Hep Aynı Söz:"Dağdaki Çobanın Oyu ile..."


 

“İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar” denir. Bunun bir adım ardında “İnsan konuşan canlıdır” fikri yatar. “Konuştuğunu anladığımız canlıdır” dense belki gerçek daha yakından dile getirilmiş olunurdu. Evet, konuşuyoruz konuşmasına ama ‘konuşma’nın maksadı olan ‘anlaşma’ya ulaşabiliyor muyuz? Orası kuşkulu. Neden mi? Sanki hep aynı konuları, aynı yaklaşımlarla, aynı kavramları ifade eden kelimelerle konuşuyoruz. Son yıllarda bu  ’aynılık’ kervanına konuşmacılar da katıldı gibi. Konuşmacılar da birey değil sözcü olarak konuşuyor gibiler. Bu durum öznel bir gözlemden daha ileride, bir tespit olarak görülse yeridir. Kanıtı ise şu: Konuşulanlar farklı olsaydı hep aynı sorunları konuşuyor olmazdık.

Konumuzu biraz geçmişten bu güne getirelim. Kendi içine kapalı basit meta üretimine dayalı ekonomiden pazar için üretim yapılan ekonomiye geçilmesine koşut, ürünlerin yanı sıra insanlar ve fikirler de dolaşıma girmeye başladı. Ürünlerin değeri para ile ifade edildi. İnsanların statüleri atıflara göre değil başarılarına göre belirlenmeye başladı. Fikirlerin değeri ise paylaşılması ile ölçülür oldu.  Fikirlerin değeri yüz yüze ilişkilerin aktörleri olan ‘muhatap’lar tarafından değil fakat anonim ilişkilerin aktörleri olan ‘öteki’lerce belirlenmeye başlayınca konuşma da daha farklı bir mecrada aktı. Şeyler ve kavramları arası mesafe açıldıkça açıldı, şeyler git gide daha soyut kavramların ışığında görülür, adlandırılır, tanımlanır oldu. Kuşkusuz bu ‘mesafe’ bir dolaşım/tedavül/sirkülasyon ağının parametreleriyle sınırlıydı. Bu örüntü dünyanın hemen her yerinde hep böyle dokunmuştur.

Türkiye örneğinde, 19. yüzyıldan bu yana, kamusal hayatımızda olan bitenlerin üzerine olan konuşmalara bu açıdan bakıldığında, pek fazla bir değişmenin olmadığını ileri sürmemizin arka planı daha açık hale gelir. Olaylar kendi akışları gereği dünyadaki olan bitenlerle birlikte akıp gitmek için bin dereden su getirseler de (ki, buna teknik olarak ‘sürdürülebilirlik’ deniyor) o olayların adlandırılmasında, kelimeye dökülmesinde, kavramlaştırılmasında bir türlü yeni bir dil kurulamıyor. 19. yüzyıldan bu yana Batı ile ilişkilerimiz, mağduriyetimiz, kalkınmamız, dış ve iç düşmanlarımız, cahil halkımız, aydınlarımız, laiklerimiz, dincilerimiz, solcularımız, sağcılarımız, Alevilerimiz, Sünnilerimiz, Kürtlerimiz, Türklerimiz… Bunları ilk dile getirdiğimiz gün hangi kelimelerle konuşmuş idi isek bu gün de yine aynı kelimelerle, aynı duygular ve düşüncelerle, aynı bakış tarzı ile konuşmaktayız. Bu o kadar öyledir ki, zaman zaman bazı kelimelerin ithaline yasaklar bile koymuşuzdur, yasak kalktıktan sonra ise o yeni kelimeyi eskinin anlam içeriği ile kullanır olmuşuzdur.

Konuşmaktan bıkmadığımız konularımızdan biri “dağdaki çoban ile şehirdeki okumuş yazmış zat”ın seçimlerde verdikleri oyun eşdeğer sayılıp sayılmamasında somutlaşır. Hemen her yıl birkaç kez medyada bir ünlü adımızın bu konuyu gündeme taşıdığını işitiriz. Genelde, genel seçimlerden sonra tutulan siyasi partinin iktidara gelecek sayıya ulaşamaması karşısında o partinin taraftarı çoğu kişinin içten içe gönlünden geçirdiği bir dileği bir ünlü kişi dile getirir. Bu örnek bizde aydın-halk, köylü-kentli, suyun bu yanından-öte yanından, İstanbullu-taşralı, okumuş-cahil, seçkin-gelenekçi ve benzeri ikici ayrımlar halinde kendini gösterir. Tanzimat döneminde avam-havas veya asri olma arasında çizilen çizgi günümüzde başat siyasi partiler üzerinden çizilmektedir. İlk örneklerine Tanzimat döneminde rastladığımız ve kimi romanlara da konu olan bu ayrım, içeriği açısından fazla değişmeden bu gün de süregelmektedir.  Oysa 19. yüzyıldan bu güne ülkemizde pek çok değişme olmuş, okullaşma oranları, yükseköğretime ulaşma imkânları, kentleşme oranları ve kentlileşme göstergeleri hızlı ilerlemeler göstermiştir.  Ama gerek cumhuriyetin kurumlarının köklenmesine gerek demokrasinin içeriğinin güçlenmesine rağmen “dağdaki çobanla şehirdeki zat-ı muhterem”in oyunun eşit olmasından duyulan gocuntu bir türlü izale edilememiştir. Bu neden böyle olmaktadır?

