Çağın Mantık Arızası: Sonucu Yargılamak, Süreci Değerlendirmemek


Birçok soysal, siyasal olaylarla karşılaşıyoruz. Medya bu tür haberleri körükleyerek duygularımızı ayaklandırarak reytingini artırmaya çalışıyor.

Yıkılana tekme atmak, yuhalamak, ayakta kalanı güçlü olanı ise alkışlamak ve kutsamak toplumsal bir davranış haline gelmiş durumda. Süreçleri değerlendirmeden sonuçları yargılamak kolayımıza geliyor. Sürüye katılarak, yuhalamak ya da alkışlamak o toplumsal gücü kendi gücümüzmüş gibi hissetmek bir algı yanılsamasına yol açıyor. Avamî bir tabirle “İt kağnı gölgesinde yürür de kendi gölgem sanırmış” ya işte öyle bir duygu.

Şimdi bir hırsız, bir fahişe, bir katilin suçu işleyiş süreçleriyle ilgili öykülerini anlatmak istiyorum. Bu kişiler soyut değil, hayatın içinde var olan kişilerdir.

Çevre Sağlığı Teknisyenliği döneminde bir meslektaşımız bir ekmeği nasıl çaldığını anlatmıştı. Aynı kelimeleri birebir aktaramayacağım ama kendi lisanıyla hikâyesi şöyleydi:

 

“Yatılı sağlık meslek lisesinde okurken, memlekette annemle babam intihar etmişti. Yapayalnız kalmıştım. Okul harçlığı olarak amcam para gönderiyordu. O da yeterince göndermiyor veya zamanında göndermiyordu. Perişandım, kimseye söyleyemiyordum.

Okullar tatil olmuştu. Amcam para göndermemişti. Okul tatil olduktan bir hafta sonra artık okulda yemek de çıkmıyordu. Sabahleyin kalktım. Çaresizlik içindeyim. Param yok. Açlık hissediyorum. Karnımı nasıl doyuracağım üzerine kafamda düşünceler uçuşuyor ama tam olarak ne yapacağımı bilmiyordum. Sonra aklıma memleketten otobüsle gelirken koltuk üstünde bulunan raflarda çantanın yanında ekmek vs. yiyecek koydukları geldi. Terminale inip koltuk üstü raflarda gördüğüm ekmeği çalmayı düşündüm. Yaklaşık 12 kmlik yolu yaya yürüdüm, param yoktu. Sonra terminalde otobüslere biniyor, koltuk üstü raflara bakıyordum. Nihayet bir otobüsteki yaşlı bir adamın üstünde bulunan rafta gazeteye sarılı ekmeği gördüm yavaşça yaklaşıp ekmeğe el attığımda yaşlı adam uyanmıştı. Ekmeği aldım ve kalabalığı yararak hızla kaçtım. Yaşlı adam ‘hırsız yakalayın, kaçıyor’ diye arkamdan bağırıyordu. Tenha bir yere geldikten sonra ekmeği bir solukta yedim. Sonra kim bana baksa beni yakalayacak zannediyordum. Kim bana baksa ‘işte hırsız bu’ diye söyleyecek zannediyordum.”

 

Yine çevre sağlığı teknisyenliği döneminde eğlence yerlerini kontrol ediyorduk. Denk gelmiş, bir konsomatrisle sohbet imkânı bulmuştum.

Öyküsünü şöyle anlatmıştı:

 

“Eğitim fakültesinde okuyordum. Aynı sınıftan biriyle çıkıyorduk. Birbirimizi seviyorduk. İş evlilik aşamasına gelince ailem karşı çıktı. Ben o evlilikte direndim. Babam ‘eğer o kişiyle evlenirsen, bu eve bir daha gelme seni evlatlıktan silerim’ dedi. Ben de rest çektim, o kişiyle aile rızası dışında evlendim. Fakat bu kişi ahlaksız biri çıktı. Tekrar gururumu yenip aileme dönemedim. Değişik işlerde çalıştım. Ama bir kere o ahlaksız adam beni belli bir sürecin içine sokmuştu. Süreçten kendimi kurtaramadım. Şartlar beni öyle zorladı ki, konsomatrislik yapmak zorunda kaldım. Şimdi sadece bu mekânı işyeri olarak düşünüp bunun dışındaki yerlerde mazbut hayat sürmeye çalışıyorum. Ayrıca buraya gelen herkes bizden istifade etmeye çalışır, sen benimle sohbet edince insan olduğumu hissettim” demişti.

