Halk Bastille'i Bastı Vatandaş Kaçacak Delik Arıyor


 

Yazının başlığı, bir zamanların Cumhuriyet Gazetesinde yer almış olan “Halk Plajlara Hücum Etti. Vatandaş Denize Giremiyor” manşetine gönderme yapıyor: Manşetin “ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler” lafı ile yakın ilgisi var.

15 Temmuz 2016 gecesindeki mel’un ve menfur isyanı bastıran halkı sokağa çıkaran muharrik güç nedir? Anlı şanlı isimler vardı, bunlardan biri veya birkaçı davet etse, 12 Eylül 1980’de halk sokağa çıkar mıydı? Daha da önemlisi, tıpkı 15 Temmuz gibi, düşük rütbeli bir grup cunta tarafından 27 Mayıs 1960’da icra edilen askeri darbe, sivil siyasi bir önderin itirazı ile önlenebilir miydi? Kısacası, her on yılda bir yenilenerek gelenekselleşen darbe ve muhtıralara sessiz kalan, kayıtsız kalan ve hatta itaat eden sokaktaki insanlar, nasıl oldu da, daha doğrusu ne tür bir harekete geçirici güce sahiptiler ki, 15 Temmuz 2016 gecesindeki darbe girişimini önlediler. Bu sorulara biz gayet provokatif bir cevap hazırladık: 15 Temmuz’dan önce, Türkiye’nin sokaklarındaki insanlar, ‘Bastille’i basacak hale’ gelmemişlerdi.

Biliyorsunuz Bastille, Fransa’da, kaleden oluşan bir hapishane. 14 Temmuz 1789’da basıldı ve bu baskın Fransız İhtilalini tetikledi. Rivayet odur ki, hapishanede sadece 7 mahkum vardı ama o tarihten sonra Fransa ve bütün dünya, bir daha, eskisi gibi olmamak üzere değişti.  Bu olayın tarihsel yakınlığı dışında, 15 Temmuz ile metaforik bazı yakınlıkları var.

Konuyla ilgili binlerce eser yazıldı. Fransız ihtilalinin mutabık kalınan hikayesi şu: Birkaç asırlık sürede ticari burjuvazi, ekonomik kaynakları önemli ölçüde tasallut altına almış, bu gücüne istinaden siyasal sistemi değiştirmeye azmetmiştir. Bastille, bu azmin en dikkate değer parametresidir. Fransız ihtilali ile bu eşik aşıldıktan ve büyüklü küçüklü rakipler ortadan kaldırıldıktan sonra, ticari kapitalizm küresel düzeyde ekonomik ve siyasal değer haline gelmiş; ekonomik, siyasal ve bilhassa sosyo-kültürel bu boyunduruk, tüm dünyanın tercih edilir yegane yaşam biçimi olarak benimsenmiş ya da benimsetilmiştir. Bu arada kuşkusuz ki, insanlık tarihinin hiçbir döneminde rastlanmayan tahribatlar da yaşanmıştır. İnsanlığın bu öyküsünün bazı trajik kara lekeleri ise, öcü olarak formüle edilen “ekmek bulamıyorsa pasta yesin” retoriği ile meşrulaştırılmıştır. Bugün hem pratiği hem de teorisi itibariyle küresel genel geçer değer ve kabuller, Bastille’in basılması olayına iliştirilmiş durumdadır.

Bu baskın bizim için şu açıdan önemlidir: Bastille baskını, adı o güne kadar konulmamış bir özne fikri/teorisi ile pratiğini bize kazandırdı. 15 Temmuz’da biz de böyle bir deneyim kazandık. Sokaktaki insan, özne olduğunu fark etti ve özne olabildiğinde neler yapabileceğini gördü. Bu özne oluş pratiğimizdir. 15 Temmuz’da, öteden beri hayal ettiğimiz özne fikrinin/teorisinin var olduğuna tanıklık ettik.

Özneyi Tanımlamak

Elbette bu bir tespit. Bu tesbitin altını doldurmamız lazım. Bu çok önemli. Şayet, Fransız ihtilali sonrası kurulan modern medeniyetin dinamiklerini oluşturan özne pratik ve teorisine benzer bir deneyim edinmişsek, 15 Temmuz’da; 15 Temmuz, bizim için alternatif bir medeniyet tasarımına esin teşkil edecek potansiyel içeriyor olabilir.

Şimdi, özne kimdir?

Bu çok zor bir sorudur? İnsana dair hemen her şeyi niteleyen bu kavram, kendini anlatmakta o kadar aciz kalır ki, bu açmaza düştüğünüzde, insan tabiri tam bir muammaya dönüşür: İnsan; bir birey(individual), kişi(person), adam(human), varlık(being), mahiyet (entity), benlik(self), ben (ego) midir? Bu tabirlerden hangisi özneyi tanımlamaktadır? Liberal, freedom, independent gibi kriterlerden hangisi, özneyi tam olarak tavsif eder?  

