi” tiplemelerine maruz kalmaları patolojik bir durumdur. Diğer yandan, dünya nimetlerinin tadını çıkaran insanların her geçen gün bu nimetlerden mahrum kalmaları da onlarda patolojik bir halet-i ruhiye yaratmaktadır.

Modern teorisyenlerin tüm bu patolojiye karşı her iki taraf nezdinde de aydınlık bir yarın umudu yaratmaları gerekiyordu. Bu aydınlık yarın da doğal olarak yeni pozitif dünyadır. Yeni pozitif dünyaya rağbetin ardındaki muharrik güçte, bu iki patolojinin müstesna bir yeri olduğuna kuşku yok. Telkin şudur: Bugün yaşananlar tanyeri kasvetidir. Gün doğduğunda toplumun her bireyi en yüksek iyilik katına nail olma şansını elde edecektir. Dolayısıyla, modernizm için summum bonum, modern özneye bir tür gökkuşağı hazzı telkin etmektedir. 

Elbette ki bu hazzın tadına, Kant tarafından yeniden ve yetkinlikle teorize edilen akıl perspektifinin tesis ettiği meşruiyet ile birlikte varılmaktadır. Kant’a göre summum bonum, teorik akıl olduğu kadar pratik akıldır. Burada ruhsal olanla bedensel olanın ayrıştırılmasından ziyade, bütünleştirilmesi söz konusudur. İyi beslenen insanın aklı daha iyi çalışacaktır. Aklını daha iyi kullanan insan doğru dürüst beslenmeyi de becerecektir. Dolayısıyla bu ikisi arasındaki ahenk, insanı özne olarak var edecektir. Bu ahenk, summum bonum’un hem ruhsal bir erdem hem de bedensel bir tatmin olarak anlaşılması gerektiğine işaret etmektedir. Buna göre akıllı varlık olan insan, kendisine erdemli hedefler belirler ve bu hedefe eriştikçe tatmin olur. Hedef, “numen” ile ilgili bir arzudur. Onun karşıtı olan fenomen ise tatmine aracılık eden bir dış dünya gerçekliğidir. Bilme isteği ya da hedefe erişme arzusu  ile belirli bir fenomenin sırrına vakıf olma ya da dış dünya gerçekliğini değerlendirme eyleminin birlikte icra edilmesi ile elde edilen tatmin, her insanın summum bonum’a erişme rotasıdır.

Kant, tasarımının somut sonuçlarına da işaret etmektedir: Her bireyde var olan bilme isteği ve hedefler belirleme arzusu, gerçek kişilerin her birinden tek tek toparlanıp, belirli birtakım tüzel kişiliklere hamledilebilir. Bu durumda, pozitif yeni dünyanın nasıl kurulacağı ve kimler tarafından yönetileceği sorunu da çözümlenmiş olur. Yani, tek tek bireylerde mündemiç olan ama çoğu zaman her birey tarafından gerektiği gibi kullanılmayan numen, tüzel kişiliklerin işlevleri olarak somut hale getirilebilir. Her bir bireyin bir parçası olan ama artık onların toplamından daha fazla bir otorite olarak pozisyonlandırılan tüzel kişilikler, her bir bireyin tatmin elde etmesine yönelik olarak işletilebilir. Böylece tüzel kişilikler erdemli hedefler belirleyecektir. Her bir birey de ihtiyacı olan her türlü tatmini, tüzel kişiliklerin yönetimi ve gözetimi altında temin edebilecektir. Sonuçta da, toplumda hem erdemli hedefler ortaya konulması hem de her bir bireyin tatmin elde etmesi garanti altına alınmış olacaktır. Bu ilerleme, summum bonum’un, öte dünyadan nakledilip bu dünyada insanlığın emrine amade kılınması anlamına gelmektedir. İnsanlık tarihi boyunca ilk defa summum bonum’a bu dünyada işlerlik kazandırılmış olması, yeni pozitif ve aydınlık dünyanın tesis edilmesine imkan sağlayacaktır.

ÖNEMLİ NOT. Bu yazının devamını, değerli okurlarımız,  “DÜN İYİ DEDİKLERİNE BUGÜN KÖTÜ, KÖTÜ DEDİKLERİNE İYİ DERLERSE… “ başlıklı yazıdan okuyabilirlerse, konu bütünlüğü parçalanmamış olur. Yazının uzun olması bizi böyle bir mecburiyete icbar etti.