İran'ın Kurgulanmış Din Dili


 

İran’ın iç ve dış politikada kullandığı din dili sadece politik ihtiyaçlardan kaynaklanan ve amaca göre geliştirilmiş bir argüman olarak görülmemelidir. Bu dil, sebep ve sonuçlarıyla tarihi, sosyolojik, ekonomik, psikolojik ve elbette teolojik niteliklere de sahiptir. Bu dil tarih içinde oluşturulmuş bir dil olduğu kadar, bu dili oluşturan sanat, ilim ve fikir adamları ile ruhaniler üzerinde çok güçlü belirleyici etkilere sahiptir. Yani kendisini kuran ve şekillendirenleri de şekillendirmektedir. Bu dil, bütün özellikleriyle süreç içinde hâkim karakteri aynı olmakla birlikte değişmeye,  “her duruma göre değişmeye, yeniden biçimlenmeye, aktive olmaya” elverişli bir dildir. Gücü de, zaafı da buradadır.

İran’ın din dili, şüphesiz genel çizgileriyle İslam dinine ve “Caferi” mezhebine dayanmakta, meşruiyetini bu mezheple kazanmaktadır. 

Ama bu dil, aynı zamanda bir iktidar anlayışına, sünni inanç ve toplum yapısına yani karşıtına göre oluşturulmuş kurgusal bir dildir. Kestirmeden söylersek özünde Haşimilerle Emevilerin çatışmalarının, yani kabileler savaşının sonucu olan “Kerbela faciası” üzerinden farklı, ayrıştırıcı, kendisini bütünden farklılaştıran bir karakteristiğe sahiptir.  İran’ın yaptığı Caferilik üzerinden hayata ve İslama farklı bir yorum kazandırmak değil daha fazlasıyla bir “Kerbela ideolojisi” oluşturmak ve bunu bir teostrateji haline getirmektir. Acıyı yücelten, acının mistifikasyonuna dayalı, acıyı canlı ve diri tutma amacı taşıyan bu ideoloji İslam dininin de, Caferiliğin de dışında bir kurgudur.  Muharrem törenlerinde kendi vücuduna eziyet etme, acının mistifikasyonuna bireysel ve toplumsal bir derinlik ve yaygınlık kazandırır. Bütün bunlar şöyle bir sonuca çıkar: Kerbela faciasının sorumluları açıkça sünnilerdir denilmez belki. Ama bütün imalar, nakiller, atıflar ne yazık ki, Sünnileri sanık sandalyesine oturtur. Ve bu köklü bir nefret ve intikam ideolojisine zemin hazırlar. İran Şiiliği bu yüzden Caferilikten ziyade tabiri caizse Kerbelacılıktır. Pir Sultan Abdal’ın bir deyişi hatırlatalım:

Gelin canlar bir olalım,

Münkire kılıç çalalım,

Hüseyn'in kanın alalım,

Tevekkeltü taalallah.

………

Açalım kızıl sancağı,

Geçsin Yezid'lerin çağı,

Elimizde aşk bıçağı,

Tevekkeltü taalallah.

 

İran ideolojisinde ve İran edebiyatında merkezi şahsiyet Hz. Hüseyin’dir. O kadarki, Hz. Ali bile Hz. Hüseyin’in gölgesinde kalmaktadır. İran edebiyatında sayısız şair tarafından yazılan binlerce sayfalık “Kerbela Mersiyeleri”,  İran’ın inanç ve duygu dünyasının oluşumunda Hz. Hüseyin’in merkezi rolünü göstermeye yeter.

Hemen belirtelim ki, Kerbela gibi trajik ve duygusal yükü çok yüksek olaylar sanat için çok güçlü bir imkân ve zemin oluşturur. İran’ın duygu dünyasında, şiir ve musikisinde Kerbela faciası bu yüzden bitmez tükenmez bir kaynak olarak kullanılmıştır.

Kendini bütünden farklılaştıran bir başka uygulama da şii olmanın bir şartı haline getirilen “Tevella” ve “teberra” şartıdır. Bilindiği gibi bu iki kavram “ehl-i beyti seveni sevmek, sevmeyeni sevmemek” anlamı taşır. Denilecektir ki, ehl-i beyti bütün Müslümanlar, elbette Sünniler de sever. Sorun ehl- beyti sevmekten ziyade “kimlerin ehl-i beyt olarak kabul edildiğinde” ortaya çıkmaktadır. Şia’ya göre ehl-i beyt, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ile onun 9 evladıdır. Yani Hz. Peygamberin hanımları özellikle Hz. Ayşe ehl-i beytten sayılmamaktadır. Bu konuda rivayet edilen hadislerden yola çıkarak şia ve sünni alimler sonu gelmez tartışmalara girmişlerdir. Çünkü ehl-i beyt sorunu teolojik bir konu olmaktan ziyade kimlerin Hz. Peygamberin manevi ve siyasi mirasçısı olacağını belirleme aracıdır. Ehl-i sünnet konuyu bir hürmet vesilesi olarak görürken Şia, iktidarı kutsal bir soya dayandırma amacıyla hareket eder. Yani kısaca maddi ve manevi iktidarın sahipleri Ehl-i Beyt ve Ehl-Beyt kabul edilen 12 imamdır. 12. İmam olan kayıp imamdan sonra bütün iktidarlar meşruiyetini kaybetmiştir.  Bu sorunu Ayetullah Humeyni “Velayet-i Fakih” teorisi ile çözer.

Konuyu bu şekilde ele almak ve kabullenmek bir tür “ehl-i beyt saltanatı” ortaya çıkaracaktır. Nitekim İran’da toplumu yönetecek liderin Ayetullahı’l uzma ve Seyyid olması gerekir.

Bütün bunlara bir tür saklanma, araziye uyma yöntemi olan “Takiyye” dili ve yöntemini de eklediğinizde İran Şiiliği her ortamda varlığını devam ettirme kabiliyeti olan “sert bir çekirdek” haline gelir.

Görüldüğü gibi İslam toplumları arasındaki şii ve sünni ayrışmasının dinin asli kaynaklarına dayandırılabilecek “sahih” bir zemini yoktur. Ayrışma ve çatışma, tarihsel olaylara dayanan kurgusal bir dine yaslanmış “Milli Bir Mezhep” yaratma ve bu yolla yeni bir Pers İmparatorluğu kurma hayallerine dayanmaktadır. İran’ın, bugün bütün islam alemini rahatsız eden ve Irak, Yemen, Lübnan ve Suriye politikalarını biçimlendiren bu “Pers Kızılelması”dır.

Nitekim İran’ı yönetenler, bu niyetlerini artık gizleme ihtiyacı duymamaktadır. İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Ali Yunusi’nin, 9 Mart 2015’te Tahran'da "Büyük İranlı Kimliği Konferansı"nda yaptığı konuşma bu niyetin devlet politikası olduğunu göstermektedir;

"Bu bölgede doğal bir birliktelik söz konusudur. Her ne kadar bazı farklılıklar birleşmeyi engellese de, gerçekte İran coğrafyası; Çin sınırından bugünkü Afganistan ve Pakistan'a, Kuzey Kafkasya'dan Fars (Basra)  Körfezi'ne kadar olan coğrafi alan bu birliğin içerisinde yer alır.   

(…)                                                                                                                                                                     

Bölgede bizimle yarışmaya giren gerek Osmanlı nesli, gerek Roma’dan geri kalanlar, bizim şu an Irak’a verdiğimiz desteğe itiraz ediyor. Biz bu bölgede bunlara karşı İran Birliği kuracağız. Bundan dünyayı tekrar fethedeceğiz demiyorum, fakat tarihi değerimiz ve bilincimizi restore etmemiz, global ve ulusal İranlı kimliğimizle bakışımızı geliştirmemiz lazım.” (Sinan Tavukçu, Kuşatılan İran, 2.12.2015, www.haber10.com)

İran bu hedefine ulaşmak için iki temelden hareket etmek zorundadır: Devlet yönetimini “din adamları”na teslim ederek kutsalla takviye edilmiş, tartışılmaz sistem kurmak ve dinin evrensel değerleri yerine millileştirilmiş bir mezhep yani Şiilik üzerinden “milli birlik ve bütünlüğünü” sağlamak.

Çünkü İran çok etnik yapılı bir devlettir ve İran nüfusunun etnik olarak sadece  % 40'ı (31 Milyonu) Farstır. Elbette bu kadar az bir nüfusla İran’ın,  Cumhurbaşkanı Yardımcısı Ali Yunusi’nin sınırlarını çizdiği çok geniş bir coğrafyada yaşayan ve sayıları 200 milyonu bulan şii nüfusu yönetmesi mümkün değildir.

Ambargolarla sarsılmış, 30 dolara düşmüş petrol fiyatlarıyla hırpalanmış ekonomik yapısıyla, Fars olmayan şiilere uyguladığı asimilasyon politikalarının yarattığı rahatsızlık İran’ın hamlelerini kendisi için bir tehdit haline getirmektedir.

Bugün İran’ın önünde biri selamete diğeri felakete açılan iki yol uzanmaktadır. Birincisi yukarıda niteliklerini anlattığımız “kerbela ideolojisini” gözden geçirerek, bütün Müslümanları birleştiren bir ortak acı olarak görmek, Caferi mezhebinin aslına dönmektir ki, bu yol İran’ı, islam âlemi için tehdit olmaktan çıkaracak ve büyük parçayla bütünleşmesini sağlayacaktır. Diğer yol ise kısaca bugün yürüdüğü yoldur ki, sonu en başta kendisi için felaket olacaktır. 

Büyük bir medeniyete sahip İran’a yakışan İslam âlemi ile bütünleşerek insanlık için daha adil ve yaşanabilir dünya kurma arayışlarına katılmaktır.

Ne yazık ki, İran’ın bugün yürüttüğü iç ve dış politika felakete çok daha yakın durmaktadır.