Bu tartışmaları es geçerek doğrudan özneyi şöyle çerçeve içine alalım. (1) Özne: Az veya çok – yeterli veya yetersiz, yaşamını sürdürecek kadar gelir elde eden; bir meslek, marifet, beceri, performans ifa eden; meşguliyeti bulunan ve illaki, ekonomik bir faaliyet icra eden bir varlıktır. (2) lehinde ve aleyhinde olanların neler olduğunu tespit ve takdir edebilen(rüşt); bu tespit ve takdirlerinin neresinin veya hangilerinin ya da ne durumlarda güzel-çirkin, faydalı-faydasız, doğru-yanlış, iyi-kötü, hayırlı-hayırsız, olduğu/olacağı ayrımını(temyiz) yapabilen yeterlilikte ve yetkinlikteki bireydir. (3) çevresindeki olumlu veya olumsuz, açık veya gizli olup bitenleri algılayabilen, kavrayabilen, anlayabilen (zeki); bu algılarını, deneyimleri ile müktesabatını da kullanarak muhasebe ve muhakeme (akıllı) edebilen; bu işlemleri söz, yazı ya da çeşitli göstergelerle anlamlandıran, anlatan, aktaran (mantıklı), tüm bu zihinsel aktivitelerini kayıt altına alan, depolayan ve gerektiğinde kıyaslamalar yapmak amacıyla geri çağırmayı(bilinçli) becerebilen yegâne varlıktır. Bize göre bu üç kriter özneyi karakterize eder.

Bu nitelikleri haiz özne insanlık tarihi boyunca hep vardır. Muhtelif nedenler, gereklilikler ve vesilelerle kendini belli etmiştir. Ancak bu nitelikler, modernite ile birlikte tezahür ve bilhassa temayüz etmiştir ve bu nitelikte bir öznenin varoluşu da şu veya bu teoriyle / fikirle tasvip ve talep edilmiş, yüceltilmiş, kutsanmıştır. Modernite, pratikte tam olarak var edememiş olsa bile, teorik olarak özne var etme hevesi taşıması açısından övgüyü hak etmektedir.

15 Temmuz’un Öznesi

15 Temmuz’un öznesine mercek tutmaya başlayabiliriz. Başlayabiliriz çünkü, çok daha ayrıntılı analizlere girizgah anlamı taşıyan bir odaklanma olacaktır. Zira, bu analizlerin kapsamı birkaç yazıdan ibaret olmayacaktır.

Bu yazının başlığında gönderme yapılan gazete manşetinde zımnen itiraf edildiği gibi,  Cumhuriyet teorisyenlerinin zihninde iki kategori vardır. Bunlardan birisinin adı halk, diğeri vatandaştır. Tepede tanzim edilmiş siyasal yönetim mekanizmalarının değerini takdir edecek yeterlilikte olmadığı için halk, yönetsel meşruiyete kaynak olacak liyakat ve ehliyete henüz sahip değildir. Bu yükümlülüğü onların adına şimdilik vatandaş ifa etmelidir. Vatandaş, ümmet sosyo kültürel girdabındaki toplumsal varlığa yeni bir ulusal mefkure aşılayarak, toplumu, topyekün, muasır medeniyet seviyesine taşıyacak avant-garde kadrolardır. Dolayısıyla inkılabın fevkindedir ve bu kutlu yolculuğa hem gönüllü hem de heveslidir.

Bu tasavvurun olgusal tekabüliyetini bize Mübeccel Kıray, “köylü” ile “esnaf” tabirleri bağlamında göstermektedir. “Tampon Mekanizma” adını taktığı model, köylü ile esnafın siyasal ilişkisine ışık tutmaktadır. Köylü; yağ, naylon, tuz gibi ihtiyaçlarını karşılamak için kasabaya alışverişe gitmekte ve elinde satabileceği yumurtadan başka bir şeyi bulunmamaktadır. Esnaf, köylünün yumurtasını lutfedip almakta, onun başka bir şekilde elde edemeyeceği ihtiyaçlarını karşılamakta ama bu lütuf ve iyiliğin karşılığında, köylünün, kendisinin istediği siyasal davranışı(en başta oy verme) ortaya koymasını istemektedir. “Göbeğini kaşıyan adam”ın oyları bu şekilde kanalize olmakta, siyasal katılım denilen, demokrasinin büyülü olmazsa olmaz unsuru, bu şekilde teşekkül etmektedir. Lakin bu siyasal ilişki, Cumhuriyet teorisyenlerinin hayal ettiği demokratik rotaya uygun işlememekte ve Türkiye’de demokrasi bir türlü tecelli etmemektedir.

Bu tasavvurdan bugün vazgeçilmiş değildir. Ama artık, çam sakızı çoban armağanı oyunu uyanık esnafa hediye eden saf köylünün yerinde yeller esmektedir.  

