'Güç Emektir' Derken


Önce Vehbi Başer hocamız yazdı: “Anarşizmden Öğrenilecek Ders” başlıklı makalesinde mealen masum güç retoriğinin zulüm okulundaki en aldatıcı ve zulme ayartan masal olduğunu ifade etti. Sonra bendeniz güç ile emek arası bağı vurgulayan bir metin yazdım. Bu metin, kentsel dönüşüm literatürünün güncel kavramlarıyla dile getirecek olursak, gücü emek dolayımıyla bir soylulaştırma girişimi olarak da görülerek gözardı edilebilirdi. Ne var ki, Vehbi Başer hocamız şövalyeliğini bir kez daha gösterdi; metne hak ettiği ilgiyi gösterip karşı görüşünü de yazdı. Emek kavramının güç’ü soylulaştırmaya gücünün yetmeyeceğini gerekçeleriyle ifade etti. Kelimelere takılmadan ama okurun zihninde uyanmış olması muhtemel sorulara da cevap olabilir umuduyla meseleyi uzatıyor ve güç’ü emek ile bağlama konusundaki tavrımın ardındakileri bir adım daha açmak istiyorum. Bunu yaparken de ilk metnimde yazdıklarımı yinelemekten özellikle kaçınmaya çabalayacağım. Konuya girerken belirtmek istediğim bir husus da şudur: Güç emektir, emek de güçtür derken aslında meselenin tek ayağını dile getirmiş oluyorum. İkinci ayakta devreye ‘değer’ girmektedir. Daha açık bir ifadeyle “güç, emektir; emek, değerdir; değer, güçtür” diye özetleyeceğim bir iddiam daha vardır. Ama burada o ikinci ayak konu edilmeyecektir.

Sanıyorum, güç ve emek arası bağı işaret etmemde özellikle Vehbi Başer hocamızın zihninde soru işareti oluşturan konu, güç’ün ne olduğu değil fakat emek’in ne olduğudur. Zira hocamız, anladığım kadarıyla, gücün gerek seyyaliyetini gerek sosyal niteliğini onaylamaktadır. Güç’ün ‘etki stoku’ olduğu etiketi bunun göstergesidir. Memnuniyetle belirteyim ki kanımca ‘etki stoku’ nitelemesi ilgili literatüre bir katkıdır. Zira, sosyallikler yuvarında bir akışkanlığın kendisine yapılan atıfların niceliksel ve niteliksel yoğunluğuyla katılaşması, yapılaşması ve bu seviyeye ulaştıktan sonra da dönüp kendisine yapılan atıfları etkileyebilme gücüne kavuşmasını ima etmektedir. Evet, güç bir akışkanlık, bir enerji ama onun muharrikliği sosyal hayattan dolayımlanınca bir düzene giriyor. Güç sosyolojize olunca sosyal bir entite kimliğine de kavuşuyor. Gücün sosyolojize olması sosyal kişi ya da kolektif kişilik formundaki sosyal birimlerin güce atıflarıyla, yani emek vermeleriyle imkân dahiline giriyor. Güç emekle sosyal güç olarak inşa ediliyor. Emek konusuna gelince; işte orada biraz hassasiyet göstermem, konuyu dikkatlice derleyip toparlamam gerekmektedir.

