Derrida Bizim Neyimiz Olur?


 

Başlığa itirazı olan var mı? Klişe kokuyor değil mi? Neyimiz Olur’la biten bir sürü başlık var. Zaten ben de bunun farkında olduğum için sadece ödünç aldım. Kullanıp iade edeceğim. İfadeyi uydurandan helallik dilerim. Haklısınız son zamanlarda çok fazla intihal var. Kopyala yapıştırla, şipşak bitiyor yazı. Sadece yazı mı? İlim dünyamızda da benzer menfur işler oluyor. Bir ara, ünlü bir Üniversitemizde onlarca insan hakkında intihal/çalıntı soruşturması açılmıştı, sonra unutuldu gitti. Diğer üniversitelerimizde de zaman zaman benzer şeyler  oluyor sanırım. Sanırım kelimesini ağız alışkanlığıyla söyledim. Fiilen öyledir. Tarihçi Erhan Afyoncu bir ara, bir ulusal kanalda bağıra bağıra bir intihal ihbarında bulunmuştu. O kadar işte. Alıştık galiba, bize pek dokunmuyor. Hatta Murat Bardakçı tez diye yapılanları bırakın intihal olmakla suçlamayı, bütünüyle süpürüp atmayı ünlendirdi. Bu konu uzar gider. Ama bir örnek daha vermem gerekir. Bir zaman yine ünlü bir üniversitemizin hatırı sayılır bir bilim insanı Amerika’da yayınlanan bir kitabı, resimlerine kadar kopyalamış, ama kitabın üzerine “yazan” diye imza atmıştı. Sonuçta bu da bir hizmettir. Faydalı şeyleri kopyalamak, çoğaltmak ve okuyucuyla buluşturmak bir nevi  hayırdır.