60’lı ve 70’li yıllarda bilindiği gibi, siyaset sopayla işledi. “Devrimci” ve “ülkücü” adıyla maruf taraflar siyaset yapma işini sopa ile icra ettiler. Sövme, diğer bir siyaset yapma biçimiydi.  Sokaktaki “çelimsiz”lerin bu tarz siyaset yapma işlevine, büyükleri de dilleri ve kelamları ile ziyadesiyle mukabelede bulundular.

1980’li yıllar hepimizi çok farklı bir mecraya sürükledi. Bir kere, ideolojik kamplarımızın duvarlarının yıkılışı, Berlin Duvarından daha trajikti. Siyasal cephelerdeki bütün mevziler yerle bir oldu. İkincisi, devrimciler de ülkücüler de son derece acıklı bir sınavdan geçtiler. Lütfü Şehsuvaroğlu’nun her vesile ile dile getirdiği gibi, devrimcilerin lideri ile ülkücülerin lideri, 12 Eylül’de bir m2’lik “kafes”te sırt sırta işkence gördü. Önde gelen devrimci ve ülkücüler yan yana idam edildi. Bu hazin muhasebe, kuşkusuz ki herkese, siyaset yapma işinin nasıl olması gerektiğine dair çok şey öğretti.

12 Eylül’ün üçüncü bir kıymetli hediyesi daha var; hakkını teslim etmek lazım: 1980’den sonra her birimiz, kendi çapımızda “banker yalçın”laştık ve köşe döndük. Şöyle: ANAP, totaliter kumaştan dikilmiş demokratik bir giysi ile seçmenin karşısına çıktı. ANAP’a amorf bir görünüm kazandıran bu giysinin adı DÖRT EĞİLİM (sağcı – solcu, ilerici – gerici, modern - geleneksel, küreselci-ulusalcı v.s.her an her şey olabilen) söylemiydi. Bu söylem esasında, onlarca yıl boyunca safları sıkılaştırılmış “taraf”ların taraftarı olan seçmenlerin gönlüne akma niyetinden başka bir heves içermiyordu.  Ama bu oportünizmi, hepimiz, bir daha asla terk edemeyeceğimiz siyasal ahlak ve değer haline getirip, benimsedik. Bu oportünizm, manevra kaabiliyeti çok yüksek bir siyasetçi tipi yarattı ama aynı zamanda da hepimizin ideolojik köşelerini epeyce yonttu. Bu önemli. Omurgasızlığı yaşam tarzı olarak meşrulaştırdı belki ama aynı zamanda da minicik tahammül ve hatta hoşgörü dairemizi genişletti, yaydı, yaygınlaştırdı.

Bunun en önemli sonuçlarından birisi şu oldu: Herkes fikrini, zikrini açığa vurma cesareti buldu ve artık siyaset, fikirlerin yarıştığı bir platforma evrilmeye başladı. En önemlisi de, 60 yıl boyunca “göbeğini” gizlice “kaşıyan” utangaç ve ürkek “köylü”, kendini hoyratça açığa vurmaya başladı, yerlere bile tükürmeye (tükürük’ün Ortaçağ derebeyleri için ne demek olduğunu, tarihçiler iyi bilir) cesaret etti. Çünkü artık, 50’lerin utangaç, saf ve ürkek köylülerinin çoğu kentlere göçmüştü. Çocuklarını, kentin ev sahiplerinin şımarık çocuklarıyla birlikte büyütmüş ve hatta aynı okullarda okutmuştu. Kentte; ürkek, tedirgin, bir adım geride duran, efendiliğini sessizlikle harmanlayan köylü “tip”leri çiğneyip geçmek bir kuraldı. Kentin kuytularında/altlarda sürünen misafir anne babaların çocukları, artık, kurtların sofralarıyla donanmış kentin çekingen misafirleri değildi. Doğup büyüdükleri kentin ev sahipleri onlardı ve yaşadıkları sokaklar onların mülküydü. Kentin kültürel dokusuna “yabancı” kalma “pısırık”lılığını çoktan aşmışlar ve kendilerince “racon kesme”nin bir yolunu bulmuşlardı. En çekici “köşe”lerin yerleştirildiği “racon kesme mekanları”nı “dönme”nin en kestirme yolunun siyaset olduğunun farkındaydılar. Kentin bu genç, hırslı ve dahası hınçlı yeni ev sahipleri, hakim olmanın en etkili yolunun siyasal aktivite olduğunu çok çabuk öğrendiler.

Artık siyasal katılım yeni bir boyut kazandı. Çünkü oy hakkı, herkes gibi onların da hakkı idi ve bu hakkı herkes kadar kullanabiliyorlardı. Üstelik, altta kalanın canının çıktığı kentte, üstte kalmanın yegane yolu; siyasete duyarlı olmaktı; en uygun yerde ve en uygun anda siyasal katılımın etkin bir aktörü olabilmekti.

Sonuç olarak, 15 Temmuz’da sokakları temizleyen bireylerin tohumları toprağa böyle ekildi. Bu tohumların 1990’lardan bugüne nasıl yeşerip filizlendiğini,  nasıl bir seyir izlediğini bir sonraki yazımıza bırakalım.