LGBT(Q)İ: Laik, Gelişmiş, Batılı, Tabii (Quasi) İnsan


GİRİŞ

O kısaltmaya bu açılım. “Ne alaka?” diyeceksiniz! Hemen anlatayım.

Şimdi, insanlık tarihinin başlangıcından modern diye adlandırılan döneme gelinceye kadar insanoğlunun (homo sapiens) doğayla görece yakın ilişkisinin yanı sıra “dogmatik bir inancın” (mitoloji, din, sonrasında gelenek) hakim olduğu toplulukların organik bir parçası olarak yaşadığını sanırım hepimiz biliyoruz. Modern ve post-modern dönemde ise, din ve mitolojinin yerini ağırlıkla rasyonalitenin (ideolojiler ve yazılı hukuk) aldığı da yine herkesin malumu. Öyleyse, ilk kaba tespit olarak, bilinen tarihi boyunca (onlarca bin yıl) insan yaşamına (varoluşuna) iki temel şeyin hükmetmiş olduğunu söylemekte bir beis olmamalı: Bunlar, şimdilik doğa ve norm olarak kavramsallaştırılabilir.

Doğayla mücadele halindeki yaşam insanı, fiziksel varoluşu için gerekli ortam ve şartlar aramaya veya oluşturmaya yönlendirmiştir. Doğa, insanı kendisinden türeyen bir varlık, yani fizyolojik bir canlı türü olarak biçimlendirmiştir. İnsan da, hayatta kalabilmek için, doğanın imkanlarından cismani arzularını karşılamak, ihtiyaçlarını gidermek için yararlanmış, doğal yoldan çoğalarak varlığını sürdürebilme başarısı göstermiştir. Doğa ile ilişkisinde insanın belki ilk öğrendiği şey, doğa yasalarıyla zıtlaşmamaktır. Eğer doğanın işleyişine uyum gösterir, oyunu onun kurallarına göre oynarsa, doğa da ona karşı cömert davranır, gereksinim duyduğu şeylere ulaşmasına imkan verir. Doğayla zıtlaşır, yasalarını çiğneyerek kendisine avantaj sağlayacak bir ilişki biçimini tercih ederse, doğa zaman zaman savunma mekanizmaları geliştirir, zaman zaman cezalandırır. Bugünün bilimsel bakışından doğa olayları diye adlandırdığımız, yağmur, dolu, kar, fırtına, sel, deprem, yanardağ patlaması gibi durumlar ilk insanlar için bir ceza algısı oluşturabilmiştir. Dolayısıyla bu tür felaketler ya da kutsal kitaplarda anlatılan (taş kesilmek, okyanusa gömülmek, kuşların saldırısına uğramak gibi) başka felaketlerle karşılaşmamak, yani cezaya çarptırılmamak için insan bugün mitoloji dediğimiz bir inanış ekseninde kendince bir takım yasaklar olduğunu düşünmeye, buna inanmaya başlamıştır. Ya da belki daha doğru bir anlatımla, bilinen ilk homo sapiens topluluklarından itibaren var olduğu düşünülen dinsel inanışların yasaklarını ihlal etmenin topluma zarar vereceği düşüncesi ve bu çerçevede bir normatif düzen oluşturma fikri yaygınlık kazanmıştır. Örneğin, cinsel ilişki tamamen doğal bir ihtiyaç ve hatta çoğalmak adına bir zorunlulukken, ensest ilişki yasak kapsamında görülmüştür. Yine bu normatif düzenler, cinsiyet farklılaşmasının ve işlevselliğinin doğasına uygun olmayan eşcinsel ilişkiyi de sapıklık olarak nitelendirmiştir. Özetle insan yaşamı, varoluşundan bugüne bir yandan doğa koşullarına uyum sağlama çabası, diğer yandan da egemen normatif düzen tarafından belirlene gelmiştir.

 

BİLİM NE DİYOR?