Malum, emek kategorisi sosyoloji literatürüne Marx üzerinden girmiştir. Emek ve iş kavramları ilgili literatürde farklı kişilerce farklı tarzlarda tanımlanmakta, bunlara farklı dillerde farklı karşılıklar tekabül ettirilmektedir. Bu karmaşanın bizdeki bir yansıması merhum Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun İş ve Düşünce dergisinin adında izlenebilir. Fındıkoğlu’nun buradaki İş’ten kastının emek mi, iş mi, aksiyon mu, akt mi olduğu soruları kendisi tarafından da aydınlatılmaya muhtaç görülmüştür. İngilizce’deki ‘work’ ve ‘labour’ kelimelerinin anlamları ise önce Marx ve hemen ardından Engels tarafından tanımlanmaya çalışılmışsa da bunların Türkçeleştirilmelerindeki netleşme henüz tamamen sağlanmış değildir. Her ne kadar ‘labour’ için emek, ‘work’ için iş kelimeleri kullanılmakta ise de konu ekonominin, sanayiin, işgücünün, sınıfın, istihdamın, sendikacılığın dışına çıkıldığı andan itibaren bu kelimelerin yani emek ve iş’in konotasyon ve denotasyonlarında karışmalar başlamaktadır. Kuşkusuz farklı görüşler de ileri sürülebilir ama bendeniz bu iki kavramı ekonomi, istihdam bağlamı dışında, başka bir kavramla bağlantıları açısından ele almaktan yanayım. Ki o da ‘insan potansiyeli’ kavramıdır. Emek ve iş ‘insan potansiyeli’ kavramıyla bağlantılı olarak ele alındıklarında, kendi akıl yürütme ve temellendirme çizgim içinde iş’in değil ama emek’in özel bir kategori olduğu sonucuna varmaktayım. Öyle geliyor ki, sanki iş’e kıyasla emek benim meramımı daha iyi ifade edebilmektedir. Şimdi bunu biraz daha aydınlatayım:

Malûm, sosyal hayat bir tür sahnedir ve bu sahneye her birimiz insanî potansiyelimizle çıkıyoruz. Dünyaya imkânlar seti ile geliyor ve sosyal hayat içinde önce karşılaştıklarımızla, karşımızdakilerle, muhataplarımızla sonra adım adım başkalarıyla, ötekilerle etkileşerek, ilişki ve iletişim kurarak insanî potansiyelimizi sergilemeye, gerçekleştirmeye, (aktualize etmeye) başlıyoruz. Gizil gücümüz bu sergileme sürecimiz, sosyal ilişkilerimiz ve kurumsal bağlantılarımız içinde gerçekleniyor, hayata katılıyor. Bu sebeple insan doğası statik olmayıp tarihsel ve sosyal olarak çeşitlilikler gösterebilmektedir. Sosyal tarih insan potansiyelinin gerçekleşme/gerçekleme uzamıdır. Her zaman dilimi ve coğrafî mekân insana potansiyelinin gerçeklenmesi için farklı imkânlar sunar. İnsan kendini gerçeklerken hem tarihin içinde yürür, zamanı devindirir hem mekânı genişletir, genleştirir, zenginleştirir hem de kendini geliştirir. İnsanın içinde mevcudu korumak kadar, ki bunu mekân sağlar, mevcudu geliştirmek, ki bunu da zaman sağlar, potansiyeli de vardır. İnsan içindeki gizil gücünü sosyal hayat içinde dışsallaştırır. Marx buna ‘dışsallaştrma’ (objectification) diyor.

İçimizdeki gücü dışarıya, dışarıdan görünür halde yansıtıyoruz. İşte bu yansıtma ameliyemiz EMEK verme yoluyla olur, ortaya çıkan da emeğimin ürünüdür. Emek diyorum, zira iş deseydim sanki sadece maddî nesneleri üretmiş sayılacaktım. Ama emek dediğim zaman maddî nesneler kadar maddî olmayan, paraya tahvil olmayabilen, somut olmayan, kültürel ürünleri de dışarıya sunabildiğimi ifade etmiş oluyorum: Tahayyüllerim, sanat eserlerim, tablom, bestem, kitabım, romanım, şiirim, imal ettiğim ayakkabım, ördüğüm kazağım, söylediğim şarkı, yaptığım konuşma, sunduğum sevgim işte bunların hepsi ve daha birçokları benim insan potansiyelimi dışlaştırma araçlarım, yollarımdır ve hatta dışsallaştırdığım ürünlerimdir, nesnelerimdir. Ben bunları emek harcayarak, potansiyelimi nasıl dışsallaştıracağımı, bunun yolunu yordamını düşünerek yani emeğimi harcayarak dışarıya sunmaktayımdır. O kadarla da kalmıyor. Zira insan sadece kullanım değeri için üretmiyor. İnsan kütüğü dibinde yaşayan, kütüğü dibinde yaşamaya mahkûm bir yaratık değil. İnsan ağaç değil. İnsanın ayakları var. İnsan yürür. İnsan taşır. İnsan götürür. Yani insan değişim değeri için de üretir. Ayrıca, insan bu ürettiklerini her zaman tek başına da yapmaz, çoğu kez bir’den fazla kişinin ortaklaşa potansiyelinin yansımasıdır ortaya çıkan ürün. Leonardo da Vinci sadece ressam değil bir resim atölyesinin de sahibidir ve o atölyeden çıkan bütün resimler ustanın imzasını taşır; usta son bir dokunuşta bulunan olsa da. Ya da hangimiz Samsung Note 9’un tasarımcısının adını biliyoruz, hatta bilme gereğini hissediyoruz? Ondan da önce, o değişim değerinin oluştuğu ağ, yani dolaşım ağı, diyelim ki Da Vinci’nin atölyesinde yapılan resmin, ya da Samsung Note 9’un sosyolojize olduğu ağdır da. Yani sadece ona emek veren usta ve çırakların, mühendis ve yazılımcıların emeklerinin ürünü değildir dışsallaştırılan. Bunlara ilaveten, o resme, o telefona “ne güzel bir tablo”, “ne akıllı bir telefon” diyen izleyicilerin de yani ona beğenileri, takdirleri ile değer katanların bu katkılarından doğan emeklerini de üzerine toplayan bir üründür.  İşte bu dolaşım ağı, bu tedavül mekânı insan potansiyelini dolaşım değeri ile bezeyen yerdir de.

