Çoğunlukçuluk


Çoğunluğun kararlarının uygulandığı ve bu kararların mutlak olduğu, insan hakları, yasalar, kuvvetler ayrılığı ilkesi gibi ilkeler tarafından sınırlanmadığı demokrasilere “çoğunlukçu demokrasi” veya “mutlak demokrasi” deniliyor.

Demokrasilerde “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi benimsenirken, egemenlik haklarını doğrudan halk oyuna değil de soylarına dayandıran kralların, halkın inançlarına dayandıran dini önderlerin yahut zorbalığa, kaba kuvvete dayandıran tiranların egemenlik iddiaları reddedilmiş oluyor. Fakat çoğunluğun, yani seçmenlerin yarısından fazlasının desteğinin siyasilere egemenlik hakkını kullanma yetkisini mutlak olarak sağlaması da başka türlü zorbalıklara kapı açıyor. Siyasi liderlerin elde ettikleri gücü mutlaklaştırmaları, insanların bir kısmından aldıkları yetkiyi, tüm vatandaşlara ait egemenlik hakkının kullanımı yetkisine teşmil etmeleri, başka bir ifadeyle “milli iradeyi” tek başlarına temsil etme iddiasına soyunmaları başka komplikasyonlar yaratıyor.

Her şeyden evvel, seçimlerde çoğunluk içerisinde olmayan fertlerin iradelerinin tamamen yok sayılması tehlikesi ortaya çıkıyor. Eğer egemenlik hakkı milletin ise, çoğunlukçu demokrasilerde milletin hatırı sayılır bir kesiminin, bazı durumlarda neredeyse yarısının bu hakkı hiçe sayılmış, hatta neredeyse gasp edilmiş oluyor. Halbuki demokratik seçimler, halkın iradesinin büyük bir kısmının yönetime yansıması için bulunmuş araçlardan sadece bir tanesi. Milli iradenin, bu araç vasıtasıyla yönetime yansıtılamayan kısmı için devreye mutlaka başka araçların da sokulması gerekiyor.

 

Çoğunluğun desteğini arkalarına almayı başaran siyasi liderlerin kendilerini, sadece o çoğunluğu yönetsin, sadece kendisini seçenleri memnun etsin diye seçilmiş kişiler gibi görmeleri başka bir problem. Bu anlayış toplumdaki gerilimleri arttırıyor, çatışmaları körüklüyor. Artan gerilim, siyaseten işe yaradığı için siyasilerce bir enstrüman olarak bile kullanılabiliyor ama bu neticeleri düşünülmeden, sorumsuzca kullanılan enstrüman toplumsal barışın altını oydukça oyuyor, zorbalıklara zemin sağlıyor.

Kur’an-ı Kerim’deki yüz ikinci, iniş sırasına göre on altıncı sûre olan “Tekâsur” sûresi, “çoğunlukçuluk” meselesi açısından dikkate alınması gereken bir sûre. Diyanet İşleri Başkanlığı “tekâsur” kelimesini “çoğaltma yarışı” diye çeviriyor. Diyanet bu kelimeye özellikle “yüksek bir amaç gütmeden, neden niçin demeden mal, evlât, yardımcı ve hizmetçi gibi her devrin telakkisine göre çokluğuyla övünülen şeyleri büyük bir tutkuyla durmadan çoğaltma yarışına girişmek, mânevî ve ahlâkî sorumluluğunu düşünmeden alabildiğine kazanma hırsına kendini kaptırmak” anlamını veriyor.

Çoğunlukçu demokrasi devrinin telakkisine göre, siyaseten çokluğuyla övünülen en önemli şey “oy yahut taraftar sayısıdır” diyebiliriz. Bu “oy çoğaltma yarışını” yüksek bir gaye gütmeden, mânevî ve ahlâkî sorumlulukları göz ardı ederek, sadece daha çok hakimiyet sağlayıp güçlenmek için sürdürmenin yanlış olduğu aşikâr. Bizce burada güdülecek “yüksek gaye”, yönetilen tüm kitlenin mutlu, huzurlu, barışçıl bir ortamda, haksızlığa uğramadan, zorbalığa maruz kalmadan varlığını sürdürebileceği vasatı oluşturmak olarak tanımlanabilir.

Tekâsur suresi “çoğaltma yarışı sizi oyaladı” diye başlıyor. Sonraki ayet çok ilginç:

Sonunda kabirleri ziyaret ettiniz.

Bu cümleye müfessirler üç türlü mânâ veriyorlar.

İlki, hemen akla gelen bir mânâ: Çoğaltma yarışı peşinde oyalandınız da ne oldu? İşte sonunda ölüp mezara girdiniz; bu anlamsız tutku ve yarış, siz ölünceye kadar sürüp gitti.

Verilen ikinci mânâ şöyle: Bu çoğaltma yarışını o kadar abarttınız ki, dirilerin çokluğuyla övünme size yeterli gelmeyince tuttunuz mezarlıklarda yatan ölülerinizin çokluğuyla övünmeye başladınız.

Üçüncü mânâ: “Doğrudan mezarlarını ziyaret edip ölülerinizle övündünüz.” Tarihçilerden öğrendiğimize göre o devirde yaşayan Araplar, mal, evlât, akraba ve hizmetçilerinin çokluğunu bir gurur ve şeref sebebi sayarlar, hatta bu hususta övünürken yaşayanlarla yetinmeyip kabilelerinin üstünlüğünü geçmişleriyle de ispat etmek için kabirlere gider, ölmüş akrabalarının kabirlerini göstererek onların dahi çokluğuyla övünürlermiş.

Verilen bu mânâların hangisi tercih edilirse edilsin, neticede insan fıtratındaki “taraftarların çokluğu” ile övünme davranışlarının eleştirildiği, gerçek üstünlüğün ahirette ortaya çıkacağının hatırlatıldığı görülüyor.

Sûre şu şekilde devam ediyor:

Hayır; ileride bileceksiniz! ﴾3﴿

Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz! ﴾4﴿

Hayır, kesin olarak bir bilseniz... ﴾5﴿

Andolsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz. ﴾6﴿

Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz ﴾7﴿

Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz? ﴾8﴿.

Diyanet tefsirinden öğrendiğimize göre, takip eden üçüncü, dördüncü ve beşinci âyetlerin başındaki “hayır” anlamına gelen “kellâ” edatı, ebedî olan âhiret hayatını, orada verilecek hesabı ve bu hesap için hazırlık yapmayı unutup da fani olan ve ancak daha yüksek amaçlar için kullanıldığında bir değer ifade eden imkânları bilinçsizce çoğaltma yarışına girişip bunlarla övünmenin korkunç bir gaflet ve yanılgı olduğu gerçeğini vurgulamak maksadıyla üç defa tekrar edilmiş.

Allah’ın bize Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla ilettiği bu mesajdan, “taraftarları, malı, mülkü, dolayısıyla gücü çoğaltmanın ve bununla övünmenin “öte tarafta” hiç de “geçer akçe” sayılmayacağını çıkartmak mümkün görünüyor. Allah bize defalarca “hayır bilmiyorsunuz” diyor ve doğru olanı gösterip bizleri cehennemden de bahsederek ikaz ediyor. Bayıldığımız o çoğaltma yarışı anlamsız. İster oy olsun ister para pul, bize verilen her nimet aynı zamanda omuzlarımıza bir sorumluluk yüklüyor. Keşke bu ağır yükü fark edebilsek. Keşke “bilebilsek” de elde ettiğimiz imkânları hesaba çekileceğimiz günü aklımızdan hiç çıkartmadan, büyük bir ihtimamla kullanabilsek.

Keşke…