Doğduğum Gün Bana Ezan okuyan


Belki Cahit Zarifoğlu’nun  “Baba” şiirini hatırlarsınız… Zarifçe söyleyişiyle merhum şair, babasını böyle tanımlıyor:

“Sendin

Doğduğum gün

Bana ezan okuyan”

Şimdi oturmuşum yazı masama, babamı düşünüyorum; Sultan Şehir’e babama dair birkaç hatırayı yazacağım… Yazacağım, ama öncelikle Zarifoğlu’nun bu seslenişi geliyor, kelimelerimin önünde duruveriyor. Merhum Zarifoğlu’nun başka bir  “Baba” şiiri daha var; ilgilisi onu da hatırlayacaktır. Orada şair babasını şöyle tavsif eder:

Bir yamaç kaymasını omuzlarsın yıllarla
Biz ne gülücükler biliriz senden
Ne rahmetler açıldı senden bize

Her çocuk için babası bir rahmet kapısı mıdır? Bu başlı başına üzerinde durulması gereken bir soru; ama benim için babam kelimenin tam anlamıyla rahmet kapısıydı. Elbette doğduğum gün ezanımı o okumuş, adımı o vermiştir; lakin bendenizin onunla ilgili ilk hatıram yolculukla alakalıdır. Sanki ondan önce bir kayıt yok aklımda… Hayal meyal Kurtlapa’da geçen günler, özellikle de anamın hatırlatışıyla zihnime gelse de, tam çıkaramıyorum. Şunu hatırlıyorum: Olukman’dan Ulam Köyü (Beştepe)’ne göçüyoruz… Babamın ilk resmi görev yeri Ulam Köyü, oraya gideceğiz. Köyün yolları mı yoktu, yoksa vardı da araç mı bulunmuyordu, tam bilemiyorum; ama biz sabahın erken saatlerinde bir kağnıya binerek Alağcözü’ne kadar geldik. Kağnıda, bir iki yatak, birkaç sergi ve birkaç kap… Belki biraz un, mercimek gibi asli gıdalar var. Yükün üzerinde biz üç kardeşiz: Ablalarım Hatice, merhume Fadime ve bendeniz… Annem, babam ve bizi yolculayan küçük amcam –ki o zamanki tabirle söyleyeyim emmim- Hasan. Daha başkaları var mıydı? Belki vardı, lakin resim öyle yıpranmış, öyle mat ki, şimdi tefrik edemiyorum. 

Alağcözü’nde Adıs (Gümüşdere)’dan gelecek olan arabayı biraz beklemişiz. Ne kadar bekledik, hatırlayamıyorum; epey beklemiş olmalıyız ki mızmızlık etmiş, ağlamış, sızlamışım, amcam beni teselli etmiş. Bunları sonradan öğreniyorum… Sonra eski bir Ford kamyon gelip bizi bilmediğim bir yolculuğa çıkarmıştı. Yıl, 1969; bahar aylarından biri. Biri diyoruz, zira babam merhum hayattayken bu tarihleri tespit etmek mümkündü; oysa şimdi annem bile hatırlamıyor… Lakin yılda bir kesinlik var, hesaplamalarım öyle.  Velhasıl babamı, bir bahar günü, bir bilinmeze doğru yola çıkarken hatırlıyorum.

Ulam Köyü’nde çok da fazla kalmadık… Sanırım altı-yedi ay. Sonra çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği Pirkinik’e taşındık. Pirkinik, eski bir köy. Buradan Ermeniler tehcir edilmiş, Balkanlardan, Van’dan, Kars’tan, Erzurum’dan, başta Hafik’in Doğanşar, Yeniköy, Pusat gibi köyleri ve Zara’nın köylerinden gelip buraya yerleşenler olmuş. Türk- Kürd, Sünni-Alevi, Selanikli-yerli, adeta küçük Türkiye… Sivas’tan gelip yerleşenler de ayrı kültür; zira Hafik’ten gelenler daha çok Tozan’a Ohturum’a doğru açıldığı için Tokat’ın ve Karadeniz’in havasını taşırlar; Zara’dan gelenler, doğunun Kürt aşiretlerin örfüne ve diline aşinaydılar. Eski adıyla Pirkinik, şimdinin Çayboyu Mahallesi, o vakit, her hangi bir köyden çok öte, adeta küçük bir şehir görünümünde, farklılıkları cem eden bir köydür.  Takdir edersiniz ki, bu farklılıkları idare etmek zordur. Hele hele imamlık gibi bir göreviniz var ise, bu daha da zorlaşır; herkesi memnun etmek, herkese umut ve muhabbet aşılamak, herkesi huzura çağırmak güçtür.

