EĞİTİM

Devrim, Öğretmenler Günü Ve Eğitimin Kangreni Üzerine...

Hatırladığım kadarıyla Öğretmenler Günü, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda kutlanıyor, fakat üniversitelerdeki eğitim kadrosu bu kapsama dahil edilmiyordu. Bunu da 28 Şubat döneminde telafi ettik. O dönemde, üniversitelerde eski Eğitim Enstitüsü veya Yüksek Öğretmen kökenli bir takım öğretim üyeleri birbirlerine öğretmenim demeye giriştiler. Bu durum bilahare bir Doğan Medya klasiği haline gelmiş “hoca camide” mottosunun hangi kültür ufuksuzluğu halinde üniversiteleri bile kuşatabildiğine iyi bir örnek oluşturur. Ne üniversite, sadece çocuk okutan bir kurumdur, ne de akademisyen, asıl görevi eğitim olan bir personel türüdür. Günümüzde bir tufan halinde toplumun gündemini ve bireylerin zihin dünyalarını istila eden enformasyon çöplüğünde boğulmayacaksak, çıkış yolunu, bildiğimiz dünyada üniversite adı verilen kurumsal yapılar bulacaktır. Bu da, üniversiteyi, bilgi ayıklayan, bilgi işeyen, bilginin analizi yoluyla problemleri teşhis eden ve bunların çözümüne kafa patlatan “fikir işçileri”nin baş tacı edildiği bir kurum haline getirmekle başarılabilir; akademisyenleri öğretmenleştirerek değil.

Dijital Çağda Öğretmen Olmak

Öğretmen adayı nasıl seçilecek, hangi müfredatla eğitilecek, mesleki/toplumsal hiyerarşide nerede yer alacak. Bu önemli bir nokta çünkü ülkemizde genel kanı, öğretmenlikle ilgili bölümleri tercih edenlerin göreceli olarak daha düşük puan alanlar olduğu yönünde. Amiyane tabirle "hiçbir şey olamazsa bari öğretmen olsun" anlayışı... Diğer mesleklerle karşılaştırıldığında öğretmenlerin ekonomik ve sosyal statü açısından basamağın daha alt kısmında yer aldıkları bilinmektedir.  Bu da “mesleği, bilerek ve isteyerek değil, mecburiyetten” seçmeye yöneltiyor.

Tüh, Yine mi Sınıfta Kaldık?

OECD raporu yayınlandı, malumunuz. 72 ülkede gerçekleştirilen eğitim araştırması sonuçlarının da yer aldığı Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı Araştırma raporuna göre, fen bilimleri ve matematik alanında Meksika ile birlikte en son sırada yer aldık. Bu raporu kim hazırladı, hangi kriterleri esas aldı gibi sorular sorup, kendimizi teskin edici cevaplar verebiliriz. Fakat bunların gerçeği gizlemeye bir yararının olacağını sanmıyorum. Durum ortada. Böyle bir rapor olmasa bile, hepimizin gözlemlediği basit bir gerçek var; ulusal ve uluslararası pazarlarda neyi, kaça sattığımız. Benim amacım, bu konuda ağlayıp, ağlatmak değil. Yıllardır raporlar hazırlanıyor, makaleler kaleme alınıyor, araştırmalar yapılıyor. Büyük bir bölümü işlerin yolunda gitmediğini ortaya koyuyor. Önceki yıllara oranla eğitime ayrılan payın çok ciddi oranlarda arttığını da biliyorum ama bir yerlerde bir şeyler yanlış gidiyor.

Türkiye'de Üniversite Anlayışında Değişim: Seçkinci Üniversiteden Kitle Üniversitesine

  Türk üniversite sisteminin 1863 yılında başladığı konusu bu yıldan önceki eğitim düzeyinin sorgulanmasına neden olmaktadır. Tanzimat öncesi eğitimin değerlendirilmesinde şöyle bir açıklama yapılmaktadır (Belge 2000; aktaran Küçükcan ve Gür, 2009): “ ‘Türkiye’de üniversite ne zaman kuruldu?’ sorusunun cevabı, ‘üniversiteden ne anlıyorsanız’ sorusunun cevabına göre değişecektir. En genel anlamıyla, insanlara, çağına göre  ‘yüksek’ kabul edilen bilgiler öğreten bir kurum olarak tanımlıyorsanız, o halde medreseden beri bu iş yapılmaktadır.” Bu değerlendirme Türk yükseköğretimin tarihçesini açıklayıcı niteliktedir.