Devrim, Öğretmenler Günü Ve Eğitimin Kangreni Üzerine...


Öğretmenler Günü, sanılabileceği gibi Cumhuriyet’in kuruluşu sürecinde ortaya çıkmış ve hele hele Atatürk tarafından ihdas edilmiş değildir. Bu kutlu günü öğretmen camiasına armağan eden, 1981’de Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılına armağanlar sunma kapsamında 12 Eylül Cuntası‘nın “yeni sürüm Atatürkçü” bir icadı olmuştur. Yeni sürüm diyorum, çünkü eski sürümü 27 Mayıs Cuntası’nın “Ak Devrim Kemalizmi” diyebileceğimiz bir Atatürkçülüktü. Nitekim, 27 Mayıs kadar köklü bir darbe yapıldığı için artık “Ak Devrim” günü de bayramlar arasından çıkartıldı; o devrimle de özdeşleşmiş Halk Evleri, tabii senatörlük ve onlara ilaveten öteki tüm partiler gibi CHP de kapatıldı.

1981 yılında öğretmenlere armağan edilmeden önce 24 Kasım, Öğretmenler Günü olarak değil, Atatürk’ün Millet Mektepleri’nin Başöğretmenliği unvanını kabul edişinin yıldönümü olarak kutlanırdı. Aslında “kutlanırdı” demek çok doğru değil, zira daha önce 24 Kasım, bayram veya resmî tatil gibi kutlanmazdı. Başöğretmenlik kutlaması, mesela 12 Mart gibi askerî müdahale zamanlarında bir önem kazanmış, olağan dönemlerde ise subayların girdiği Milli Güvenlik dersleri ile Ankara Radyo’sundaki Silahlı Kuvvetler Saati’nde yer bulabilmiş olsa gerektir. “Atatürk’ün Başöğretmenlik Ünvanı’nı Kabulü” de bana, devrin “zeitgeist”ını yansıtan pek manidar bir ifade olarak görünür. “Yüce Kurtarıcı”ya bu unvanı kabul buyurmaları, milletin temsilcilerince arzolunmuş, o da bunu kabul buyurmuştur.

Aslında bu unvanın arka planında üç önemli hadise yer almaktaydı. Bunlardan ilki “medenî milletler ailesi”ne katılmak üzere yürütülen okuma-yazma seferberliğidir. Açılan üç binden fazla Halk Dershanesi’nde altmış binden fazla vatandaşa eski harflerle okuma-yazma öğretilip okur-yazar belgesi dağıtılmıştır. 1927-28 yıllarındaki kurs çalışmasında elde edilen bu sonuç, “devrim hızı” açısından hayal kırıklığı olarak bile nitelenebilir; çünkü kurs başına ortalama yirmi okur-yazar vatandaş yetiştirilebilmiştir. Bu seferberliğin bir “deneme” olarak nitelendirilmiş olmasına bakarak bu deneme sonunda, eski yazı öğrenmenin “çok zor” olduğu şeklinde bir “kesin gerçek”e erişilmiş olduğu anlaşılıyor.

Hiçbir devrim, herhangi bir kesin gerçeğe teslim olamaz. Nitekim Başöğretmenlik unvanına arka plan oluşturan ikinci adım, bu kesin gerçeği ortadan kaldırmak üzere Harf İnkılabı ile atılmış; 1 Kasım 1928’de “öğrenilmesi çok zor Arap Elifbası yerine, öğrenilmesi çok kolay Latin Alfabesi” konulmuştur.

Bu “kolay okur-yazarlık”ın yaygınlaştırılması için yeni bir seferberlik başlatmaya gelmiştir sıra. Nitekim üçüncü arka plan adımı Maarif Vekili Mustafa Necati Bey tarafından elli küsur maddeden mürekkep “Millet Mektepleri Talimatnamesi” hazırlanarak atıldı. 11 Kasım 1928’de Bakanlar Kurulu’nda onaylandıktan sonra, 24 Kasım 1928’de Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Talimname’ye göre daha önce okuma yazma bilsin bilmesin 16-30 yaş arası her Türk vatandaşının kurulacak Millet Mektepleri’nde kurs görmesi zorunlu hale getirildi.

Millet Mektepleri, bir devrimin konsolide edilmesi için atılmış bir adımdı ve bu adım “yeni alfabe ile okur-yazar nüfus”u artırarak eski elifbanın tümüyle ikame edilmesini hedefliyordu. Bunun o kadar kolay başarılabildiğini söylemek zordur; zira, 80’lerin başındaki 12 Eylül Darbesi döneminde bile, Latin harflerinin kabulü üzerinden yarım yüzyıl geçmiş olmasına rağmen hala okur-yazar Cumhuriyet yurttaşı haline getirilememiş kayda değer bir nüfus vardı. Her darbe döneminde olduğu gibi, 12 Eylül’de de bir okuma-yazma seferberliği başlatılarak bu “kültürel olarak kayıt dışı nüfusun “aydın yurttaş” olma şerefine eriştirilmesi çabaları sürdürüldü.

