Düellonun Düşündürdükleri


Ebubekir Sifil - Caner Taslaman düellosu geniş kitlelerce seyredildi. Sayısız yorum yapıldı. Bu tür tartışmalarda beklendiği üzere, herhangi bir konunun bir neticeye bağlanmadığı, yüzeysel, kahvehane tartışmasına dönen bir program oldu.

Caner Taslaman’ın programa gereksiz bir özgüvenle, doğru dürüst hazırlık yapmadan, argümanlarının altyapısını oluşturmadan çıktığını belirtmek lazım. Ebubekir Sifil’in akademik çalışma alanı olan “hadis” zemininde yapılacak bir tartışma için, internetten toplama, altı boş başlıklarla ekrana çıkmanın cezasını ödedi Taslaman. Tabi Ebubekir Sifil’in de özellikle üslubu itibarıyla bir ilim adamı portresi çizdiğini söylemek mümkün değil.

Aslında anlaşmazlığın düğümlendiği temel noktalar, doğru bir üslup dairesinde tartışılabilse belki mesafe alınabilirdi. Mesafe almaktan kastım bir uzlaşma değil tabi. Daha çok neden uzlaşılamayacağının tespiti noktasında bir mesafe almaktan bahsediyorum.

Anlaşmazlığın en temel noktalardan birisi hadis ilmine bakıştı. Sifil gibi düşünenler, peygamberimizin vefatından 150-200 sene sonra toplanıp yazılmaya başlanan ve yaklaşık 1200 senedir nesilden nesile nakledilerek gelen hadisler hakkında, daha çok bu sürecin başlarında yapılmış çalışmaları muteber sayıyorlar. Bu çalışmalar neticesi yapılan tasnifleri (sahih, hasen, zayıf) mutlak bilerek yeni sorgulamalara kapıları kapatıyorlar. Modern tarihçilik usullerini reddediyorlar. Hadislerin doğruluğunu metin analizinden çok senede, yani ravilerin güvenilirliğine ve hadisin kaç farklı kanaldan geldiğine dayayan bir anlayışı benimsiyorlar. Temel “ölçü” bu olunca Kur’an-ı Kerim ayetleriyle,  başka hadislerle, mantıkla, tıp, tarih, coğrafya, antropoloji ve sosyoloji bilimlerinin sağladığı bilgilerle çelişen hadisleri tevil yoluna gidiyorlar. Mazeretler, bilimselliği şüpheli, tartışmalı iddialara dayandırılan savunmalar geliştiriyorlar. Sineğin bir kanadında zehir, diğerinde panzehir olduğunu “ispatlayan” bilimsel bir çalışma olduğu, deve idrarının ilaç yapımında kullanıldığı, kadın sünnetinin aslında çok faydalı bir şey olduğu gibi ancak zaten kendileri gibi düşünenleri ikna edebilecek dayanaksız argümanlar ileri sürüyorlar.

Caner Taslaman’ın temsil ettiği çizgidekiler, Kur’an-ı Kerim ayetleri ve modern bilgilerle çelişen hadisleri bir kalemde silip atmaktan yanalar. Nesiller boyunca kulaktan kulağa aktarıldıktan sonra yazılan, daha sonra yer yer ilk yazılı nüshaları da kaybedilen hadislerden bu tür çelişkiler içerenleri “uydurma” sayma noktasında tereddüt taşımıyorlar.

Sifil gibi düşünenlerin ellerindeki ölçü: “kadim gelenek” yani nakil.

Taslaman gibi düşünenlerin ellerindeki ölçü: “modern bilim” yani akıl.

Gelenekçiler, naklin önüne koyulan aklın Müslümanları eninde sonunda nakli tamamen yok sayma noktasına getirebileceğini söylüyorlar ki bu da göz ardı edilebilecek bir tehlike değil.

Ölçüler farklı olunca ölçümler de, neticeler de farklı oluyor. Buradan bir uzlaşma çıkması imkânsız!

