Immanuel Wallerstein'ın Ardından


31 Ağustos 2019 günü, 88 yaşında dünyadan ayrılan Immanuel Wallerstein, geçtiğimiz 1 Temmuz’da, kendi web sitesinde yayımladığı “Bu Son, Bu Başlangıç” başlıklı son yazısıyla okurlarına veda etmişti.

Yazı şöyle başlıyordu:

“İlk yorumum 1 Ekim 1998 de ortaya çıktı. Binghamton Üniversitesi’nde Fernand Braudel Center (FBC) tarafından yayımlandı. O zamandan bu yana hiç aksatmadan her ayın birinde ve on beşinde yorumlar yazdım. Bu yazdığım, bu serinin beş yüzüncü yorumu ve yazacağım son yorum olacak. Kendimi büyük bir disiplinle bu yorumları düzenli olarak yazmaya adadım. Fakat kimse sonsuza dek yaşamaz ve benim de bu yorumları yazmaya devam etmeme imkân kalmadı.”

Tam adıyla Immanuel Maurice Wallerstein, Amerikalı, Yahudi kökenli, marksist bir sosyolog, ekonomi tarihçisi, siyaset bilimciydi.

Kendisi sosyal bilimleri tek bir disiplin olarak görürdü. Ona göre aslında sosyal bilimin parçaları olan ekonomi, tarih, sosyoloji, antropoloji, özellikle ikinci dünya savaşından sonra üretilerek aralarına koyulan suni farklılıklarla ayrıştırılmışlardı. Bu ayrımı Avrupa merkezli (eurocentric) bir ayrım olarak niteliyordu.

Wallerstein’ın bilime en önemli katkısı bir analiz yöntemi olarak ortaya attığı dünya sistemleri analiz metoduydu.

Wallerstein, modernleşme teorisinden mülhem “Üçüncü Dünya” ifadesine karşı çıkarak ve bağımlılık teorisinden (dependency theory) hareket ederek, karşılıklı ekonomik ilişkilerinin oluşturduğu karmaşık bir ağ ile birbirine bağlı tek bir dünyada yaşadığımızı savunmuştu. Ona göre dünya, merkez (core) ve çevre (periphery) olarak ikiye bölünüyordu. Ayrıca merkez ve çevre arasında, yarı çevre (semi-periphery) olarak adlandırdığı, diğerleri ile ilişkilerine göre tanımlanan bölgeler bulunuyordu. Yarı çevreler, merkezler karşısında periferi gibi, periferi karşısında merkez gibi algılanıyordu. Merkez ve çevre arasında çok temel ve kurumsallaşmış bir iş bölümü söz konusuydu: Merkez ileri teknolojisiyle sofistike ürünler üretirken çevrenin vazifesi merkeze bu ürünleri üretebilmesi için gereken ham maddeleri, zirai ürünleri ve ucuz iş gücünü arz etmekti. Merkez ile çevre arasındaki alışveriş adaletsizdi. Çevre ürünlerini ucuza satmaya, merkezin ürünlerini ise yüksek bedellerle satın almaya zorlanıyordu. Yarı çevre dediği yerler merkez karşısında çevre gibi, çevre karşısında merkez gibi muamele gören yerlerdi.

Ülkemiz Wallerstein’ın analizinde tam bir yarı-çevre örneği teşkil ediyordu.

Wallerstein analizi üzerinden çok ciddi eleştiriler aldı. Bunlardan birisi, Marksist perspektifi gereği her şeyi ekonomi eksenine oturtması, kültürleri hiç dikkate almamasıydı. Ona göre “çevredeki” ülkeler hiçbir zaman gelişemeyecek, her zaman merkezin sömürüsüyle zayıf kalacaklardı ama yaşanan örnekler bu şablonun doğru olmadığını göstermişti: Singapur, Güney Kore, Hong Kong gibi yerler teknolojik olarak ilerlerken bir yandan da zenginleşerek “merkezi” yakalarken, içine kapanarak izole olmayı seçen Kuzey Kore’nin zincirlerinden kurtulamadığı ortaya çıkmıştı. Ayrıca göç hareketleri ile kitleler yer değiştiriyor, ülkelerin demografisi Wallerstein’ın analizini anlamsızlaştıracak şekilde değişiyordu. Mesela yüzde onundan fazlasını “çevreden” göç edenlerin teşkil ettiği Fransa’nın “merkezliği” tartışmalı hale geliyordu.

Wallerstein 1999 yılında yayımladığı “Bildiğimiz Dünyanın Sonu” isimli eserine şu cümlelerle başlıyor:

“Ben karanlık bir ormanın tam ortasında olduğumuza ve ne yöne gitmemiz gerektiği konusunda yeterli netliğe sahip olmadığımıza inanıyorum. Bunu acilen hep birlikte tartışmamız gerektiğine ve bu tartışmaya gerçekten dünya çapında katılınması gerektiğine inanıyorum. Ayrıca bu tartışmanın, bilgi, ahlak ve siyasetin her birini ayrı köşelere ayırabileceğimiz bir tartışma olmadığına da inanıyorum.”