Rahmetli Erol Güngör, bu “halkı okur-yazar yapma” seferberliklerinin “yurttaşları aydın yapma gayretkeşliği”ni, “bu aydınlarla halk arasındaki tek fark, okur-yazar olup olmama farkından ibaretti” diye alaya almıştı.  Konu dışına çıkmamak için “demografik olarak kayıt dışı nüfus ve aileler”in kayıt altına alınmasına yönelik, sayısı ona yaklaşan nüfus sicil aflarına ve mesela first lady Semra Özal’ın himaye ve katılımıyla tertip edilen “Urfa’da gelinlik giydirerek nenelere resmî nikah şölenleri”ne değinmeyeceğim.

Alfabe değişimine geri dönecek olursak, özellikle 60’lardan itibaren bu devrimin adı konusunda ortaya çıkan daha önemli bir mesele, bir kafa karışıklığında kendini açığa vurur: Başlangıçta İnkılâb bir bütündü ve “çeşit çeşit devrimler”den oluşan bir devrim yelpazesi olarak değil, “Cumhuriyet İnkılâbı” ya da “Türk İnkılâbı” olarak zikredilmiş; alfabe konusunda atılan adım da, “Latin Harflerinin Kabulü” olarak adlandırılmıştı. Ancak, 27 Mayıs’ın da etkisiyle bu değişim süreci, bir cenahta Kemalist Devrimler”, 12 Mart Cuntası tarafından da benimsenip 12 Eylül Cuntası ile pekiştirilen “statüko” cenahı tarafında “Atatürk İnkılapları” olarak adlandırıldı.

1928’deki alfabe değişimi, bunlardan ilki, yani “Kemalist Devrimler” tercihi kapsamında, ardından gelen öz-Türkçeleştirme adımlarının işaret fişeği yerine konarak “Dil Devrimi”nin başlangıcı sayıldı. Bu açıdan bakıldığında 1928’deki alfabe değişimine “Latin Harflerinin Kabulü” gibi, dönemin hassasiyetlerini dikkate alan mahcup bir ad koymayı mı sürdürecektik, yoksa “asıl ajanda”nın ardından ortaya konduğunu dikkate alarak daha görkemli bir adlandırmayla “Dil Devrimi” mi?

Her konuda olduğu gibi, bu konuda da, halk arasında yaygınlaşma eğilimi gösteren kafa karışıklığına karşı duruma müdahale etmek, Devlet’in şanlı bir lütfu olacaktı elbette. 12 Eylül Cuntası, Türk Dil Kurumu’nda müesses ve mücessem bu “Dil Devrimi” cenahının hem kurumsal tekeline hem de söylemsel üstünlüğüne son verdi. Olan şey “Atatürk İnkılapları”ydı ve 1928’de atılan adım, dönemindeki otantik adı korunarak “Latin Harflerinin Kabulü” sayılacaktı.
 

***

Peki bütün bunların Öğretmenler Günü ile ne alakası var? Efendim, 12 Eylül Cuntası, solu tasfiye ederken onun söylemsel araçlarını ve üstünlüğünü de elinden almak ve ama İnkılaplar’dan da taviz vermemek üzere, 12 Mart’ın izinden giderek Atatürk’e daha fazla vurgu yapan bir tavrı benimsedi ve yine 12 Mart’ın izinden giderek devletin resmî ideolojisini Atatürk Milliyetçiliği olarak teyit etti. Bu kapsamda bütün kamu kurumlarının girişine Atatürk köşeleri ve kurumun hizmet sahası ile ilgili bir Atatürk vecizesi yazılması bu devirde ortaya çıktı: “Millî Mücadele ve hareketimize yaptıkları fedakâr hizmetlerinden dolayı milletimiz telgrafçılara müteşekkirdir” mealindeki sözü bütün PTT’lerin girişindeki Atatürk Köşesi’ne hakkedildi. Bu cümleden olmak üzere, mesela Şoförler Odası da “Türk şoförü en asil duygunun insanıdır” vecizesini neden kullanmasındı?

