Brexit: Sonun Başlangıcı mı?


Cuma günü (20 Aralık) yeni seçilen İngiliz meclisinde yapılan oylama ile İngiltere'de Brexit (İngiltere'nin AB'den çıkışı) resmileşti, yasal statü kazandı. Bundan kısa süre önce yapılan genel seçimlerin de zaten tek konusu Brexit idi. Başbakan ve Muhafazakar Parti (Conservatives) lideri Boris Johnson, kendinden önceki muhafazakar başbakan Theresa May'in Brexit'te önünü tıkayan parlamento tıkanıklığını aşmak için ülkeyi erken seçime götürmüştü. Muhafazakarlar sandıktan ezici çoğunlukla çıktı ve 2016'da yapılan Brexit referandumu ile halkın çoğunluğunun verdiği "çıkış" kararının önünde bir engel kalmamış görünüyor.

Bu seçimde ana muhalefet olan İşçi Partisi ağır yenilgi aldı. İşçi partisi yenilgisinin başlıca sebeplerinden biri Brexit'e karşı çıkmaktı. Bu yenilgi parti lideri Jeremy Corbyn'in koltuğuna maloldu. Corbyn uygun bir lider adayı ortaya çıkıp parti içinde seçilince çekileceğini açıkladı.

Bundan sonra B. Johnson'un başını ençok ağrıtacak olay olarak Brexit sonrası AB ile çıkacak gümrük meselelerinden çok İskoçya'nın bağımsızlık istemesi görünüyor. İskoçya'da bu seçimde sandıkları silip süpüren SNP (İskoç Milliyetçi Partisi) lideri bayan Nicola Sturgeon seçim akşamından beri "bağımsızlık referandumu yapacağını" defalarca açıklayarak, Londra'nın bu sürece müdahale etmemesini istedi.  B. Johnson ise buna izin vermeyeceğini açıkladı.. Bu konu seçimden beri  İngiliz medyasında tartışılmaktadır ve  hemen kapanacağa benzemiyor. Belki bir tarafıyla İskoç lider N. Sturgeon'un haklı olduğu söylenebilir: 2014'te İskoçya'da bir bağımsızlık referandumu yapılmış ve sonuç hayır çıkmıştı; ama referandum yapılırken gündemde Brexit yoktu. İskoçya'ya o dönem söylenen "AB içinde kalmanın en iyi yolu Britanya içinde kalmaktır" idi. Sonra 2016'da tüm Britanya'da Brexit referandumu yapıldı ve ayrılma kararı çıktı.  Şimdi İskoç milliyetçi partisi SNP "o zaman bize böyle dediniz onun için Britanya'da kaldık; şimdi siz AB'den çıkıyorsunuz, ama biz kalmak istiyoruz, bunun tek yolu bağımsızlık" diyor.

İngiliz kraliçesi parlamentoyu açış konuşmasında birçok konuyu ele aldı. İlk konu "Brexit" idi. "31 Ocak'ta Britanya AB'yi terkedecek" dedi. İskoçya'nın ayrılması konusuna hiç girmedi, ama ayrılmayla ilgili şöyle bir ifade kullandı: "Başbakanım ayrılma akabinde tüm Britanya için AB ile bir ticaret anlaşması yapacaktır". İskoç lider N. Sturgeon hanım İskoçya'yı ayırıp tekrar AB'ye geri dönmek isterken  kraliçenin sözleri anlayan kulağa şu demektir: "Sen AB'ye tekbaşına geri dönemezsin, başbakanım hepiniz için AB ile anlaşacak."

Bu vesileyle söylemeli ki, İngiltere'de tam bir kadınlar savaşı yaşanıyor, muhtemelen görevi bırakacak işçi partisi lideri Jeremy Corbyn'in yerine de bir kadın seçilecek. Yine İskoç kadın lider N. Sturgeon da İskoç oylarının çoğunu başında bayan Jo Swinson'un bulunduğu Liberal Demokratlardan aldı; Swinson bu seçimde parlamentoya dahi giremedi; tek kelimeyle Sturgeon Swinson'u "devirmiş" oldu. 

İngiliz demokrasisinin bağımsızlık isteyen İskoçlara nasıl davranacağını göreceğiz. Yine Avrupa'nın göbeğinde bağımsızlık isteyen Katalanlara İspanyol demokrasisinin nasıl davrandığı hatırlardadır. En son Katalonya'da Madrid'in onaylamadağı, tabir caizse "korsan" bir referandum yaparak bağımsızlık kararı alan Katalan liderler vatana ihanetten yargılandı ve ağır hapis cezasına çarptırıldı, bir kısmının ise İspanya dışına kaçtığını gördük. Bakalım, İngiliz demokrasisi İskoçlarla problemlerini ne şekilde çözecek. Öte yandan İskoç bağımsızlığı konusunun çok uzamayacağı da öngörülebilir, çünkü bu konudaki anketler hala İskoçların çoğunun bağımsızlıktan yana olmadığını gösteriyor. İngiliz Sky TV'de yayınlanan bir başka ankete göre de (genel seçim öncesi yapılmıştı) seçimden Brexit taraftarı bir hükümetin çıkması halinde İskoçların yarıya yakını duruma razı olunmasını, %30'dan azı konuya hukuk ve mahkemeler yoluyla bir çözüm aranmasını isterken bir bağımsızlık referandumu isteyenler %20'nin altında kalıyor.

