İki Veysel Yahut Aynadaki Kırılma


 

 

Âşık Veysel, her ne kadar “âşıklık bizlere yüzyıllık yoldur” dese de günümüzde âşıklık geleneğinin en önemli temsilcilerinden birisi olarak kabul edilir. Doğrudur; Veysel sazıyla sözüyle bu geleneğin içerisindedir. Lakin onda diğer pek çok âşıkta olmayan başka bir tarz vardır. Bu tarz, onu bildik âşık tipinin dışına çıkarır.

“Bildik âşık tipi” ifadesini, esasen Veysel’den yola çıkarak kullanıyorum. Nitekim o bu bildik âşık tipini, “Aşıklar (I)” adlı şiirinde çok açık bir şekilde tasvir eder. Ona göre bildik âşık, Karadeniz gibi kükrek, hırslı, ağzına geleni hemen söyleyen, ben âşığım diye çalım satan, helali haramdan ayırmayan, karanlıkta ayna görse ay sanan, rüyasında şarap içip mey sanan velhasıl abartılı, iyiyi kötüden ayırmadan metheden, şehvetle aşkı bir birine karıştıran bir tiptir.   Oysa bir de “asıl âşık” vardır. Bu âşık, âriflerin yolunda giden, mecazı ve hakikati bilen, özüyle sözüyle doğru olan ve kemâle ermek için gayret eden sadık kimsedir.  Fakat bu anlamda âşığı sâdık olmak, pek güçtür. Bu yüzden der ki, “âşıklar çoğaldı, sadık az kaldı.” Sadığın yani asıl âşığın kalmadığı iddiasında değil; azaldığı görüşündedir.

Bana kalırsa az kalan sâdıklardan birisi de Veysel’dir. Veysel’i bildik âşık tipinin dışına çıkartan da işte bu özelliğidir. Ne var ki, günümüzdeki çalışmaların çoğunda Veysel’in aşık-ı sadıklığı hususuna pek atıf yapılmaz. Bildik hikâyeler anlatılır ve bu koca âşık, rasyonel dünyanın sınırları içerisine hapsedilir. Oysa “âşıklık bizlere yüz yıllık yoldur” diyebilen bir şairin rasyonel kalıpların çok ötesinde bir anlam dünyasına sahip olduğu aşikârdır. Veysel’in sanatı üzerine konuşan eleştirmenlerin ayrımına varamadıkları temel husus, bir birinin mütemmimi iki sanatçı kimlikle karşı karşıya kaldıkları gerçeğidir. Evet, iki Veysel vardır; ilki Hacı Bektâş-ı Velî geleneği içerisinde hayat bulan, yol eri olabilmiş, dünyayı, hayatı ve varlığı anlama gayretinde olan aydınlanmış bir şairdir. Bu şair, tıpkı Kaygusuz gibi, Pir Sultan gibi, Miskinî gibi evvela kendi gerçekliğini keşfeden, insan kitabını okuyan ve oradan aldığı ilhamla “Güzelliğin on para’tmez / Bu bendeki aşk olmasa” diyebilen bir şairdir.   Bu şair, varlığın farkındadır. Bu farkındalıkla, adeta bir çığlık gibi, “bu âlemi gören sensin” diye seslenir.

Bu âlemi gören sensin

Yok gözünde perde senin

Haksıza yol veren sensin

Yok mu suçun bunda senin

Bu kıtadan yola çıkarak şu iki soruyu sormak isterim: Sahi gözünde perde olmayan ve âlemi her haliyle gören kimdir? Haksıza yol veren kimdir? Sanki Kaygusuz Abdal’ın şathiyelerinden birini okur gibi okuduğumuz bu şiirler, Veysel’in sahici tarafını ortaya koyan şiirlerdir. Bu Veysel, kim ne derse desin, açıkça ortadadır; sufidir, derviştir.

İkinci Veysel, şairin Ahmet Kutsi Tecer’le tanışmasıyla birlikte ortaya çıkar. Bu Veysel’in söyledikleri, yukarıda işaret edilen bildik âşık tipine uygun bir görünüm arz eder. Bu Veysel, zaman zaman içinde yaşanılan zamandan, sosyal ve kültürel değişimden ve değerlerin kaybından şikâyet etse de, “Galiba dünyanın sonuna kaldık” dese de, daha çok gündelik hayatın ve siyasetin belirlediği konjonktürel zeminde söz söyleyen bir şairdir. Burada kimi zaman “Bir kökte uzanmış sarmaşık gibi/Dökülmüş gerdana saçların güzel” şeklinde âşıklık geleneğine bağlı olarak gayet şairane bir eda ile kadın aşkını dile getirse de,   ekseriyetle halkevi, hastane, yurt ürünleri gibi dönemin siyasi atmosferine uygun güncel konularda şiirler söylemiştir. Bu şiirler, onun yurt sathında tanınmasını sağlamış ve ona itibar kazandırmıştır. Bu yüzden olsa gerek eleştirmenler, Veysel’den söz ederken hep bu yönüne vurgu yaparak köy kökenli, tabiatla iç içe, ama âmâ olması sebebiyle trajik bir hayata sahip fakat nakıs talihi Ahmet Kutsi’nin delaletiyle değişen ve adeta popüler bir yıldıza dönüşen rasyonel ve biraz da pragmatist bir şair portesi çizerler. Oysa bu ikinci yön, ona kazandırdıkları kadar belki de daha fazlasını kaybettirmiştir.