Şimdi, yukarıda fantastik biçimde özetlenen tespitlere çağın ışığıyla aydınlanmış bir düzlemden, bilimsel boyuttan kabaca bakmaya çalışalım. İlk olarak doğa bilimlerinin bakış açısını ele alalım ve buna göre doğa insanı nasıl şekillendirmiştir sorusunu cevaplayalım. Başka söyleyişle, doğa bilimleri acaba insani varoluşu nasıl açıklamaktadır ve bu açıklama şeması içerisinde “cinsiyet” olgusu nerede durmaktadır?

 

Biyolojik Cinsiyet

Bilimsel yaklaşım çerçevesinde bakıldığında, insanın, bitkiler ve hayvanlarla birlikte, evrimsel bir süreç sonrasında varlık bulduğu iddiasıyla karşılaşırız. Bu çok uzun bir süreçtir ve tüm canlılar belirli değişim, dönüşüm aşamalarından geçerek bugüne gelmişlerdir. Yine bilimin tespitlerine göre, bitki ve hayvanlar gibi, insan da doğal yoldan çoğalmaya elverişli bir yapıda varlık bulmuştur. Çoğalmayı sağlayan ise döllenme olgusudur ki, bu da aynı türün iki farklı cinsinin birlikteliğini zorunlu kılar. Tüm canlı türlerinde bu cinslerden dölleyen (erkek) ve döllenen (dişi) olarak adlandırılır.

İnsanın üremeye yönelik özelliklerinin tümüne birden cinsiyet denilmektedir. Cinsiyet, sperm ve yumurtanın birleşmesiyle birlikte ortaya çıkan bir unsur olduğu için, bilim insanları tarafından, her insanın doğuştan itibaren bir cinsiyete sahip olduğu kabul edilir. Buna göre, insanın, yani Homo sapiens’in bir x, bir y kromozomu olanı erkek, iki x kromozomu olanı ise dişi olarak tanımlanmaktadır. Sadece kromozomlarındaki farklılaşma değil, aynı zamanda, üreme organları başta olmak üzere başka fizyolojik farklılıklar da biyolojik açıdan erkek ve dişiyi birbirinden ayırmaktadır. Örneğin, erkeklerin hepsinde penis ve testis bulunurken, dişilerde vajina ve üreme kanalı yer almaktadır. Ayrıca yine, ilerleyen yaşlarda, erkeklerin yüz ve göğüs bölgesinde kıllanma artarken, dişilerin memelerinde büyüme gerçekleşmektedir. Bunlar her insan tekinde doğuştan itibaren, cinsiyete ilişkin olarak gözlenmesi umulan olağan (doğal) gelişmelerdir. Ancak bununla birlikte, zaman zaman bu doğal oluşum ve gelişim seyri gerçekleşmez. Bazı insanların doğumu anında, üreme organlarının gelişimini tamamlayamamış olması, görünen cinsel uzuv dışında ikinci bir uzva sahip olması gibi sebeplerle, hangi cinsiyetten olduğu dışsal bir gözlemle bilinemeyebilir. Bu tür insanlar çift cinsiyetli (hermafrodit) olarak adlandırılır. Bu duruma da çift cinsiyetlilik (hermafroditizm)  denir. Ancak bilim insanları bu durumu doğal sürecin (ya da doğa yasalarının) bir gereği olarak açıklamak yerine, istisnai bir durum, başka söyleyişle marazi bir hal olarak niteler. Bu hale ilişkin tespitlerden belki de en önemlisi, aşağıda teolojik açıdan cinsiyet kavramına değinirken de karşılaşacak olduğumuz, her insanın potansiyel olarak her iki cinse ait genetik kodları kendisinde barındırabileceği olgusudur. Ancak bilimsel açıdan (teolojik açıdan da) genel kabul gören yaklaşım, insanın dünyaya gelişi anından itibaren bu potansiyellerden yalnızca birisinin açığa çıkması gerektiği şeklindedir. Bir belirsizlik olması, her iki cinsiyetin birden belirgin biçimde vücut bulması doğanın işleyişine, başka değişle insanın doğal evrimine, oluşum ve gelişim seyrine uygun değildir. Böyle bir vaka ile karşılaşan bilim insanları, bunu üçüncü bir cinsiyet olarak tanımlamak yerine, biyolojik cinsiyetten sapma olarak kabul eder  ve baskın biyolojik cinsiyet yönünde tedavi gerektirdiğinden bahseder. 