Esasen dışarıdan bakıldığında imamlık, çoğu kimseye pek kolay gelir. Öyle ya, abdestini alacak, namazını kılacak, cemaate imamlık edecek ve halkı bilgilendirecek… Geniş bir zaman. Hakikat hiç de öyle sanıldığı gibi değildir; imamlık, namaz kıldırma memurluğundan çok öte, aynı zamanda öğretmenlik, aile danışmanlığı, psikolojik rehberlik gibi görevleri de ihtiva eder.  Hastası olan, cenazesi olan, çocuğu doğan, nişanı ve düğünü olan, ruhi ve manevi sorunu olan sizi arar bulur. Bu buluşun öyle saati de yoktur. Hatırlarım, rahmetli babacığım tam istirahat edeceği zamanlarda kapı çalınır, içeriye bîçâre bir köylü gelir derdini anlatmak, destek, en azından dua almak ister. Misafir buyur edilir, misafir odasına alınır, babacığım yeniden üstünü başını giyer ve o dertlinin derdini dinler. Dinler, belki bir çare de bulur; misafir rahatlar, adeta kuş olur, uçar… Huzur hanesine gitmek için destur ister ve gider. Ne var ki o yükünü babama bırakmıştır; o yükle uyunmaz… Uyku sultanının dillere destan kızı misafirle kaçıvermiştir. Hoca, köşesine çekilir düşünür de düşünür.

Babamı, Pirkinik’in imamı Ahmet Hoca’yı yahut köylü gençlerin ifadesiyle “Hocemmi”yi  hep düşünceli gördüm… Hep düşünceli. Hep bir meseleyi çözmek için uğraşır didinir. Küs mü var, onları barıştırması lazım. Bir hayırlı iş mi var, tarafları buluşturması lazım. Borçlu mu var, bulup buluşturup o borcu ödemesi lazım. Bu yüzden çoğu kez dışarıda, kendisine açılan meseleyi çözmekle meşguldür. Oysa evde çoluk çocuk vardır; onlar, köyden akranlarımın “Salime Hala” diye andıkları annemin üzerindedir. Annem bazen kışgünlerinde  kurduğu tezgâhta kilim dokur, kirkiti vurdukça babama sitemleri adeta bir türküye dönüşür, kızar da kızardı. Ona göre, “evde bunca çoluk çocuğun derdi varken, bu yetmiyormuş gibi, bir de elalemin işiyle uğraşmak olur muydu?” Belki haklıydı, bilemiyorum; fakat kendisini millete hizmete adamış birisini öyle evde alı koymak da mümkün değildi. Erkenden camiye gider, kış ise sobayı yakar, cemaat gelir, kimisine Kur’an okutur, kimisiyle ilmihal dersi yaparlar… İlgilenen birkaç kişiye eski usul ders okutur, sarf ve nahivden yol alırlardı. Yazın öğrencileri artar, o eski cami adeta bir mektebe dönüşür, müştemilat çocuk parkı gibi hizmet ederdi.

Şimdi geriye dönüp bakıyorum da şuna şaşırıp kalıyorum: Yöneticilik dersi almamış bir kişi olarak babam, bunca farklılıkları nasıl da mezcetmiş, nasıl da idare etmişti? Kendisi ara sıra da olsa “ilm-i siyaset” bilmekten söz ederdi. İlm-i siyaset, onun nezdinde bu ilim üç kavramadan müteşekkildi: İdâre, dubâra, mudârâ. Böyle derdi; ama dubârayı beceremezdi. Belki şunu yapardı: Kime ne söyleyeceğini bilir, ona göre kelam ederdi. Sözünü dinlemeyecekse, çözmek istediği meseleyi ona açmaz, konuşmazdı. Bu yüzden kimi zaman aracılara müracaat eder, onlardan destek alırdı. Zira herkesin değer verdiği, kıramayacağı ve sözünü bihakkın dinleyeceği bir kimse vardır; onu bilir, icabında meseleyi onun üzerinden hallederdi. Böylece nice yuvaları yıkılmaktan kurtarmış, nice yuvaların kurulmasına vesile olmuş, nice küsleri barıştırmış ve nice kan davasına dönüşecek meseleyi çözmüştür. Buna tanıklık edenler vardır… Bu sadece Pirkinik için de geçerli bir hâl değildir; Kızılcaköy’den, Aygi’den, Tokuş’tan, Kurtlapa’dan ve sair köylerden gelip müşküllerini arz edenler olurdu. Bu, belki sıradan bir köy imamının yükleneceği bir misyon olmasa gerektir. Ama onun vizyonu bulunduğu mahalli “merkez”e dönüştürmüştür.