İkinci Veysel, sanat ve duyarlılık açısından,  daha çok ilk dönemde ulaşılan fikri ve kültürel zenginlikleri, insani duyarlılıkları, geleneksel kazanımları tüketmiştir. Burada sözü edilen husus, Veysel’in siyasi ve sosyal hadiselere duyarlı olması, tarihi olayları tasvir etmesi değildir. Şair, köyünde, içinde bulunduğu doğal şartlarla da bu yönde sosyal içerikli şiirler söyleyebilirdi. Burada dikkat çekilmek istenen, şairin toplumcu duyarlılığının oluşturulan bir imajdan ibaret olmasıdır. Daha açık bir deyişle, oradan oraya koşturulan şairi beslendiği gelenek karşısında yabancılaştırma çabası sezinlemekteyim. Nitekim o da, “yıllarca aradım kendi kendimi” derken, acaba bu yabancılaştırmanın farkında mıdır?

Veysel, her halükarda kendini arayan bir şairdir. Herhangi bir sanatçının tarihsel tecrübesini geriye dönük okumalarla tahlil etmek güçtür; ama yine de akla gelen soruyu sormak gerekir: Acaba, bu kendini arayan şair, köklü bir geleneğin takipçisi olarak ilk haliyle kalsaydı kendini bulması daha mı kolay olurdu? Bunu bilemiyoruz. Lakin kendi halinde kalsaydı, âşık-ı sâdık olarak şiirler söyleseydi, beslendiği geleneğin en önemli sesi olurdu. Çünkü Veysel’in söyleyişinde, onu bildik âşık tipinden ayıran ses, bu yalnızlık ve yokluğun beslediği sestir. Bu sesi, Yunus’tan bu yana hep duyuyoruz. Fakat oluşturulmuş gündemin kuru kalabalığından pek fark edemiyoruz. İşte Veysel, bu içinde yaşadığımız çağda, yeni bir nefes, yeni bir duyuş olarak bu sese hayat verebilirdi.

Akıp giden zaman ırmağını geriye döndürme imkânımızın olmadığının farkında olarak bunları söylüyorum: Veysel, o ilk haliyle, o sahici söyleyişiyle, kendiliğiyle kalabilseydi, belki zamanında bu kadar tanınamayacaktı. Evet, tanınmayacaktı, ama söylediği nefeslerle, deyişlerle nice gönüllerde sönmeye yüz tutmuş aşk ateşini uyandıracak, nice ölü ruhlara hayat iksiri sunacak ve nice düşkünlere yol gösteren rehber olacaktı. Veysel’i baştan sona okuyanlar, deyişlerini dinleyenler, onun sanat dünyasını tanımaya çalışanlar, bana hak vereceklerdir. Bakınız diyor ki;

Kimin meftunuyum kimin mecnûnu

Anlaşılmaz böyle bir hal var bende

Tabirsiz ürüya keşfettim bunu

Sevgi bende sevda bende yâr bende

Şimdi sormak lazım: Hakîkaten şair, kimin meftunu? Kimin mecnûnu? Peki, bu tabirsiz rüya da ne demektir? Bu rüya nasıl görülür? Nasıl oluyor da, sevgi, sevda ve yar “bende” cem oluyor? Seven ben, sevilen ben… Bu nasıl bir sevgi?  Burada sadece soruları soruyoruz, ama cevap vermiyoruz. Çünkü cevap, şiirin diğer bölümlerinde adeta sırlanmıştır. Diyor ki;

Her nereye baksam onu görüyom

Aynaya bakarsam beni görüyom

Yayılmış damarda kanı görüyom

Yerleşmiş cesette gizli sır bende

“Nereye baksanız onu görürsünüz” hakikatini bilenler, “her nereye baksam onu görüyom” mısrasında gizlenmiş sevgilinin kim olduğunu bilirler. Başka şiirlerinde de âlemde gizlenmiş yahut “Kalbimde gizlerim muhabbetini” mısrasında olduğu gibi, bizzat şairin kalbindeki bu sevgiliyi bir şiirinde açıkça beyan eder:

Göz gezdirdim dört köşeyi aradım

Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar

İstersen dünyayı gez adım adım

Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar

Gaffâr, bilindiği gibi, Allah'ın güzel isimlerinden biridir ve çok örten ve perdeleyen manasına gelir. el-Gaffâr ismi şerifiyle, Allah’ın kullarının günahlarını örten ve mağfiretiyle onları bağışladığı ifade edilmektedir (Tâhâ, 20/82). Bu bakımdan bu şiiri bir münacat gibi okumak da mümkündür. Her halükarda dikkat edilirse, geleneksel sanat anlayışının besleyen varlık anlayışlarından birisi olan vücudun birliği (vahdet-i vücûd)  nazariyesi ve bu nazariyeye bağlı olarak güzellik anlayışını idrak etmiş bir şairle karşı karşıyayız.  Nitekim bu idrak dolayısıyladır ki, o “Sevgi bende sevda bende yâr bende” diyebiliyor. İşte Veysel’i Veysel yapan, bu deyiştir. Oysa ikinci Veysel’de bu deyiş kaybolur, yerine rasyonel ve seküler bir söyleyiş gelir.