 

Yüksek tansiyon nedeniyle hastanede yatarken aynı koğuşta benden yaşlı iki kişi daha kalıyordu. Bir gün biri diğeri için “Biliyor musun bu kişi azılı katilmiş, adam öldürmüş” dedi.

Hayatımda hiç katil biriyle karşılaşmamıştım. Bir gün baş başa kaldığımızda “azılı katil” olarak damgalanan kişi öyküsünü anlatmıştı:

 

“Babam köyde hatırı sayılı bir adamdı. Köye okul yaptırmak istiyordu. Bunun için toplantı yapıyor köylünün yardımını istiyordu. Köyde serseri biri vardı. Her şeyde sıkıntı çıkarır herkes onun şerrinden sakınırdı. ‘sen kim oluyorsun da okul için para topluyorsun?’ diye babamı köy meydanında vurdu, öldürdü. Yakalanmamıştı, kaçaktı. Köylüler sürekli önümüzden arkamızdan konuşur oldular. ‘Bunlar babasının kanını yerde koydular, bunlar adam değil, bunlar erkek değil.” Ablam bile ‘Siz erkek halinizle bu işi halledemiyorsanız ben halledeyim’ diyordu. Şeref ve haysiyetimiz adeta yerlerde sürünüyordu. Yeni evliydim. Karşı tarafın düğünü vardı. Davul sesleri geliyordu. Uyuyamıyordum, davul tokmağı davula değil beynime vuruluyordu. Sonra tüfeği aldım gittim babamın katilini öldürdüm. Arkasından gidip jandarmaya teslim oldum. Hapiste uzun yıllar yattım. Rutubetli loş hapishane ortamında vücudum çürüdü. Çıktığımda hayatı tükenmiş biriydim. Ayakta zor duruyorum. Bu halimi gören köylü bu kez de “oh olsun, eden bulur, öldürürsen işte Allah böyle süründürür” diye konuşuyor. Kulağıma geliyor kahroluyorum.”

Faruk Erem “Suçluyu kazıyın altından insan çıkar” der. Her insan dünyaya masum olarak gelir. Toplumsal şartlar kişiyi suça sürükler. Toplum olarak suçluyu lanetleriz ama o suçta ne kadar hissemiz var düşünmeyiz. Oysa işlenen bir suçta üzerimize düşen hisseler vardır.

Eski dönemlerde, idamlar ibreti âlem için meydanlarda yapılırmış. Halk seyre gelirmiş. Bir gün bir genci asacaklar. Halk toplanmış. İdam mahkûmu gencin yanında iki asker var. Bir din adamı yaklaşmış askerlere “bu gençle bir iki cümle konuşabilir miyim?” demiş. Askerler izin vermişler. Din adamı gencin kulağına bir şeyler söylemiş ve oradan ayrılmış. Askerler merak edip gence din adamının ne söylediğini sormuşlar. Genç “Bana o kişi dedi ki, eğer biz görevimizi tam yapsaydık, sen bugün idam sehpasında olmayacaktın. Bu bizim suçumuz, bizi affet diye helallik diledi.” demiş.

Bu yazıdan; hırsızları, fahişeleri, katilleri meşru görelim anlamı çıkmasın. Ama onlar hangi toplumsal süreçten geçerek o sonuca ulaşmışlardır, anlamaya çalışalım. Bizim bu süreçte ne kadar hissemiz var. Doğru bir insan olarak toplumsal görevlerimizi yaptık mı? Yoksa süreci hesaba katmadan, sonucu lanetleyerek vicdanımızı  mı rahatlatıyoruz?

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA