Faşizmin Rönesansı


Kendimizi kandırmayalım: günümüzde faşizm, dünyanın önde gelen kimi ajanslarının ifade ettiği gibi birkaç marjinal sağcı radikal yapılanmanın kapısını çalmıyor. Kamuoyunun ilgisinin büyük siyasi aktörlerden yerel isimsiz aktörlere çekilmesi amacıyla ortaya atılan bu bilginin aksine, günümüzde faşizm marjinal sağın kapısını çalmadığı gibi, dünya siyasi haritasının çizildiği gözde akımlarının kurumlarının lüks kapılarını da, dünya siyaset sahnesinin zirvesindeki  aktörlerin maundan kapılarını da çalmıyor. Günümüzde faşizm artık hiçbir kapıyı çalmıyor.  

Faşizmin günümüzde bir kapıyı çalma gibi bir ihtiyacı yoktur, çünkü artık her yerde kabul görmektedir: meyhanelerdeki sarhoş muhabbetlerinden ve “jukebox” (herşeyden bir parça bilen/ç.n.) uzmanlarının  sözümona analizlerinden en üst düzey siyasi çevrelere kadar bir çok ortamda faşizm uzun süreden sonra eve dönen bir aile bireyi gibi muhabbetle karşılanmaktadır!

Birkaç gün önce, Parlamento’nun Birleşmiş Krallıklar’ın Suriye’yi bombalamaya başlamasına ilişkin inisiyatifi (her nasılsa Suriye’ye savaş ilan etmeden!) oylamasının ardından , Britanya Dışişleri Bakanı Filip Hamond (Phillip Hammond) pek kolayca ve hatta muzafferane bir yöntemle, aynı akşam tüm ulusal TV kanalları vasıtasıyla vatandaşlara “iyi haberi” tebliğ ediyor, “Bugün Suriye’yi bombalama izninin verilmesinin ardından Britanya, vatandaşları için daha güvenli bir ülke oldu” diyordu!?

Bir Dışişleri Bakanı, dünya kamuoyunun yaptırımlarından korkmadan, vatandaşlarının güvenliğini diğer bir devletin vatandaşlarının bombalanmasında aradığında (ki herşey bir tarafa geçtik, o devletle savaş halinde değilken bunu yaptığında) iki şey ortaya koymaktadır: a. Sınırsız küstahlık, b. Faşist ideoloji! Ancak, bunu BM ve kamuoyunun karşıtlığına maruz kalmadan yapması, dünyada bu küstahlığı ve faşist ideolojiyi onaylayanların hüküm sürdüğünü göstermektedir.

Hatırlayalım: Benito Musolini, kendi faşist parti gazetesi “İl Popolo d’İtalia”da İtalya vatandaşlarını tamamen benzer bir argümanla, Libya ve Eritre’nin bombalanması, doğrusu istilâ edilmesinin İtalya’yı daha güvenli ve güçlü bir ülkeye dönüştüreceğine ikna etmişti. Filip Hamond’un Birleşmiş Krallıklar vatandaşlarına sunduğu  “mazeret”  Adolf Hitler’in Almanya vatandaşlarını Çekoslovakya’nın ilhak edilmesi, Polonya’nın bombalanması ve “Marsch nach Osten” olarak tanınan projenin tamamı için ikna ettiği yöntemler arasında en ufak bir fark dahi yoktur. Bu hususta, Musolini ve Hitler gibi Filip Hamond da bombalanan devletin haklarını tamamen reddetmekte ve saldırılara karşı güçlü direniş opsiyonunu görmezden gelmektedir!

Marin Le Pen tarafından yönetilen Ulusal Cephe partisinin ülkedeki yerel seçimlerin ilk turunu kazanması, aşırı sağcı politikanın Fransa’da en üst düzeyde kendisine zemin bulduğu gerçeğini kanıtlamaktadır. Aynı seçimlerde ikinci yeri Nikola Sarkozi’nin sağ eğilimli partisinin kazandığı göz önünde bulundurulduğunda, faşizmin artık günümüzde herhangi bir kapıyı çalmasına gerek kalmadığını, tüm kapıların kendisine sonuna dek açıldığı açıkça görülmektedir. Anti – semitist tutumunu aşikâr şekilde dile getiren babası Jan-Mari Le Pen’den farklı olarak, kızı Marin Le Pen kendi anti – İslâmcı tutumunu “...Ulusal Cephe partisi Müslümanlara karşı değildir, ülkemizdeki aşırı İslâmileşmeye karşıdır” kurnazlığıyla şekillendirilmiş seçim öncesi çelişkiler  yumağını ifade etmektedir!?  Marin Le Pen’in seçim programının “mantığının” yeniden tanımlanması pek te zor olmasa gerek.

Sonuç 1. Faşizm nefret esasına istinaden muzaffer olmaktadır;

Sonuç  2. Yahudilere yönelik nefretin açıkça ifade edilmesi bir tabudur ve sonucu seçimlerin kaybedilmesi olacaktı;

Netice: Müslümanlara yönelik nefretin açıkça ifade edilmesine izin veriliyorsa ve hatta tavsiye ediliyorsa, sonucu seçimlerin kazanılması olacaktır!

 

Anti–semitist eğilimli Jan Mari Le Pen’in kızı iki artı ikiyi toplamış: nefret siyasi başarının temel unsuruysa, günümüzde başarının sırrı milliyetçi vurgulamalarla sahip yabancı düşmanlığıyla süslenmiş olan Müslümanlara yönelik öfkenin açıkça ifade edilmesidir! Ve, böylece, Marin Le Pen seçim kampanyasında, babasının anti – semitist tutumundan vazgeçip anti – İslâmcılık’ta karar kıldı ve her ihtimale karşı da babasını kurucu ve başkanı olduğu Ulusal Cephe partisinden uzaklaştırdı.

Her ne kadar anlamsız olarak görünse de, Marin Le Pen’in kurnazlıkla formüle edilmiş, seçim öncesi birbiriyle çelişen fikirlere inancı, Fransız toplumu yapısı dikkate alındığında sağlam bir temele sahiptir; her şeyden önce, Fransız vatandaşı olan yaklaşık 5 milyon Müslümanın sadece %2.1’nin kendilerinin Müslüman olduklarını ifade ettiklerine dair bilgiye dayanarak bunu görebilmekteyiz. Görülen o ki, yabancı düşmanlığı ve korku, Fransa’daki Müslümanların kalan %97.9’nun Müslüman kimlikleri hakkında susmalarına sebep olmuştur! Fransa’da yabancı düşmanlığı, anti – İslâmcılık ve Müslümanlara yönelik nefreti çağrıştırmaktadır. Fransa’daki 5 milyonluk Müslüman nüfusun çoğunluğu, yabancı düşmanlığı politikalarının potansiyel mağdurları listesinde ilk sırada olduklarını pek iyi bilmektedir. Onlar her an,  Müslümanlara yönelik birikmiş olan, önde gelen medya kuruluşları tarafınca körüklenen ve siyasi kurumlarca alenen desteklenen irrasyonel öfkenin hedefi olabileceklerine ilişkin tamamen haklı gerekçeleri olan bir korku içerisinde yaşamaktalar. Bu şartlarda çareyi sosyal ve kültürel taklitçilik yapmak, kendi Müslüman kimliklerini gizlemek ve çalıhorozu gibi çalılar arasında gizlenmekte bulmuşlardır, ki bu çalıhorozlarının başlarında eli tetikte avcılar sürüsü durmakta ve gizlendikleri yerden uçmaya çalışmaya tenezzül ettikleri an ateş etmeye hazır ve nazır olarak bulunmaktadırlar!

Marin Le Pen’in Müslümanlara karşı kullandığı bu ikilemin karakteri anlaşıldığında, tam da Müslümanları kendisine oy kullanmaya davet etmesi açıkça anlaşılmaktadır. Aslında, bu sinsi tuzak onları şu ikilemle karşı karşıya bırakmaktadır: ya kendilerinin ve ailelerinin güvenliği hakkındaki korkudan alenen kimliklerinden vazgeçip kendisine destek verecekler, ya da korkuları ve sonuçları yenip kendisine destek vermeyecek ve kimliklerine sadık kalacaklardır. Ya çalılıklarda gizlenip sağ kalacaklar ya da çıkıp vurulacaklar!

Hesaplarının neden seçim sonuçlarınca bu denli güçlü bir şekilde teyit edildiği anlaşılmış oldu.

 

Hikâye iyi ve kötü Kızılderililerin klasik örneğidir: dışarıdan gelen Müslümanlar kötüdür; içerideki Müslümanların da kötü olabilme potansiyeli mevcuttur. Devletin, hepsini elinde tuttuklarını bildiklerinden, Müslümanlar iyi Kızılderili olarak davranmalarının daha efdal olduğunu bilmektedirler. Ne yaptıklarına pek dikkat etmelidirler! İyi bir Kızılderili olarak meşruiyet kazanmalarına bir şans verilecektir, ki bunun için İslâm’la ve toptan, iyi kötü tüm Müslümanlarla aralarına mesafe koymaları gerekecektir. Kendi kimliklerinden vazgeçen ve İslâm’la tüm ilişkilerini reddeden Müslümanların %97,9’u bu şansı kullandı, öyle ki bunlardan bir kısmı Hristiyanlığı kabul etti, diğerleri de Atesit olduklarını dile getirdi. Bu şekilde “yabancı düşmanlığı + korku + sözdevatanperverlik = seçim zaferi!” formülü iyi ve doğru olarak kendini kanıtlamış oldu!

