Kültür Endüstrilerini Anlamak ve Rekabetin İçinde Olmak


“Kreatif endüstri” kavramı, öncelikle bizi çatı bir kavram olan “Kültür Endüstrisi” kavramına götürüyor. Bu yazıda, 20. Yüzyıl başlarında Frankfurt Okulunda Theodor Adorno’nun kavramlaştırdığı bu söze önce art süremli bir şekilde bakmaya ve sonra günümüze dönüp ve ne gibi fırsatlar ve sorunlarla karşı karşıya olabileceğimizi değerlendirmeye çalışacağız.

1900’lü yılların başında, dünya peş peşe iki büyük savaş yaşamıştı. Savaşlardan büyüyerek çıkan, uzun vadede önü açılan güçlü ve galip Amerika’da kuşatıcı bir ideoloji olan kapitalizmin önünde duracak bir güç kalmamıştı. Denebilir ki, zaman kapitalizmin en hızlı metastaz yaptığı yıllardı. Tüketim kültürü, kitlelere, reklamlar aracılığıyla, hiç de gerekli ya da vazgeçilmez olamayan ihtiyaçları dayatıyor ve onlara sahip olmak isteyen insanın bütün emeğini, zekâsını, vicdanını, erdemlerini, iyiliğini… elinden alıyordu. Kapitalizmin en ağır silahı, insanların çalışma zamanları dışında kendilerine kalan, kendilerini inşa edebilecekleri bütün vakitlerini birer tüketici olarak geçirmeleri için en etkili yol, “kültür endüstrisi”ydi. Bu nedenle Adorno, Walt Disney’i, Amerika’nın en tehlikeli insanı olarak tanımlamıştır. Kültür endüstrisi bir çeşit gönüllü köleliğe neden oluyor, insanları aslında kendileri için daha önce hiç de değerli olmayan kültür ürünleriyle uyuşturuyor ve kapitalist ideolojiye uygun “vatandaş” yapıyordu. Nitekim kapitalizm, ilerleyen yıllarda özellikle Hollywood, popüler müzik ve moda üzerinden bütün dünyaya yayılma imkânı buldu. Etkilerinin hali hazırda da devam etmekte olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz.

Kültür endüstrisi kavramının ortaya çıkardığı ve çoğumuzun dikkatten kaçırdığı en önemli sonuç ise; “yaratıcı ürünler”in ekonomik bir değerle yüklenmesi, ticari olarak yayılması ve alıcı bulmasıdır. Bu değişim, kreatif ürünlerin belli bir çevrenin patronajından çıkarak kendi kendilerini finanse etmeleri ve böylece daha çok ve çeşitli olarak üretilmeleri gibi bir fırsata kapı araladı. 

Bunu bir kenara koyalım ve başka bir sosyolojik pencere açalım. Roman’ın yaygın bir edebiyat türü olarak ortaya çıkmasının asıl nedeni Avrupa’da burjuvazinin oluşmasıydı. Şehirleşen ya da şehirli insan, daha yüksek bir zevke, beğeniye sahipti ve şehirlerde hem bunu üretecek kuluçkalar hem de bu ürünlere talip ve bu ürünleri alacak imkânları olan insanlar oluştu. Hülasa sanat, şehirlerde üretilen medeniyetin hem sebebi hem de sonucu olarak ama ille de medeniyetle birlikte ortaya çıkıyor. Diğer yandan şehir, aynı zamanda paranın, ekonomik gücün de merkezidir. Demek ki ekonomik güç ya da değerle sanat arasında birlikteliği ifade eden bir ilişki hep vardı. Kültür endüstrisinin tedavüle girmediği dönemlerde bu ilişki patronajla kuruluyordu. Ekonomik kaynaklara sahip kişi ya da çevreler, sahip oldukları zevke hitap edecek sanatı bizzat finanse ediyorlardı. Rahmetle andığımız Halil İnalcık, Şair ve Patron adındaki eseriyle Osmanlı özelinde bu meseleyi ele almıştı. Soylular, krallar, prensler olmasa bugünkü çok sesli batı müziğinden söz edemeyebilirdik.