Şimdi diyeceksiniz ki peki güç nerede? Güç işte tam da burada. Güç insan emeğinin olduğu her yerde. Artık güçlü olan: İyi ata binen, iyi nutuk atan, iyi ok çeken, en çok adam öldüren, en çok parası olan, kanı mavi olan değil. Ya kim? O atıflarda bulunanlardır güçlü olan. O “etki stoku”nun içini dolduranlardır güçlü olanlar. Yani karar verenlerdir güçlü olanlar. Yani bizleriz. Peki biz bu gücümüzün farkında mıyız? Maalesef, hayır. Ya gücü sadece yerden yere vuruyoruz ya onu sadece yapı bozumuna uğratıyoruz. Her iki yol da mevcut işleyişte değil bir dönüşmeye bir değişmeye bile yol açmıyor. İlk yolda içimizi bir süreliğine soğutuyoruz, ama mesele olduğu yerde duruyor. İkinci yolda ise sadece yapıyı bozuyoruz, ortalığı enkaz yığınıyla dolduruyoruz, kırdığımız şifreyle saçılanları ortaya bırakıp gidiyoruz. Üçüncü bir yol var mı? Her zaman üçüncü bir yol vardır.

Yukarıda ne dedik? Güçlü olanlar karar verenlerdir dedik. İşte mesele burada. Karar verenler kimlerdir? Güç bende, zira pazularım kuvvetli diyende mi, güç bende topum tüfeğim depolara sığmıyor diyende mi, güç bende görünmez güçler ben işaret etti diyende mi, güç bende üstün zekalar benim vadimde diyende mi, güç bende kanım mavidir diyende mi, güç bende arkamda ne odaklar ne kurumlar var diyende mi, güç bende neyin nerede nasıl oynanacağının strateji ve taktiğini ben bilirim diyende mi, vaktiyle iradelerinizi bana vermiştiniz atı alan Üsküdar’ı geçti, oyunun kuralını kendime göre değiştirebilirim diyende mi, güç bende oylarınızı aldım diyende mi, ben üst akılım diyende mi, güç bende makam masam var diyende mi, güç bende bankada param fabrikalarda işçilerim var diyende mi, güç bende şanlı tarihim var diyende mi, güç bende Nobel bilim ödüllerim dizi dizi diyende mi, güç bende SSCI’de atıf almış makalelerim var diyende mi…Yapı sökümümü yapıyorum: Karar vermek başka, gücü sahiplenmek başkadır. Sizler gücü şu ya da bu yolla sahiplenmiş olabilirsiniz ama bu sahiplenme size ilanihaye o gücün tapusunu vermez. Sosyal olan her şey üretiminde ya da tüketiminde, adlandırılmasında ya da kimliklendirilmesinde, kullanılmasında ya da değişiminde er geç elimizden çıkacaktır. Zira sosyal olan her şey bir ortaklaşalığın ürünüdür. Ortaklaşa olan hiçbir şeyi, yani sosyal olan hiçbir şeyi sonsuza kadar sahiplenemezsiniz. Öyle yapmaya kalkarsanız biliniz ki yaptığınızın adı gasptır. Mülkiyet her zaman tartışmaya açılır, yeterince hakkaniyete uygun bir paylaşımla elde edilmemişse. Gasp edilen emek hakkını er geç ister. Emeği gasp eden, o emek dolayımıyla gücün de kendinde olduğunu düşünebilir ve hatta emeğin asıl sahiplerini bile bir süreliğine de olsa ikna edebilir (işte Vehbi Başer hocanın feryatlarını alıntıladığı Thrasymachos, Kallikles bunu ifade ediyorlar).  