Peki yapılan iyi mi, doğru mu?  Hayır, kesinlikle! Ne iyi ne de doğru! Yabancı düşmanlığında, korku ve sözde vatanperverlikte iyi ve doğru olan hiçbir şey yoktur! Sadece formül kendini kanıtladı! Bu kadar. Ancak, formül faşist bir formül olarak kendini kanıtladı. Ve, tam da faşist bir formül olarak kendini kanıtladığından, bünyesinde faşizm karşısı ana argümanını da barındırmaktadır.

Karanlık ve sert, tabir–i caizse ruhsuz,  milyonlarca öldürülen insanın vebalini taşıyan ve yirminci yüzyılın birkaç onyılı boyunca Avrupa’yı kendi ve dünya tarihinin en karanlık dönemine iten faşizm, yeniden aramıza dahil oldu! Tarihin tozlu sayfalarında çürüdüğünü sandığımız faşizm yeniden baş gösterdi. Musolini ve Hitler’in faşizmi Yahudilere yönelik nefretin körüklenmesi ve genişletilmesine yönelik destek istemişti; günümüzde ise faşizm, ihtiyacı olan desteğini Müslümanlara yönelik nefretten talep etmekte ve her geçen gün de giderek elde etmektedir. Ve, arada ki yegâne fark budur! Faşizme yönelik destek, günümüzde maalesef sadece sözde kalmamış, sistematik ve yoğun bir hâl almıştır. Müslümanlar, medya tarafından her fırsatta şeytanlaştırılmakta ve şiddetli saldırılar, on yıllarca süren işgaller, yaptırımlar, temel insan haklarının hunharca ihlal edilmesi gibi en kabul edilemez siyasi kararların mazur görülmesi için kullanılan kurbanlar haline getirilmektedirler; İslâmi kimlik, zahiren yanlış algılanmış olsa dahi, birçok saldırı için ve hatta yolda gezen suçsuz insanların öldürülmesi için yeterli sebebi teşkil etmektedir. Müslüman olmak, aslında hiçbir şey yapmamış olan bir insanı suçlamak için yeterli bir gösterge ve belki de kanıtı dahi teşkil etmektedir. 

Görünen o ki, çağdaş anti – İslâm localarının büyük ustaları İslâm’ı bir sapkınlık olarak aforoz etmiş, Müslümanları da lanetlemişlerdir. “Suçlu olup olmadıklarına bakmaksızın, Müslümanların yaşadıkları durum yanlıştır”. İşte çağdaş İslâmofobi’nin İslâm’a ve Müslümanlara yönelik esas yaklaşımı budur.

Önyargı sarhoşluğuna ve tahakküm oburluğuna kapılmış olan çağdaş üstünlük küstahlığı, her gayr – i müslime alenen en ilkel nefret diliyle ve hiçbir yaptırıma maruz kalmadan, hatta çoğu zaman kurumsal destek dahi alarak Müslümanları aşağılama hakkını vermektedir. İslâm’ın ve Müslümanların aşağılandığı 5 milyon broşür ve benzeri yayınların  nefret dili içermesini hiçbir Avrupa ve dünya yetkilisi kınamadığı gibi, olay özellikle hoşgörü geleneğiyle övünen AB’de güçlü bir destek dahi buldu! Sanki 1492 yılından itibaren Müslümanların ve Yahudilerin takip edilmesi; engizisyon, Avrupa ahalisinin üçte birinin öldürüldüğü din savaşları; iki cihan harbi, soykırım, yirmi yıl önce işlenen toplu katliamlar Avrupa’da değil de Asya’da yaşanmış, sanki bunları Hristiyanlar değil de Müslümanlar işlemiş gibi davranıyorlar! 

Tecrübe kanıtlamaktadır ki, İslâm’a ve Müslümanlara yönelik kimi devlet kurumları veya ünlü bir siyasi figür tarafından açık bir dille nefretin ifade edilmesi olaylarında, faşizmin kınanması ekseriyetle sözden öteye gidememiştir. Müslümanların ABD’ye girmesinin yasaklanması gibi açık bir faşist talepte bulunmasından dolayı eleştirilere ve saldırılara maruz kalmasına rağmen, Donald Trump ve Cumhuriyetçi Parti ABD Başkanlık yarışında aşırı sağcı unsurların seçmenin en büyük kısmını teşkil ettikleri kanısındadırlar.