12 Eylül Cuntası, Atatürk’ün yüzüncü doğum yılı münasebetiyle, 1981 yılını Atatürk Yılı olarak kutlamaya dönük bir dizi icraata imza attı. 24 Kasım’ın Öğretmenler Günü olarak kutlanması da bu kapsamdaki bir faaliyet olarak gerçekleşti. O devre kadar öğretmenlerin faydalanacağı orduevi benzeri bir kurum yoktu; şimdiki öğretmenevleri de bu cuntanın kurumlaştırdığı bir yapıdır. Öğretmenevi ya da polisevleri, 12 Eylül öncesindeki öğretmen ve polis derneklerinin yerini başka şeyler doldurmasın diye alınmış bir önlem olsa gerektir. Öğretmenevleri, öğretmenler lokalinden günümüzdeki konaklama-restoran-kuaför-düğün salonu hizmetlerine bu sayede evirilmiş oldu. Bu sayede öğretmenler kendilerine mahsus bir mekânda şıkır şıkır traş olup zangır zangır evlenebilen ve yılda bir gün hatırlanarak çalışanlarına hediye alınan, emeklilerinin de eli öpülen bir meslek zümresi haline gelmiş oldular.

***

Hatırladığım kadarıyla Öğretmenler Günü, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda kutlanıyor, fakat üniversitelerdeki eğitim kadrosu bu kapsama dahil edilmiyordu. Bunu da 28 Şubat döneminde telafi ettik. O dönemde, üniversitelerde eski Eğitim Enstitüsü veya Yüksek Öğretmen kökenli bir takım öğretim üyeleri birbirlerine öğretmenim demeye giriştiler. Bu durum bilahare bir Doğan Medya klasiği haline gelmiş “hoca camide” mottosunun hangi kültür ufuksuzluğu halinde üniversiteleri bile kuşatabildiğine iyi bir örnek oluşturur. Ne üniversite, sadece çocuk okutan bir kurumdur, ne de akademisyen, asıl görevi eğitim olan bir personel türüdür. Günümüzde bir tufan halinde toplumun gündemini ve bireylerin zihin dünyalarını istila eden enformasyon çöplüğünde boğulmayacaksak, çıkış yolunu, bildiğimiz dünyada üniversite adı verilen kurumsal yapılar bulacaktır. Bu da, üniversiteyi, bilgi ayıklayan, bilgi işeyen, bilginin analizi yoluyla problemleri teşhis eden ve bunların çözümüne kafa patlatan “fikir işçileri”nin baş tacı edildiği bir kurum haline getirmekle başarılabilir; akademisyenleri öğretmenleştirerek değil.

Öğretmenlerimizin günü kutlu olmasın mı peki?

Aman efendim, estağfirullah, hiç öyle şey olur mu! Fakat bendeniz, üniversiter kurumlara hizmetle ömür geçiren bir hoca olarak akademisyenlerin öğretmen yerine konmasını hiç içime sindirebilmiş değilim. Yüksek kültürlü bir muasır millet yaratma ülküsünden nihayet oldukça avâmî bir ulus hasıl edebilmiş bu topraklarda, üniversitenin esas misyonunun eğitim olmadığını, her şeye rağmen söylemeye devam edeceğim. “Dil Devrimi” amacına ulaşarak  “öpöz Türkçe konuşan” bir ulus yaratabilmiş olmasa da, kendi dilinin fazlasıyla avâmî bir popüler dil düzeyine indirgenmesine hizmet ederek öğretmenlerin ufkunu da bu avâmî dil düzeyi ile tahdit etmeyi başarmış bulunuyor.

***

Yeni Milli Eğitim bakanımızın öğretmen odaklı reform vaat eden yaklaşımı, Öğretmenler Günü’nü bir öğretmen ordusuyla Anıtkabir ziyareti yaparak yol alıyor. Ummaya devam ederek dilerim ki bu yaklaşım, “öğretmenlerin akademik ve pedagojik yetersizliklerini günümüz dünyasının baş döndürücü yeterlilik taleplerini karşılayacak şekilde telafi ve rehabilite etme” yönünde bir ivme kazanır.  

Öğretmenler Günü, öğretmenliğin günümüzde aciliyet ötesi hayatiyet izhar eder hale gelen yapısal dönüşüm başarıldığı takdirde, mutlu bir meslek camiasının günü haline gelebilecektir.

Formasyon eğitimini Millî Eğitim uhdesine veren yeni düzenlemenin ima ettiği ve bakanlık bürokratlarının kurmaya can attığı “Millî Eğitim Akademisi” benzeri bir oluşumun teknokratik bir hegemonyaya dönüşmesi tehlikesine dikkat çekmek istiyorum. Bu riski bertaraf edebilecek bir akademik altyapı, meslekî bir vizyon ve politik bir becerinin operasyonel olup olamayacağını önümüzdeki zaman gösterecek. Fakat şu nokta gayet açıktır ki, 20. yüzyıldan kalma müsamereci hamlelerle, eğitimin giderek devasa boyutlara varan kangreni ne anlaşılabilir, ne de tedavi edilebilir.

Bu düşüncelerle öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü’nü bir kez daha kutlayalım.