Farklı hikâyelere tanık olması hasebiyle midir, nedendir bilemiyorum; hayatta hep temkinliydi. Konuşurken de temkinli, yazarken ve harcarken de… Orta insan olmaya vurgu yapar, pek öne çıkmanın iyi olmadığını söylerdi. İlk gençlik yıllarımda, özellikle liseli yıllarda, görevini şehir merkezine naklettirmesini çok istedim. Ben yatılı olarak lise de okuyorum, kardeşim Kadir de ortaokula yazılmıştı. Şehre taşınırsak, evimizde kalır, daha iyi bir eğitim alırız diye düşünüyordum. O da bana hak veriyordu vermesine, ama temkin galebe geliyor, sahip olduğu imkânla yetiniyordu. Sanki kalkıp bir nakil için müracaat etmek ona ağır geliyordu… Ağırdı; zira bir talepte bulunacaktı. Kendisi için bir talepte bulunmak, o vakit hoş karşılanmayan bir durumdu. “Gel hoca” deselerdi, gelirdi. Lakin bunu ne müftüler, ne de diğerleri söyledi… Bu yüzden Pirkinik’te,  hastalığı dolayısıyla emekli olana değin, tamı tamına yirmi bir yıl kaldı. Geride yetiştirdiği öğrencileri, yapılışında öncü olduğu büyük bir cami, Kur’an Kursu ve bir lojmanı köye kazandırdı.

Bazen çocuklarıma babamı anlatırım… Yeğenlerime ve bazı değer verdiğim öğrencilerime de anlattığım olmuştur. O da, kimi zaman kendi hikâyesini benimle paylaşırdı. Zor şartlarda geçen bir eğitim… Sabırla ve kararlılıkla devam eden bir öğrencilik süreci. Köylü çocuğu, kalkıp şehre gelecek dini tahsil yapacak; her halde bu o dönemlerde pek güç bir iş olsa gerektir. Çünkü köye ilkokul bile oldukça geç bir zamanda inşa edilmiş, bu bir; ikincisi, o vakit Sivas’ta dini tedrisat yapan resmi bir okul da bulunmuyor. Ne yapıyor rahmetli babam Ahmet Hoca? Yıldız’a gidiyor… Yıldız Dağının eteklerindeki o köye. Orada eski usul dini tedrisat yapan bir Hoca var; ona talebe oluyor. Vaktinde o hocanın adını, oradaki eğitimi vs. bir kayda alamadığım için, şimdi ayrıntılı yazamıyorum; lakin yazın köyünde çiftçilik yapıp kışın Yıldız’da okuduğunu biliyorum. Bir ara asker dönüşü de okumaya devam etmiş, Sivas’ta Erzincanlı Albay Hoca’nın halkasına katılmış, eskilerin “hakıyla imamlık dedikleri” tarzda fahri imamlık yapmış ve sonra açılan İmam Hatip Kursu’na devam ederek yeni eğitimle tanışmış, ilk mektebi dışarıdan bitirerek resmi görev almış. Çok okumamış; öyle anlaşılıyor, Arapça’dan Molla Cami’ye kadar gelmiş, biraz belagat, biraz mantık, Kudûri ve Mevâkıf okumuş.  Bunları sayar, bazen oradaki bahisleri dile getirirdi.

