İran’ın Dış Politikada Kullandığı Din Dili


 

Bilindiği gibi Humeyni devriminden sonra İran dış politikada “İslam coğrafyasında en etkili silah olan “Din Dili”ni tercih etmişti. Bu dil, görünüşte bütün Müslümanları içine alan ve mezhep faktörünü önemsizleştiren bir çerçeve içinde sunuluyordu. Bu strateji islam dünyasında büyük bir sempati ile karşılanmış, sünni toplumlarda bile İran lehine son derece olumlu bir etki uyandırmıştı.

İran Devriminden çok değil birkaç yıl sonra özellikle Humeyni’nin ölümünden sonra İran, milliyetçi ve mezhepçi reflekslerine yeniden döndü. Bu aynı zamanda İran’ın uluslararası sistemle bütünleşmesi anlamına geliyordu. İran, ABD’ye karşı retorikten öteye gitmeyen sert bir tutum geliştirirken perde gerisinde bu iki ülke ile inanılmaz derecede sıkı ve güçlü bir işbirliği sergileniyordu.

Bu işbirliği ABD’nin Afganistan’ı ve Irak’ı işgali ile başlamıştı. İşte birkaç örnek: Hâşimi Rafsancani 2002 yılında Tahran’da bir Cuma namazında verdiği hutbede şöyle diyordu; “Amerikalılar eğer İran ordusu olmasaydı Taliban rejimini deviremeyeceklerini bilmelidirler… İran güçleri Taliban’ı öldürdü ve yıkılmasında kolaylık temin etti. Eğer Taliban’a karşı güçlerimiz savaşmamış olsa idi Amerikalılar Afgan bataklığında boğulur giderlerdi.”

İran eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad; “Biz Afganistan’da Amerika’ya yardım ettik, sonra Irak’ta yardım ettik. Buna rağmen Bush kibirlenip bizi kötülüklerin şer odağı olarak suçluyor.” Yine Muhammed Ali Abtahi’nin (İran eski cumhurbaşkanı yardımcısı): 15 Ocak 2004’te yaptığı bir konuşma:  “Eğer İran’ın desteği olmasaydı Kabil ve Bağdat bu kadar kolay bir şekilde düşmezdi.”  (Alıntılar Sinan Tavukçu’nun haber10.com adlı haber sitesindeki “Kuşatılan İran (2)” başlıklı yazısından alınmıştır.

İran bu tutumunu Rus desteğiyle Azerbaycan’ı işgal eden Ermenistan’ı destekleyerek devam ettirdi. Buna karşılık ABD, Irak’taki iktidarı İran yanlısı Nuri Maliki’ye teslim ederek ödüllendirdi, İran’ı. Bütün bu gelişmeler İran’ın dış politikada mezheplerüstü islami bir politika değil, ulus devlet politikası izlediğini gösteriyordu. Ama bu politikada mezhepçi işaretler çok açık değildi.

İran’ın mezhepçi politikası, Suriye’deki iç savaştan sonra inkâr edilemez bir biçimde ortaya çıktı. 300 bin insanı katleden, 6 milyondan fazla insanı başka ülkelere iltica etmek zorunda bırakan, şianın sapkın bir kolu olarak gördükleri Beşar Esat’ın nusayri azınlığa dayalı laik Baas rejimini asker göndermek dâhil bütün gücüyle ve kayıtsız şartsız destekleyen İran’ın mezhepçi dış politikası bir kere daha kendini gösterdi.

İran bu politikasını Körfez ülkeleri ve Pakistan’da da sürdürmektedir.

İran’ın iç politikasındaki hakim çizgi ise fars milliyetçiliğidir. Nüfusunun yarıdan fazlasını oluşturan Türklere kendi dillerinde eğitim hakkı tanımayan, anayasasının 15.  maddesinde, "İran'ın resmi ve ortak dili Farsça'dır. Resmi yazışmalar ve ders kitapları bu dille yazılır. Fakat basın ve kitle iletişim araçlarında ve okullarda yerel ve aşiret dillerinin ve o dillere ait edebiyatın Farsça'nın yanı sıra öğretilmesi serbesttir" hükmü yer almaktadır. Fars olmayan etnik grupları “şia mezhebi” potasında birleştirmeye çalışarak milliyetçi tutumunu gizleyen İran’ın kullandığı “din dili” sünni karşıtlığı üzerine oturtulmuştur.

Bu “din dili” İslam ülkelerinin çıkarları aleyhine olduğu ölçüde uluslararası sistem tarafından desteklenmekte, islam ülkelerinin bölünmüşlüğünü kalıcı kılan bir imkân olarak görülmektedir.

Başta Türkiye olmak üzere bütün islam ülkeleri İran’ın iç ve dış politikada “teostratejik“ bir araç olarak başarıyla kullandığı bu “din dili”ni incelemeye başlamalıdır.

İran’ın islam dünyasını şii-sünni diye bölme, şii toplumların ve iktidarların hamisi olma politikası ancak şia, Caferilik ve İran şiası üzerinde yapılacak ciddi araştırmalarla ortaya çıkarılabilir.

Bilindiği gibi, İran Şiası, kendisini Caferilik ile temellendirerek meşrulaştırır. İmam Cafer’in kurduğu fıkıh ekolünden toplumun bütün ekonomik kaynaklarını eline geçirerek  milyarder Ayetullahlardan oluşan bir “ruhbanlar sınıfı”nın çıkarılamayacağını, birey ve toplumun yöneticilerini seçme ve seçilme hak ve iradesini engelleyen ruhbanlar sınıfı iktidarının Caferilikle ilgisinin olamayacağı açıktır.

Ancak bütün bu soru ve sorunlar ilim adamları tarafından incelenmeli, İran’ın hoyratça kullandığı bu tehlikeli “din dili” silahı etkisiz hale getirilmeli, Caferilik, İran şiasından kurtarılarak hak ettiği değere kavuşturulmalıdır.

Bu çalışmalar, sünni bir gayretle değil müslümanların, kemikleşmiş yanlışlardan, fazlalıklardan ve eksikliklerden arındırılması çalışmasının bir parçası olarak yapılmalıdır.

Kısaca söylersek, İran’ın kullandığı din dili, sadece bir iç ve dış politika konusu değil, aynı zamanda bir ilahiyat sorundur.