Aslında, bu konunun dünya siyaset literatüründe tartışılmasının tarihi oldukça eskidir. Köleci toplum aşamasındaki Eski Yunan’da oylar sayılmalı mı tartılmalı mı tartışması ünlüdür. Ancak, zamanla serbest piyasa ekonomisi ilişkilerinin yaygınlaşması, mutlakiyetçiliğe karşı meşruiyetçi yönetim tarzlarının benimsenir hale gelmesi, bireyin fikir, inanç ve girişim özgürlüğünün vazgeçilmezliği, insan haklarının devredilemezliği, yasa önünde herkesin eşit olduğu anlayışı ve benzeri toplum hayatının düzeniyle ilgili fikir ve pratikler ‘modern hayat’ düzeninin yapı taşları haline gelir. Köleci ve feodal toplum tipleri başlığı altında sıralanabilecek özelliklere sahip çeşitli sosyal organizasyonlar zamanla yerlerini yeni bir hayatın kurumlaşmalarına ve onlara hayatiyet veren değerlere bırakır. Bu ‘modern hayat’ manzumesinin bir sonucu her bir insanın oyunun eşit değerde olduğu anlayışının kabulü olmuştur. İnsanların ırk, dil, din, köken ve benzeri nitelikleri itibariyle ayrımcılığa tabi tutulamayacağı, oy verme davranışındaki isabetin kişinin eğitim seviyesine, gelirine, siyasi konumuna, doğuştan kendisine atfedilen özelliklerine göre değil SAĞDUYUSU’na göre olduğu anlayışı benimsenir olmuştur. Descartes’e göre sağduyu (basiret/vicdan/common sense) insanlar arasında eşit olarak dağıtılmıştır. Vicdan, hocam İonna Kuçuradi’nin öğrettiği gibi, bizimle birlikte bilen’dir. Vicdan hak’tan alınan paydır. Hak ise, öğrencim Ayla Münevver Top’tan öğrendiğim gibi, ortada olandır, herkesin nasiplendiğidir. Kuşkusuz İnsan Haklarına ilişkin kabullerin ilkeselleşmesi birden bire değil fakat 18. yüzyıldan bu yana sergilenen yoğun çabalar sonucunda gerçekleşmiştir.

Herkesin oyunun eş değer kabul edilmesi anlayışı bir siyasi tercih olmanın ötesinde insana bakışımızla bağlantılı, ahlâki bir konudur. Karşımızdakini insan kabul edip etmememizle ilgili bir konudur. Karşımızdakinin oy hakkını sorguluyorsak bilelim ki aslında onun insan olup olmadığını sorguluyoruzdur. İnsan kabul etmediğimizi ise insan haklarından yararlanmaya layık bulmuyoruz demektir. İnsan kabul etmediğini, yaşamak istediği yerden sürmekte beis görmez mülteci de yaparsın. İstediğin gibi konuşmadığı ya da davranmadığı için işkenceden geçirirsin. Kendi fikirlerin uğruna öldürürsün. Parasını, malını gasp edersin, her türlü ayrımcılığa maruz bırakırsın. Okula gitmesini, işe girmesini, işinde yükselmesini, istediğiyle evlenmesini engellemeyi kendinde hak görürsün. Düşüncesine, inancına yasak koyarsın. Oy hakkı insan hakkıdır.

Kuşkusuz oy hakkı demokrasi ile özdeş değildir. Ama oy hakkı ile demokrasinin birbirinden kopartılamaz bağları vardır. Çünkü demokrasi bizim nasıl yönetildiğimizle ilgili bir konudur. Eşit oy hakkının bulunmadığı bir demokrasi eksik demokrasidir. Bu sebepledir ki kadınların oy verme hakkının kazanılması mücadelesi bir demokrasi mücadelesidir. Kadınlara oy hakkı veren bir demokrasi bu hakkı vermeyenlere göre ileri bir demokrasidir. 

Eşit oyun özünde insan hakkı olduğu anlayışının kabul görmesi demokrasiyi içselleştirmenin de bir işaretidir. Ne de olsa biliyoruz ki eğitim örgün eğitimden ibaret olmadığı gibi irfanın da bilimsel bilginin dışına taşan epey geniş bir kısmı vardır. Medyanın, iletişim teknolojisinin, ulaşımın bu kadar geliştiği ve yığınlarca yaygın olarak kullanıldığı bir zaman diliminde kimsenin kimseyi “dağdaki çoban” olarak görmesini değil meşru ve hoş görmek gerçekçi görmek bile mümkün değildir. Kaldı ki günümüz çevreciliği “dağda çoban” olmayı özendirici politikalar geliştirilmesinin sözcülüğünü yapmakta, karar alıcıları bu yönde teşvik etmektedirler. Son sözü de “oyların bir kilo kömüre satılması” üzerine söyleyelim: Kömür karşılığı oy vermenin ayıbı, eğer böyle bir durum varsa, oyunu kömüre değişenin değil ama seçmene oy karşılığı kömür teklif edene aittir. Oyu kömürle satın almaya niyetlenen siyasetçi tipidir insani zaaf içinde olan, aynen o seçmenin oy vermeye ehil olmadığını söyleyenin de insani zaaf içinde olması gibi.