Çoğu zaman, acaba resmi eğitim imkânlarından yararlansa nasıl olurdu, diye düşünürüm. Gerçekten nasıl olurdu? Güçlü bir hafızaya sahipti; Ahter-i Kebir’i adeta ezberlemiş, bazen kamusa bakarken takıldığım bir kelimeyi ona sorardım, adeta google’ı kıskandırır bir hızla kelimenin manasını, müradifleriyle birlikte söyler, keyfi yerindeyse bir de cümle kurardı. Kur’an’ın anlamına dikkat çeker, okuduğumuz ayetlerin anlamını sorar, biz çözemezsek –ki çoğu kere de çözemezdik- Tıbyan’ı alır oradan ayetin mealine dair bir ders yapardı. Ufku açık, değişimin farkında, yenilenen bu hayatı nasıl anlamlandıracağına kafa yoran bir imam. Ne var ki, resmi eğitim kurumlarından geçmemiş, temkinli ve kanaatkâr olması hasebiyle daha ilerisinin hesabını yapmamış, buna vakit de bulamamış bir şahsiyet.  Şu da var: Acaba resmi bir eğitim alıp daha başka mevki, makam ve mansıba ulaşsaydı ne olurdu? Bunu bilemeyiz; onlar, şairin “devr-i kadîm efendisi” dediği zevat hâliyle yetinmesini bilir, bulunduğu mevki ve makamın hakkını verirlerdi. Bir cami imamı olarak, vermesi gerekenin ötesinde vereceği ne varsa verdi, huzur ve güven içinde millete hizmet etti.

Rahmetlinin ev, mal ve mülk gibi hayalleri pek olmadı. Başlangıçta ahşap iki oda ve geniş sofalı imam evinde ikamet etti, sonra da şimdiki lojmanın inşasına öncülük ederek orada kaldı. Bunu yaparken, “bir gün emekli olmak zorunda kalırsam başımı sokacak bir evim olsun”  yollu bir hesabı olmadı. Zaten bu nasıl olacaktı ki? Çocukları vardı, onların eğitim masraflarının üstesinden gelmesi de takdire şayandır. Çocuklarını okutmakla kalmadı, yakınlarından istidat sahibi birkaç genci de okuttu. Pek çok şey hatırlıyorum, mesela her yıl mütevazı de olsa bize bir takım elbise alırdı, ama kendisine almazdı, alamazdı. Kendine olan harcamaları kısar, azami ölçüde azaltır, eğitim ve öğretim için harcar, bazen birilerinin borcunu kapatır, bazen bir hizmete kullanır, harçlık verecek gücü de kalmazdı. Böylesi zamanlarda annemin ablalarımla birlikte dokudukları göz nuru kilimler harçlık olur, evi döndürürdü. Ne zaman ki, hastalıklar onu uzlete mahkûm etti, o vakit kalacak bir ev ihtiyacı ortaya çıktığında borç harç şehrin ücra köşesinden bir ev alabildi.

İnsan yaşadıklarından ders çıkarırsa bilgeleşir… Hayat da bir okuldur. Belki de en önemli okul, işte o içinde yaşadığımız ortamdır. Babam, okumuş, başta İhramcızâde olmak üzere şehrin temayüz eden bazı kâmil insanları ve âlimleriyle sohbet etmiş, farklı meclislerde bulunmuş, dinlediği kimselerden farklı hayatlara aşina olmuş birisi olarak bilgece bakışa sahipti. Bunlar benim için de hayat düsturu olmuştur.  Mesela bir keresinde beraber harman zamanı dedemin yanına, Olukman’a gitmiştik. Harmanda düven sürülmüş, iş tığın savrulmasına gelmişti… Tığ savurma makinesi yoktu yahut arızalıydı. Yabalarla rüzgâra karşı savurma yapılıyordu. Ben iş bilmez bir mektep talebesi olarak elimdeki yabayla samanı yukarıdan alıyor, güya savuruyordum.  O vakit hayatım boyunca unutamayacağım şu mealde bir şeyler söyledi: “Oğlum, yukarıdan başlama… Aşağıdan al. Önce önünü temizle, arkası gelir.” Bu belki çok basit bir cümle, “bunda bilgelik nerede?” diyebilirsiniz.  Fakat dikkatlice üzerinde durursanız, orada bir hayat felsefesi gizlidir. Başarmak, bir işi hayırla neticelendirmek mi istiyorsun? Önce, önündekini bitir. Önünü temizledikçe, işler birikmeyecek ve sana bıkkınlık vermeyecek. Dolayısıyla hedeflediğin başarıya kavuşacaksın.