Adeta bir kâhin edasıyla içine doğduğumuz tanıdığımız ve bildiğimiz dünyanın büyük bir kriz içinde ve eşi görülmemiş değişikliklere gebe olduğunu şu sözlerle ifade ediyor:

“Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısı, yirminci yüzyılda gördüğümüz her şeyden daha güç, daha düzen bozucu, ama aynı zamanda daha açık olacak bence. Bunu, hiçbirini burada tartışamayacağım üç öncülden yola çıkarak söylüyorum. Birinci öncül şu: Bütün sistemler gibi tarihsel sistemler de ölümlüdür. Bir başlangıçları, uzun bir gelişmeleri ve dengeden uzaklaşıp çatallanma noktalarına ulaştıkça yaklaştıkları bir sonları vardır.

İkinci öncül, bu çatallanma noktalarında iki şeyin geçerli olduğudur: Küçük girdiler büyük çıktılar yaratır (oysa sistemin normal gelişme zamanlarında, büyük girdiler küçük çıktılar yaratır) ve bu tür çatallanmaların sonucu bünyevi olarak belirsizdir.

Üçüncü öncül ise modern dünya sisteminin, tarihsel bir sistem olarak ölümcül bir krize girmiş olduğu ve varlığını elli yıl daha sürdürmesinin pek muhtemel olmadığıdır. Gelgelelim, sonucu belirsiz olduğu için, sonuçta ortaya çıkacak sistemin şu an içinde yaşadığımız sistemden daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağını bilmiyoruz, ama geçiş döneminde ortaya sürülen peyler son derece yüksek, sonuç son derece belirsiz ve küçük girdilerin çıkacak sonucu etkileme yeteneği son derece büyük olduğu için, geçiş döneminin ağır sorunlarla dolu korkunç bir dönem olacağını biliyoruz.”

Komünizmlerin, Üçüncü Dünya'daki ulusal kurtuluş hareketlerinin ve Batı dünyasında Keynes modeline duyulan inancın ve halklarına reformist programlarla yeryüzü cenneti vaat eden ideolojilerin çöküşünün yaratacağı derin hayal kırıklıklarının devletlerin halkların gözündeki meşruiyetini dayanaksız bırakacağını ileri süren Wallerstein 1990'larda görülen türden epeyce kargaşalık çıkmasını beklediğini söylüyor.

Bu kargaşalıkların dünyanın “çevre” ülkelerinden (ABD gibi) daha zengin ve daha istikrarlı olduğu ileri sürülen “merkez” bölgelerine yayılmasını beklediğini ifade ediyor.

11 Eylül saldırısı, “Occupy Wall Street” hareketi, Fransa’da sarı yelekliler, tamamen destabilize olan Irak, Suriye gibi ülkelerden gelen göç dalgaları sanki şimdilik Wallerstein’ın kehanetlerini teyit eder gibi görünüyor.

Karamsar bir tablo çizen Wallerstein şu sözleri ile bir umut penceresi açmayı da ihmal etmiyor:

“Evrendeki en karmaşık, dolayısıyla çözümlenmesi en güç sistemler olan insani toplumsal sistemlerde, iyi toplum mücadelesi, sürmekte olan bir mücadeledir. Üstelik insani mücadelenin, en fazla anlama sahip olduğu zamanlar, tam da bir tarihsel sistemden (mahiyetini önceden bilemeyeceğimiz) bir başkasına geçiş dönemleri olmaktadır. Başka türlü söylersek, özgür irade dediğimiz şeyin, mevcut sistemin denge durumuna geri dönme baskılarına direnebildiği zamanlar, ancak bu tür geçiş dönemleri olmaktadır. Nitekim, kökten değişim, asla kesin olmasa da mümkündür ki bu da bize daha iyi bir tarihsel sistem aramak için rasyonel bir biçimde, iyi niyetle ve kararlı bir biçimde hareket etmenin ahlaki sorumluluğumuz olduğunu hatırlatır.”

Ne olacağı belirsiz evet! Ama belirsizlik korkulacak bir şey değil, harika bir şeydir diyerek biz okuyucularını heyecanlandıran şu cümleleri kayda geçiriyor:

“[Kesinlik, gerçek olsaydı, ahlaken ölmek demek olurdu.] Gelecek hakkında kesin bilgiye sahip olsaydık, herhangi bir şey yapmaya yönelik ahlaki bir zorlama olamazdı. Bütün eylemler tayin edilmiş olan kesinlik içine düşeceği için, her türlü ihtirasın bağımlısı olmakta ve her türlü bencilliği yapmakta serbest olurduk. Eğer her şey belirsizse, o zaman gelecek yaratıcılığa, hem de sadece insanın değil, bütün doğanın yaratıcılığına açıktır. Olasılıklara, dolayısıyla daha iyi bir dünyaya açıktır. Ama oraya ancak ahlaki enerjilerimizi onu gerçekleştirmeye adamaya hazır olduğumuzda, karşımıza hangi kılıkla ve hangi bahaneyle çıkarsa çıksınlar, eşitsiz, demokratik olmayan bir dünyayı tercih edenlerle mücadele etmeye hazır olduğumuzda ulaşabiliriz.”

Tabi ki kısacık bir yazıda Immanuel Wallerstein’ın 88 senelik bir ömür boyunca ürettiği fikirleri özetlemek mümkün değil. Ama hakikati ararken herkesten farklı düşünüp düşüncelerini ortaya koymaktan korkmayan bu cesur ve bilge düşünürün bazı fikirlerini ölümünün hemen ardından gündeme taşımak, hatırlatmak istedim.

Yeni yorum ekle

Resimli CAPTCHA