Donald Trump’ın bu talebini dile getirmesinden iki gün sonra (ki, bu arada kendisi talebini ABD’nin en çok izlenen ekranları vasıtasıyla “açıklama” ve bunun “aslında istenmeyen, ancak İslâm tehdidine karşın olabilecek en uygun önlem” olduğunu tekrarlama imkânına sahip oldu), 400.000 Britanya vatandaşı tarafından Donald Trump’a açıklamasından dolayı Britanya’ya giriş yasağı konulması talep edildiği bilgisi kamuoyunda yer almıştır. Bu gelişme, şüphesiz sağduyulu insanları cesaretlendiren olumlu bir gelişmedir. Bununla birlikte sayının boyutu abartılmamalıdır. 400.000 rakamı Britanya nüfusunun %0,5’ni teşkil etmektedir! Bu 400.000’lik nüfusun ekseriyetini Britanya’da sayısı 3.5 milyon olan Müslümanların bir kısmının oluşturduğunu varsayacak olursak, “beyaz üstünlüğün” pek de tehdit altında olmadığı açıkça görülmektedir!

Müslümanların ABD’ye girişinin yasaklanmasını talep etmek yerine, reel dünya durumu ve dünya barışının ana tehlikeleri doğrultusunda, yüzbinlerce askerin savaş ilân edilmeden ve BM Güvenlik Konseyi’nin izni olmadan, istedikleri zaman devletlerin egemenlik haklarını hiçe sayarak oralara girmelerinin ve orada istedikleri kadar kalmalarının yasaklanmasını talep etmek daha geçerli ve akıllıca olurdu! Bunun dışında, bir Müslüman’ın yaptıkları için dünyadaki tüm Müslümanların (1.6 milyardan fazla!) sadece Müslüman oldukları için sorumluluk hissetmeleri bekleniyorsa, o zaman dünyadaki tüm insanlardan soykırımlar, atom bombaları ve iki cihan harbinde tüm ölenler için de sorumlu olmaları talep edilmelidir. Bu durumda en ufak bir ilgileri olmayan insanların öldürmüş olduğu milyonlarca insan hakkında zerre sorumluluk dahi kabul etmeyecek olanlara, Müslümanlar için de geçerli olan aynı “mantıkla”, her şeye rağmen onların da bu suçlamaların muhatabı olduğu, çünkü onların da diğerleriyle birlikte insan oldukları cevabı verilebilir!

Acaba gerçekten de her insanı düşman olarak nitelendireceğimiz ve dünyayı hep birlikte düşman toprağı olarak göreceğimiz noktaya gelecek miyiz!?

İnanıyorum ki halen o noktaya gelmiş değiliz ve asla o noktaya kadar gelmeyeceğiz.

(...)

Bu durum kapsayıcı bir şekilde faşizm ile anti–semitizim ve faşizm ile anti–İslâmcılık arasında en ufak bir farkın dahi olmadığını teyit etmektedir.   Çağdaş anti–İslâmcı faşizmle mücadele ile dönemin anti–semitist faşizmiyle mücadele arasında da önemli bir fark bulunmamaktadır. Aslında, bu mücadele de kendi özgün ilhamı bakımından her geçen gün bir üst düzey ahlaki değerlerin ve insanlık ideallerinin yüceltilmesi mücadelesi olarak belirginleşmektedir. Anti–İslâmcılığın her geçen gün daha da güçlendiği ve Müslümanlara yönelik ayrımcılığın ideolojik temellere dayanılarak tüm dünyaca koordineli şekilde teşhir edilerek meşrulaştırıldığını dikkate alırsak, çağdaş faşizme karşı mücadelede BM’nin esasları ile uyumlu olarak ırk, din, cinsiyet veya sosyal konumuna bakılmaksızın uluslararası insan haklarının uygulanması esas olmalıdır.

Dünyanın siyasi, askeri, ekonomik, kültürel ve kurumsal güç merkezleri, tüm insanlar için taahhüt edilmiş olan temel insan hakları külliyatının Müslümanlara sözkonusu olduğunda gözle görülür şekilde azaltılarak uygulanmasını cesaretlendirdiği veya buna müsamaha ettiği sürece, suça müsamaha göstermiş ve faşizmi cesaretlendirmiş olacaktır. Charles B. Anthony’nin imzasıyla 9 Aralık 2015 yılında yayınlanan makalenin son kısmında şunlar yazılıydı: “Müslümanlara halen sadece Müslüman oldukları için yolda veya siyaset kürsülerinizde bu şekilde saldırmaya devam ederseniz, size karşı çıkacağımı bilin. Terörü doğuran savaş politikalarınıza devam edecekseniz, susmamı beklemeyin. Benim taahhüdüm oğlumun geleceğidir. Ancak, faşizm kanserine karşı mücadele bireysel değil, hepimizin geleceği için yürütülmesi gereken bir savaştır”.  

Faşizm, hayali düşmana yönelik nefrete dayanarak başkaldırır, ancak faşizmin mağdurları somut olarak hep insanlardır. Faşizm seçim yapmaz: dün Yahudiler mağdurdu, bugün Müslümanlar, yarın başkaları olacaktır. Ondan sonraki gün, sizin mağdur olmanıza hiçbir engel yoktur!