Zamanı geldi, evlilik meselesi evde konuşulur oldu… Ne zaman Sivas’a uğrasam, annem tanıdıkların bir kızından yahut gittiği bir toplantıda gördüğü “elli-ayaklı” gelin adaylarından söz eder oldu. O vakit babamın bana nasihati şu olmuştur: “Oğlum gönlüne danış… Danış, ama şuna da dikkat et: Ya yaşadığın şehirden evlen yahut da buradan.” Neden böyle dediğini sorduğumda, “ Bayramı ikiye bölme oğlum” derdi. O vakit Ankara’da ikamet ediyordum, eğer buradan evlenirsem bayramın birinci günü orada kalır, ertesi gün memlekete gidebilirdim. Yok, Ankara’da kalırken faraza Nevşehir’den evlenmiş olsam, her iki şehre de uğramam gerekirdi.  Bu hem külfetti, hem de bayram tatilini elimizden alır, sılairahim yapmamıza mani olurdu. Analar çocuklarının hep dizlerinin dibinde olmasını isterler, bazı babalar da öyledir. Benim babam, “nerede olursan ol, huzurlu ol, bayramı bölme yeter” derdi. 

Fakülteden mezun olduğumda, ne yapacağımı tam planlamış değildim. Gönlüm akademik çalışmadan yana, aklım ise, gazetecilikle iştigal etmemin iyi olacağını salık veriyordu.  Yazmaktan hoşlanıyor, yayın işlerinden zevk alıyor, bilhassa o vakit daha da itibarlı bir alan olan yurtdışı muhabirliğine ilgi duyuyordum. Bu sebepten öğretmenliğe gitmemiştim… Mastır yapıyordum, acil işe de ihtiyacım vardı. Bu konuyu babama açtığımda, gazetecilikten ziyade ilim yolunu tercih etmenin daha iyi olacağını söyledi. Çünkü her meslekten gazeteci olabilirdi, bilhassa dış haberler konusu Mülkiyelilerin işiydi, benim yapmam gereken sabırla ilim yolunda ilerlemekti. Ama dedim, asistanlık kadrosu olmayabilir. ”Olsun”, dedi, “ilim evvela sabır işidir. Sabret, Hak rızkını verir.” Bu konuyu bir daha konuşmadık babamla, sadece o günlerde muhabir olarak başlayacağım işten affımı istirham edip, uzun ve çileli bir yolculuğa başladım. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da, babamın ne denli ufuk sahibi olduğunu idrak ediyorum. Buradan mülhem bazen öğrencilerime şunu söylüyorum: Size değer verseler de vermeseler de, bir itibarınız olsa da olmasa da yine ilim yolunu tercih edin. Takdir beklemeden, tenkitlere göğüs gere gere ilim yolunda ilerleyin, diyorum. Acaba biz ilim bahsinin neresindeyiz? Bunca yıl geçti, hala yolun başındayım. Bunu biliyorum, daha başta… Ve her gün, yahu ne kadar da az şey biliyorum demekten kendimi alamıyorum. Lakin şunu biliyorum: İlmin kazandırdığı itibar diğer hiçbir alanda bulunmaz.

Babam kendi halinde, o küçücük dünyasında kendine bir huzur alanı kurmuştu… Okudu, okuttu, dili döndüğünce konuştu.  Bir ömür böyle gelip geçti. Ve 0, 4 Ağustos 1997’de bizi kendi yalnızlığımızla baş başa bırakarak Hakka yürüdü. O vakit, otuz iki yaşında, doktoranın son aşamasında, iki çocuk sahibi bir babaydım… Babaydım, baba olmasına ve yıllardır babamdan uzakta bir hayat kurmuş, kendi ayaklarının üzerine güvenle basabilen, belki birilerinin itibar ettiği bir kişiydim; fakat o gün kendimi öylesine yalnız, öylesine çaresiz hissettim ki... Hani Cemal Süreyya diyor ya;

Sizin hiç babanız öldü mü?

Benim bir kere öldü, kör oldum.

Evet, o gün beden gözünün dışında bir başka gözün daha olduğunu fark ettim… O göz, baba gözüymüş. Onu kaybettiğim gün fark ettim. 


Hâmiş: Bu yazıyı yazalı yıllar oluyor.... Sevgili dostum Alim Yıldız'ın teşvikleriyle memlekete, çocukluğumun Sivas'ına dair yazdığım bu yazılar kisve-i tab'a bürünmek için vaktini bekliyor. Değerli üstâdım Muhsin Mete'nin teşvikleriyle bu dağınık yazıları derleyip toparladım; ama eksik kalan bir kaç yazı var... İki senedir o eksik yazılar yazılacak.. Babalar günü vesilesiyle bu yazıyı burada paylaşıyorum; kimbilir bir niyaz olur da belki, şu mübarek günlerde kitabı tamamlayacağımız rayıhaları doldurur odamıza.