Buradaki ana kısıt sanatı finanse eden çevrelerin zevkleri, istekleri ve kimi zaman siparişleriydi. Sanatçılar ancak onlara hitap eden eserler üretiyordu ve paradoksal bir biçimde ürünlerin tektipliği bir süre sonra patronajın zevk algısını da statikleştiriyor, kanonik bir sanat anlayışının oluşmasına neden oluyordu. Tabi diğer insanların talep edebileceği kültür-sanat ürünleri yeteri kadar üretilemediği için onların sanata erişimleri de kısıtlanmış oluyordu. Bu durum, sanatın çeşitliliği ve özgürlüğü bağlamında bir kısıt olarak ele alınabilir. Kültür endüstrisinin oluşmasından sonra bu kısıt ortadan kalktı. Her zevk düzeyine sahip insanlar kendilerine hitap edecek kültür-sanat ürününe erişim sağlamaya başladılar. Sonuçları cep telefonlarınızda, sokaklarda, marketlerde… Bugün her yerde talep ettiğiniz kitaba, müziğe, filme… ulaşmamız mümkün.

Artık ekonominin arz-talep dengesi içinde oluşan kreatif endüstrilerden ve onların etki ettiği yüzlerce yan sektörden bahsediyoruz. Bu, kültür-sanat ürünlerinin, ekonomik olarak kendi kendini besleyerek bir ekosistem oluşturmasını sağlıyor ve onlara süreğen bir hayatiyet kazandırıyor. Ortaya çıkan durum, kültür-sanat alanları için bir imkân olarak değerlendirilebilir. Nitelik konusu tartışılabilir, fakat nihayetinde kültür-sanat ürünlerine erişim ve ürünlerin çeşitliliği artıyor.

Bu çelişki başka bir soruyu gündeme getiriyor: Ekonominin kendine has ve her şeyi meşrulaştırıcı kuralları, sahip olduğu iştah; kitlelerin dirençsizliği ve vasatın altındaki talepleriyle karşılaşınca, ortaya çıkacak ürünlerin niteliği ve fonksiyonu ne olacak? Ne yazık ki popüler kültür kavramı böyle ortaya çıktı. Adorno’nun eleştirel yaklaşımını göz ardı etmeden, üzerinde konuşulması, tartışılması ve bir çözüm üretilmesi gereken asıl soru bu. UNESCO’nun Kültürel İfadelerin Çeşitliliği gibi uluslararası çalışmalar, kültür, maliye ve ekonomi gibi devlet mekanizmaları üzerinden kullanabilecek enstrümanlar, İKSV gibi sivil toplum örgütleri, TOBB gibi ticari birlikler, yerel yönetimler, üniversiteler; bu ekosistemin daha nitelikli ürünler vermesi için nasıl hareket edebilirler? Daha nitelikli kültür-sanat ürünlerinin üretilmesi ve bunların ekonomik olarak mümkün olduğunca yüksek bir değer taşıması için nasıl mekanizmalar kurabilir, nasıl teşvikler sağlayabiliriz? Bir yandan uluslararası rekabeti sağlayıcı ürünler üretip, onları çeşitlendirirken öte yandan bu ürünlerin niteliği (derinliği), nasıl artırılabilir, yüksek sanat ürünlerinin bu vahşi rekabet ortamında korunup geliştirilmesi için neler yapılabilir?

Geldiğimiz aşamada; 1900’lü yıllardan sonra, bir şeyler değişmeye başlıyor. Daha özgün, daha kaliteli, kimliği ve karakteri olan kültür-sanat eserleri, ekonomik olarak da sanatsal olarak da yavaş yavaş kendine yer bulmaya başlıyor. Amerika gibi bu alanı domine eden ülkelerin tekelci ağırlığı hafifliyor. Bütün dünyada oluşan orta sınıf, daha spesifik ürünlere yönelmeye başlıyor.  Teknolojinin açtığı kanallarla nitelikli ve özgün ürünler kendilerini sunacakları mecralar bulabiliyor. Bütün ülkeler bu rekabete nasıl ve ne ile girecekleri üzerine stratejiler geliştirmeye başladı. Artık bu rekabetin dışında kalmamız ve kültür endüstrilerini kategorize edici bir yaklaşımla ele almamız mümkün değil. Sanatın düzeyini gözeterek ekonominin rasyonelliği içinde yeni çözümler bulmamız gerekiyor.

Yeni yorum ekle

Resimli CAPTCHA