***

Tartışmanın düğümlendiği ikinci nokta da aslında ilk noktadan neşet ediyor: peygamber tasavvurumuz.

Gelenekçilerin yaslandıkları hadislere göre Hz. Muhammed insanüstü güçlere sahip “özel” bir varlık. (Elbette Allah’ın kendisine bildirmesiyle) geleceği gören bir kâhin, bütün zehir ve panzehirleri bilen bir doktor, ölülerle konuşabilen bir medyum, beddua ettiği anda kızdığı insanları sakat bırakabilen, parmağının bir hareketiyle ayı ikiye ayırabilen, Allah’la görüşmek üzere uzaya çıkabilen, namaz vakitlerinin sayısı konusunda Allah’la pazarlık edebilen, istediği kişilere şefaat edip cennete girmelerini sağlayabilen, gelmiş geçmiş en güçlü insan. Adı konulmamış bir yarı tanrı.

Hadisleri bir kenara koyup Kur’an’a yaslanmayı tercih eden karşı tarafa göre, tek farkı Allah’tan gelen vahyi alıp insanlara tebliğ etmek olan bizim gibi bir insan.

Bu son derece farklı peygamber tasavvurlarından bir uzlaşma çıkması da mümkün görünmüyor.

***

Tespit edebildiğim üçüncü çatışma noktası da Müslümanların dinlerini öğrenip uygulama noktasında nasıl hareket edeceği konusunda.

Sifil, halkın, yani avam tabakasının dini bilgiyle doğrudan temas kurmasını sakıncalı buluyor.  Hatta dini meselelerin uzmanlarca halkın önünde tartışılmasını bile yanlış sayıyor. İlahiyatın son derece karmaşık bir uzmanlık alanı olmasından hareketle halkın Kur’an meali ya da tefsiri okumasını gereksiz olmaktan öte tehlikeli görüyor. Ona göre nasıl hasta olunca uzman bir doktora görünüyorsak, din konusunda kafamızda oluşan soruların cevabını da kendi başımıza araştırmak yerine işin uzmanlarına danışmalıyız.

Taslaman’a göre ise Allah’ın vermiş olduğu akıl, gönderilen dini kavramaya yeter. Müslümanların temel muhatabı bir ruhban sınıfı değil doğrudan kitap olmalıdır. Bilgiye, her türlü kaynağa erişimin kolaylaşıp ucuzladığı bir çağda, herkes mümkün olduğunca aracıları aradan çıkartıp temel kaynaklara doğrudan ulaşarak kendi kararını vermelidir.

Her ne kadar tartışmada başarı göstermiş olsa da Ebubekir Sifil’in artık geleceği olmayan, yıllar içinde solarak kaybolmaya, belki ancak küçük radikal grupların bünyesinde varlığını sürdürmeye mahkûm bir anlayışı savunduğuna kaniyim. Çünkü asırlardır, onun benimsediği “ölçüyü” esas alarak adalet, refah ve estetik üretebilen kimsecikler yok. Bunun gelecekte yapılabileceğine dair bir ümit ışığı da mevzuubahis değil.

Eğri oturup doğru konuşmak lazım: Beş vakit namaz kılmayanların öldürülmesi gerektiğini, en iyi ihtimalle ölene kadar hapis edilmesini gerektiğini söyleyen bir gelenekten adalet, refah ve estetik değil ancak Taliban yahut IŞİD türer.

İslam dünyasının ihtiyaç duyduğu büyübozumu (entzauberung) ilk kez –nispeten- sağlıklı bir şekilde gerçekleşiyor. Bu ihtiyaç yeni tespit edilmiş bir ihtiyaç değil. Belki iki asırdır gelenekçilerin göğüsleyip erittikleri, itibarsızlaştırıp etkisizleştirdikleri, münferit ya da tepeden inmeci girişimler vardı. Ancak bu sefer dalga dipten geliyor. Görenler açıkça dile getirmekten, adını koymaktan imtina ediyor ama yavaş yavaş organik bir “İslam Protestanlığı” nüvesi teşekkül ediyor.