Cemil Meriç'i Anarken


 

 

Yıl 1982 idi. Henüz yakalandığım astım illeti, edebiyat, sanat faaliyetlerimi kesememiş, ama ucundan ucundan işin vahametine yönelik sinyalleri yakıp söndürüyordu. Ahmet Kot’la beraber Yeryüzü Yayınevi’nde çalışıyordum. 12 Eylül sonrasının siyasi açıdan puslu ve ekonomik açıdan karamsar ortamı sürüyordu. Biz Ahmet’le, başlangıçta parıltılı bir çıkış yapmış olan, benim katıldığım yıllarda ise rölantide çalışan yayınevini ihyaya çalışıyorduk. Tüm imkansızlıklara rağmen Ahmet’le neşemizi ve moralimizi korumaya özen gösterdiğimiz günlerdi.  Bir yandan da Ebubekir ve diğer arkadaşlarla Yönelişler’i çıkarıyoruz. Benim İstanbul’da henüz ikinci yılım.

Ahmet bir gün sürpriz çıkışlarından biriyle yanıma geldi. “Üstad Cemil Meriç iyi Fransızca bilen birini arıyor” dedi. Doğrusu heyecanlanmadım desem yalan olur. Üstadı kitaplarıyla tanımıştım. O müthiş üsluptan hafızalarımıza süzülen cümleleri birer şiir gibi birbirimize gençliğimizden beri az mı okuyup durmuştuk. Cemil Meriç, yaşayan bir kültür abidesiydi. Onu tanımanın büyük bir deneyim olacağını düşündüm. Ahmet’e cevabım evet oldu. O yılları hatırlayanlar bilirler, üstadın artık gözleri görmüyordu. Çevirileri ve yazıları için değişik günlerde değişik insanlar yardımına gidiyordu.  Sanırım ben de haftanın iki gününü sabahtan akşama üstadın evinde, yani yanında geçiriyordum.

İlk günlerdeki tedirginliğim üstadı tanıdıkça yavaş yavaş yerini bir hazza bıraktı. Öyle ya, o yıllar üstadcılık ve ağabeyciliğin gençler arasında sıkı eleştirildiği günlerdi. Ruhu şad olsun, Allah gani gani rahmet eylesin bu konuları Ramazan Dikmen’le az tartışmamıştık. Ben bu eleştirilere fazla sıcak bakmamakla beraber, şöyle teğet geçmekle bir kenardan seyredip duruyordum.

Üstad Cemil Meriç’i tanıdıkça insanın hayatında geleneksel mekanizmaların eksikliğinin ne büyük boşluklara yol açtığını anladım. Aslında iyi bir üstad, insana sadece öğretmiyor, açıkça itiraf ediyorum, eğitiyordu da. Rahmetli Cemil Meriç’i tanıdıkça, sadece aktarılanlardan ve yazılanlardan tanıdığım  Necip Fazıl’la Cemil Meriç arasındaki  “üstadlık” farkını da anlamaya çalıştım. Cemil Meriç, yazılarındaki o sert ve korkutucu  eleştirel üslubunu, günübirlik ilişkilerinde eğitici bir özenle yumuşatmayı biliyordu. Doğrusu kısa sürede tedirginliğimi azaltan da onun o babacan ve kucaklayıcı tavrı oldu. Benimle korkutmadan öğreten bir ilişkisi oldu.

Onunla yaşadığım en büyük sıkıntı, üstadın tren bacası gibi duman çıkartan dudak tiryakiliği idi. Bunu fark eder de kendisini terk etmem gerekir diye, biraz da gözlerinin görmeyişinden istifade ederek gizlemeye çalıştım. Ama göğsümden çıkan kedi hırlamalarını andıran sesler, bir gün üstadı etrafı dinlemeye itti. Rahmetli eşine dönerek, “hanım yahu evin içinde bir kedi mi var”  sorusuna kadıncağız yarı mahcup “bey, senin sigarandan Adnan kediye döndü. Çocuğun astımı var, bari biraz onun yanında azalt” dediğinde neler çektiğimi anlatamam. Ama korktuğum başıma gelmedi. Bu konuda bir orta yol bulduk. Ben varken  sigarasını azalttı. Bir de kış olmasına rağmen ara ara pencereyi açık bıraktık.

Üstad gerektiğinde insana cehlini utandırmadan anlatmayı iyi biliyordu. Ama gerektiğinde de karşısındakini ciddiye alarak onunla tartışmayı da bilen biri idi. Yani demokrat bir üstaddı. Başkalarıyla ilişkilerinde nasıldı, bir genelleme yapamayacağım ama, benimle böyle bir ilişkisi oldu. Örnek vermek gerekirse, bir gün kendisinin Kırk Ambar kitabındaki “Romanın romanı“ bahsindeki düşünceleri açıkgözlülük edip isim vermeden eleştirmeme tepkisi sinirlenmek  yerine, o bölümü satır satır okuyup benimle tartışmak oldu.

Ben kendisine gidişlerimde, bir gün olsun, gözüm gibi değer verdiğim Yönelişler dergisinden söz etmeyi bir haddi aşmak diye bildiğim için aklıma getirmemiştim. Bir gün bana durduk yerde. “Adnan bana yazmamı ne zaman teklif edeceksin“ dedi.  Ben “ne teklifi hocam?” diyerek işi bilmezliğe vurdum! “Hadi canım, dergi çıkardığını biliyoruz işte” diye sitemle takıldığında ense kökümden topuklarıma bir ter boşandı. “Hocam bu gençlerin çıkardığı bir dergi daha ziyade“ diyerek durumu kurtarmaya çalıştım. (O dönemde ben 27 yaşında idim)  Fakat üstadın karşısında bu ne acemi cevaptı! “Yani ben genç değil miyim?” diyerek gürleyen sesi beni yeni bir mazeret aramaya itti. “Hocam, bu dergi kendi halinde bir sanat, edebiyat dergisi” demez olaydım. Üstad, “Yani şimdi sen Balzac çevirmiş, sanat üzerine onca yazı yazmış bir insana sanat, edebiyattan anlamaz mısın demek istiyorsun?” dediğinde kekelemem artmaya başlamıştı. Belli ki üstad hazırcevaplığıyla bana takılmanın zevkini yaşamak istiyordu. Meseleyi sonunda tatlıya bağladık.

Evet rahmetli, her düşünceden insanın üstad sayıp ziyaret ettiği bir insandı. Soğuk savaş sonrası dönemi idelojik kutuplaşmaların bataklığında ayakta kalmaya çalışan mağrur ve başı dik bir çiçek olarak hayata veda etti.  Onunla ilgili söylenecek ne çok şey var!