İngiltere AB'den çıkmakla ne kazanacak? 20 yıldır neredeyse sıfır büyüme ve ciddi durgunluk halindeki AB ekonomilerinin sorunlarından birisi Avrupa içinde sanayilerin daha ucuz işgücü peşinde Doğu Avrupalı üye ülkelere ya da Avrupa dışına kayması, Batılı gelişmiş ülkelerde fabrikaların kapanması ya da meşhur tabiriyle "de-indüstrializasyon" (sanayisizleşme) idi. "BoJo" ( Boris Johnson'a takılan kısa ad!) buna Thatcher zamanında uygulanan iki politikayı birleştirerek cevap vermeyi düşünüyor: "Serbest bölgeler" politikası ve "himayeli sanayiler" politikası. Bu ikisi Thatcher dönemi ve ondan sonrası bir müddet başarıyla uygulanmış, ancak daha sonra terkedilmişti. BoJo, "gümrüksüz serbest limanlar" ve bu limanlar çevresinde özel statülü "himayeli sanayiler" ile İngiltere'de iktisadi atılım yapmayı, istihdam ve çalışan sınıf gelirlerini artırmayı planlıyor. Buna bir manada mecbur da; çünkü bu seçim Muhafazakarlar, kuşaklar boyu İşçi Partisi'ne oy vermiş işçi kasabaları ve şehirlerin işçi mahallelerinden oluşan "İşçi Partisi kalelerine" girdi ve buralardan da oy aldı. BoJo bu oyları "kendilerine emanet bildiklerini ve emanete hıyanet etmeyeceklerini" açıkladı. Başarıp başaramayacağını hep birlikte göreceğiz.

İngiltere'nin yeni "Brexit" hükümeti işbaşına geçer geçmez İngiliz Sterlini'ndeki yükseliş şimdilik piyasanın olayı olumlu karşıladığını gösteriyor. Ayrıca Avrupa dışındaki "Anglosfer" (Dünya'nın İngilizce konuşan ülkeleri topluluğu) bu gelişmeye olumlu baktı ve İngiltere ile AB sürecinde zayıflayan ticari ve diğer bağlarını kuvvetlendirmek istediklerini söylediler. Zaten kraliyet toprağı sayılan Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda dışında ABD başkanı Trump'ın da İngiltere'nin ayrılışını coşkuyla karşıladığını bildiren (Twitter'da!) mesajlar göndermesi bu olumlu havayı kuvvetlendiriyor.

İngiltere ciddi ekonomik atılımlar yapsın ya da yapmasın Brexit, AB içindeki huzursuz ve memnuniyetsiz birçok ülkede, özellikle de bu ülkelerde yükselen milliyetçi-popülist (Türkçesi: halkçı) muhalefette dikkatle izleniyor ve bir çıkış kapısı olarak değerlendiriliyor. Bunların arasında Fransa'da Marine Le Pen'in liderlik ettiği Ulusal Birlik Partisi (eski Ulusal Cephe), Almanya'da "Almanya İçin Seçenek Partisi" (AfD), İtalya'da Matteo Salvini'nin liderlik ettiği "Kuzey Birliği" (Liga Nord) sayılabilir. Özellikle Fransa'da cumhurbaşkanı Macron'un politikalarına karşı yayılan huzursuzluk, aylardır sokaklarda olan "Sarı Yelekliler" hareketi ile kendini açığa vururken (şu sıralar hükümetin bir seri "reformu" nedeniyle daha da şiddetlendi) Marine Le Pen "onları anladığını ve haklı bulduğunu" açıklayan tek lider olarak kaldı. Bu muhalif güçler Fransa'da birleştiği takdirde bir "Frexit" (Fransa'nın AB'den çıkışı) da gündeme gelebilir.

Kurduğu Brexit Partisi ve daha önceki UKIP (Britanya Bağımsızlık Partisi) ile uzun yıllar İngiltere'nin AB'den çıkışı hareketine öncülük etmiş İngiliz politikacı Nigel Farage'ın sözleriyle bitirelim: "Avrupa Birliği bir milletler hapishanesidir. Brexit bu projenin sonunun başlangıcıdır."


Not: Tecrübeleri ve sahadan verdiği bilgilerle bu makalenin yazılışına yaptığı yardımlar nedeniyle Bünyamin Tolungüç'e teşekkür ederiz.

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA