Küçük Prens'in Kutusu


Bambaşka bir yazı hazırlıyordum… sözümü tutamadım editöre ve bunu yazmaya koyuldum...

Sonra Küçük Prens'in kutusu geldi aklıma. Hani içinde tam onun istediği, hayal ettiği gibi bir koyun olan kutu. Hiçbir zaman açmadığı ama o güzel koyununun sürekli orada olduğunu bildiği kutu.

Modern zamanın yetişmiş insanları hangi birimiz açmadan durabiliyoruz o kutuyu.

Açıpta mutlu olanların sayısının azlığına aldırmadan açıyoruz. Çünkü hayal ettiğimiz inandığımız gerçeklikle mutlu olamıyoruz. Hep bir gerçeklik algısı peşindeyiz. Kuantumun belirsizliği bizi mutlu etmiyor. Evrenin bu çalışma sistematiği yetişkinlerin algı dünyasında işlemiyor.

Hal böyle olunca benim burada yazacağım müzik yazısı da ne derece anlam ifade ediyor bilemiyorum. Ben istiyorum ki yazdığım müziği dinlerken gerçeklik algını da değiştirebileyim.

Bach da bunu istedi Mozart da Aşık Veysel de Neşet Baba da. Sorun şu ki dinleyici bunu ne kadar istiyor. Bırakabiliyor mu kendini bu belirsizliğe?

Şimdi hepimiz hızla akan bir nehirde akıntıya karşı yüzmeye çalışıyoruz. Bu hengame içinde çabalayarak bitiyor hayat. Ama şu an bir dur. Bırak seni hayat denen nehir götürsün. Bir anda nasıl her şey sütliman olacak. O sana karşı direndiğini düşündüğün akıntı bir anda durulacak. Artık ne yorulacaksın ne de etrafındaki güzellikleri kaçıracaksın. İşte böyle o nehri dinler gibi dinle müziği. Bırak gelsin içinden aksın geçsin. Yetişkinlerin dünyasındaki gerçekliğini arama. Kendi kutunun içinde onu hissetmek seni mutlu etsin. Oradaki inandığın gerçeklik sana yetsin.

Müzik ile bunun ne alakası mı var. Ben de bilmiyorum yazıyorum öyle işte.

Tartışmanın anlamsızlaştığı bir nokta yani. Müzik tarihinde olmuş gelmiş geçmiş şeyler tartışmamızın ne anlamı var. Herkes kutuları açmış didik didik ediyor içindekileri.

Ben mi? - yüzümde bir gülümseme hali ile -

Ben inanmışım düşlerin gerçekliğine. Öyle dinliyorum hayatı…