Oysa o güç emek sahiplerinden alınandır. Zira onların asıl maliki, üreteni benim, onlar benim insanî potansiyelimin dışlaşmış halleridir. İlaveten, emeğim sizin tarafınızdan baskılandığı için yüzyıllardır ben de yanıltıldım, gücün benden kaynaklandığını, sizin sahiplendiğiniz gücün kaynağında benim emeğimin de olduğunu fark edemedim. Dahası da var, o gücü size kendi atıflarımla kendim bahşettim.  Şimdi ayıldım. Bu inşa edilen tüm sosyal birimlerde, özellikle de yapılar, kurumlar, örgütler, değerler, kategoriler gibi kolektif kişiliklerde emeğimin olduğunu görüyorum. Peki, mesele anlaşıldı. Ama eksik kalan bir nokta var: Bozduğumuz yapıyı nasıl toplayacağız? Kinlenmekle ya da yıkmakla olmaz demiştik.  Sosyal olan her entitede emeğim var diyerek her sosyal olanı, kinlenmekle ya da yıkmakla olmaz dediğimize göre üçüncü yolumuz ne olacaktır? Karar vermede ölçütlerimiz var mıdır, varsa neler olacaktır?  

Evet, bu karar vermede ölçütlerimiz vardır. Karar verirken kendimize şu üç soruyu soracağız: Önümdeki seçeneklerden hangisi 1-insanın kendini gerçeklemesine imkân ve fırsat sunmaktadır? 2-insanın ve doğanın sömürülmesine karşıdır? 3-emeğe el koyanı ve sömüreni deşifre etmeyi kolaylaştırmaktadır? Bu soruları ister cep telefonu alırken ister ülke kalkınması için mega proje geliştirirken ister muhtar seçerken ister alışveriş yapacağım markete karar verirken sormam gereken sorulardır. Ancak bu soruları sorarak gücümü gösterebilir, yani emeğimin karşılığını talep edebilirim. İç ve dış barışımı, bütünlüğümü (integrity), birikimimi, zamanımı, güvenliğimi böyle koruyabilir, beklentilerimi, umutlarımı gerçekleştirme yolunda adımlar atabilirim.  Tabii bu üç sorunun ardında şu sayıltı yatmaktadır: İster sosyal kişi ister kolektif kişilik olsun tüm sosyal birimler seçme imkânına ve hakkına sahiptir. Seçme imkânının kabulü insanın özgürlüğünün de kabulüdür. İnsan bu dünyada özgür iradesiyle eyleyebilir, edebilir. İnsanın seçme imkânı var olduğu için insanın seçme hakkı vardır.

Şimdi denebilir ki post truth çağında, deep fake imalathaneleri harıl harıl sahte gerçeklikler üretirken, algı operasyonları ile insanların zihinleri bulandırılırken ‘emek’ nasıl olup da ’güç’le yan yana gelebilir? Cevabım şudur. Ben kendi köşemden bunun yolunu gösteriyorum. Meselenin rontgenini, MR’ını ultrasonunu çekiyorum.  Hastanın önüne koyuyorum. Sonuçta emeğe el koyanlar mı yoksa sosyologlar mı kazanır? Uzun vadede kazanan sosyologlar olacaktır diye de ümit ediyorum.

Yeni yorum ekle

Resimli CAPTCHA