Konuya dönersek,  Derrida önemli  adamdır. Altmışlardan bu yana sanat ve edebiyat dünyasını epeyce meşgul etmiştir. Zavallı edebiyatçılar bazen hakkında yazacak konu bulamazlar. Tıkanıp kalırlar. Türkiyemiz özelinde söylemek gerekirse, Mehmet Akif’le ilgili koca bir külliyat oluştu. Ama her sene ölüm yıldönümü yaklaştığında, yeni bir şeyler yazma ve konuşma ihtiyacı doğar. Yeni Akif bakış açısıyla Mehmet Akif dediğinizde, işte tam bu noktada Derrida devreye girer. Sadece Derrida değil, Lacan, Althusser, Barthes, Saussure vs girerler.  Mehmet Akif’in Lacanic bir Okuması ya da Yapıbozumcu Açıdan Mehmet Akif. Bunlar yazıcılarımızın, ben de dahil (yazar demiyorum) işini kolaylaştırıyor. İşte üstad Derrida  hayatımıza Bu Yapıbozumu yöntemini sokmuştur. Onlarca, yüzlerce eser Derridian bir bakış açısıyla yeniden alındı (hanıma diyorum ki, ben bir şeyler karalarken, şu televizyonu açma, konsantrem bozuluyor. Nusaybin’de çatışma, iki şehit. Bırakayım mı devam mı edeyim? Her ölüm acıyı derinleştiriyor. Her ölüm yeni ölümlere zemin hazırlıyor. Parantez dışına çıkayım, yoksa Derrida kaçıp gidecek).  Bir ara takıntı olmuştu bende, ben bu Derrida’yı çözeceğim diye. Çok zamanımı aldı, sonra bize de anlat dediklerinde bir de baktım elimde birkaç tane cümle kalmış.  Diyor ki Derrida, bu Batı medeniyetinin temelinde düalizm vardır. Bunu zaten bilmiyor muyduk? Biliyorduk. Başka ne diyor? Kelimelerle nesneler arasında birebir bir ilişki yoktur. Yani ben sopa dediğimde kelime sadece sopayı işaretlemez, başka anlamlar da çıkarılabilir. Çarpıcı örneklerden biri şudur; Ben sana dostum dediğimde, belki de aslında sana düşmanım diyorum. Rahmetlik anam da buna benzer şeyler söylerdi. Felsefeci falan değildi, Saussure de okumamış. “Bakma kardeşim falan dediğine, fırsatını bulsa gözünü oyar” demekle aynı şey değil mi? Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Ne çok kullanırız. Farkında olmadan Derridacıyız hepimiz. Efendim her şey karşıtlıklardan oluşur, siyah-beyaz, aşağı-yukarı gibi. Bizim muhtar buna kısaca “her şey zıddıyla kaimdir” derdi ki, o tarihlerde Derrida henüz Türkiye vizesi almamıştı. Mega anlatılara dikkat edin, bunlar egemenlerin diskurudur (Foucault da böyle düşünür ya). Sizi bilmem ama çocukluğumuzdan beri bildiğimiz bir mevzudur. Hepsi bu mu diyeceksiniz? Tabii ki değil, ama  söyledikleriyle elimizi ayağımızı bağlıyor. Ayağımızı basacak bir zemin bırakmıyor ki. Ne ki öyle bildin öyle değildir, ne ki anlam verdin, güvenme sakın, çünkü sabit diye bir şey yoktur. Bu sıkıntıya niye mi girdim? Hep Hayati Esen’nin yüzünden. Hocam, sakın ciddi bir şey yazma, insanlar okumuyor dedi. Ona inat yazayım dedim. Ama kafam karışmadı değil. Ben de ti’ye alayım dedim. Hem ciddi olsun, hem de ti’ye almış olayım. Şimdi Derrida muhipleri ve uzmanları bunları okusa, beni kesin okeye dördüncü almazlar. Belki de sorun benden kaynaklanıyor. Kimsenin böyle bir sorunu olmadığı halde, orta yerde bir sorun varmış gibi yazmaya girişmem. Ama hep böyle olmuyor mu? Kırk yılda bir aklımıza bile gelmeyen konularda, ciltler dolusu yazı. Bir konuyu ele alıp baştan sona, şöyle konu bütünlüğünü kaybetmeden bir yazı yazmayı beceremiyorum. Ya yazının ortasına gelmeden sıkılıyorum ya da kafamın arşiv kısmında bekleyen cümle ve kelimeler kaleme hücum ediyorlar. Hiç istemediğim halde ritmin bozulmasına neden olan bu durum. Her şey yolunda giderken pat diye bir cümle düşüyor kağıda. Yazsam olmaz, silsem olmaz. Dikkat ettiyseniz cümlelerimin çoğu zımparasız, cilasız, ham halleriyle dururlar.. Zamanında on, onbeş sayfalık makaleler yazmayı becermiş biri olarak ne ara bu hale düştüm bilmiyorum. Hangi konuya el atsam, bir bakıyorum onlarca yazı, araştırma, makale. Bütünlükten de vazgeçtim, bari düzgün akıllı, efendi, itaatkar cümleler kurabilseydim. Mesela Mustafa Everdi’nin yazılarına bakıyorum. Bütün cümleler hazır olda, yazarına selam durmuş gibiler. Hangisinin haddine yerinden kımıldamak! Otoryal, davudi bir sesle “göreve amadeyiz” diyorlar. Her kelime ve cümlesi sırası gelmeden asla burunlarını göstermiyorlar. Bizimkiler Felicita Memet gibiler. Ya da Vehbi Başer’e bakıyorum. Adam (bu kelime Atilla Yayla’nın başını yemişti, onun için dikkatli kullanıyorum) resmen Hallac-ı Kelam.  Kök söktürüyor hepsine. Bildiğiniz hallaç. Onun kalemine düşen kelimelerin uzun süre kendilerine gelemediklerine şahidim. Her biri kırk kocadan geri kalmış gibi. Ya da Adnan Tekşen gibi “kravatlı, tıraşlı, tam hiza olmuş” cümleler de kuramam. Tekşen’in cümleleri her an bir toplantıya katılacakmış gibi hazırlıklıdırlar. Öncelikle şu odaklanma sorununu çözmem gerekiyor. Neymiş efendim şimdi süreksizlik (discontinuity) modern yazının bir özelliğiymiş. Baksanıza dışımızdaki dünya sürekliliğini yitirdi. Olasılık atmosferik bir hal aldı. Planlarımız her an bir olasılıkla kesintiye uğrayabilirmiş. Kurt Vonnegut boşuna mı yazmış Slaughterhouse Five’ı. Biz ancak gördüklerimizi, duyduklarımızı,  düşündüklerimizi yazabiliriz. Böyle bir imkanımız var mı? Düşüncemiz parazit yapmaktan sağlıklı işlemiyor, saç baş darmadağınık halde. Duygularımız delik deşik, ütüsüz. “Akşama sana çikolata getireceğim” diyen baba, akşam eve tabutta geliyor. “Yavrum sana sevdiğin helvadan gönderiyorum” diyen anne, helvayı misafirlere dağıtmak zorunda kalıyor. Duraktayım, birazdan geliyorum diyen çocuğun ayakkabıları, çantası ulaşıyor eve.  Yani bu basit bir dikkat eksikliği ya da odaklanma sorunu değil. Böyle teselli ediyorum kendimi. Meseleyi bağlamaya çalışırsak, yani tekrar Derrida’ya dönersek, buyurur ki “varlık özden önce gelir”. İngilizcesini de yazayım bari “Existance comes before being”. Locke’un tabula rasa’sı, Sarteryen bir bakış açısı. Öz diye bir şey yoktur. Varlık vardır. Bu da zamana, zemine, kontekst’e göre değişir. Şunu diyecek de dili varmıyor gibi: aslında var olan tek şey yokluktur (bir gün ben de böyle afilli cümleler kurmayı umuyorum. Anlaşılmaz şeyler yazmayı becerdiğim gün, umutlanabilirim. Hatta böyle bir cümle de kurmuştum. Tam hatırlayamıyorum ama şöyle bir şeydi. Yokluğun tadını ve kokusunu alan birine varlığın rengini anlatamazsınız. Size anlamsız gelebilir ama emin olun Derrida’nın kurduğu bir çok cümleden daha anlamlı. “Biz bir şeyin anlamını farklılıklardan yola çıkarak anlarız”. Ya çok avami ya da   anlamsız bir cümle. Ama öyle işte). Bu parantezlerden çok hoşlandığımı sanmayın. Zorunluluktan. Soluklanma imkanı veriyor. Bir de parantez içinde olunca daha masum duruyorlar. Efendim ben daha önce Derrida’yı anlatacağım diye söz vermiştim. Sözümü yerine getirdim. Bu kadarı bana yetmez diyen ey ilim heveskarı (ey kelimesi de ödünçtür) googla’a Derrida yaz, söylediklerimin yüz katı bilgi bulabilirsin. Yaptığım bütün okumalardan arta kalan budur. Umarım siz daha fazlasını bulursunuz. Son söz olarak; burada kullanılan isimler hakikidir. Eğer “benim adımın bu metinde geçmesini istemiyorum” derlerse, ben de derim ki artık yazıyla nikahınız kıyıldı. Bazen âşık olur nikah kıyarız, bazen nikah kıydıktan sonra âşık oluruz. Gerçi her ikisi de sorunludur ama nikah şart. Yazıyla nikah ise katolikçe bişeydir. Boşanmak istesen faydasızdır. Tek çare intikam almaktır. Yazıda anlaşılmayan yerleri çöpe atınız. Vesselam.