Özetle, biyolojik açıdan ele alındığında, insan türünün erkek ve dişilerden oluştuğunu, üçüncü bir cins barındırmadığını kabul etmek gerekecektir. Bu biyolojik gerçeklik, acaba sosyal yaşam, başka söyleyişle normatif düzen için de temel bir veri teşkil eder mi? Yani, doğal olan zorunlu olarak normal midir? Şimdi de bu soruya sosyal bilim perspektifinden bir cevap bulmaya çalışalım.

 

Toplumsal Cinsiyet

Başlangıçta demiştik ki, insan varoluşunu belirleyen iki temel şeyden birisi normdur. Norm, toplumsal yaşamın, etik kodlarını içeren kurallardır. Toplumdaki herkese, roller biçer, haklar sağlar, ödev ve yükümlülükler yükler. Bunların çoğu cinsiyet gözetmeksizin, toplumdaki tüm insanları hedef alır. Öldürmenin, hırsızlığın, kötü muamelenin yasaklanması bu türdendir. Bazıları ise, erkek için ayrı, kadın için ayrı hükümler içerebilir. Erkeğin evi geçindirmek zorunda olması, ailesini koruması gibi, kadının çocuk yetiştirmesi, eşine sadakat göstermesi gibi kurallar bu ikinci türdendir. Norm doğa yasalarını takip edebileceği gibi (ki öyle olması şaşırtıcı olmazdı ama eğer öyle olsaydı da normdan değil sadece yasalardan söz ederdik), onlardan tamamen bağımsız bir değer ve ilkeler manzumesi olarak da karşımıza çıkabilir. 

Şimdi burada “norm”un insan üzerindeki etkisine, yine olabildiğine bilimsel bir boyuttan, özellikle sosyoloji, tarih ve antropoloji bilimleri penceresinden bakalım. Çünkü toplumsal cinsiyet tanımının bu etki potansiyeliyle çok yakın ilişkisi vardır. En genel anlamıyla toplumsal cinsiyet, toplum tarafından biyolojik cinsiyete yüklenen anlam olarak tanımlanmaktadır ve fakat onunla aynı şey olmadığı vurgulanmaktadır. Farklı kültürlerde, hatta aynı kültürde farklı zamanlarda farklı biçimlerde ortaya çıkan bu anlamlandırma, biyolojik cinsiyete özgü vasıflarla paralellik arz edebileceği gibi, ondan ayrılan hatta sapan bir niteliğe de bürünebilir. (Aşağıda ayrıca değinileceği gibi, kutsal metinlerde, bu son halin yaygınlaşmasının toplumların Tanrı tarafından yok edilmesinin gerekçesi olduğu yazılıdır.)   

Peki tarihsel süreç açısından bakıldığında, biyolojik cinsiyetten farklılaşan bir toplumsal cinsiyet algısı / olgusu nasıl ortaya çıkmıştır? Yani doğal olan niçin aynı zamanda normal olmamıştır? Ve bu durum bir zorunluluktan mı kaynaklanmıştır? Şimdi de ana hatlarıyla bunu anlamaya çalışalım. Bilimsel yoldan bilebildiğimiz tarihinin ilk dönemlerinde, insan, içinde bulunduğu maddi koşullar ve etkisi altında olduğu emredici normatif düzeni (mitoloji, din, gelenek) bilimsel açıdan sorgulayabilecek bir düşünce ve birikime sahip değildi. Çoğunlukla atalarından devraldıkları dini motivasyonları benimsiyor ve bu çerçevede yaşamaya özen gösteriyor, uymayanları, hem inançlarına zarar verdiği, hem de topluluğun felaketlerle karşılaşmasına (cezalandırılmasına) sebebiyet verdiği için, cezalandırmayı tercih ediyorlardı. Pek azı ise, o dönemin büyük düşünürlerinin evreni, dünyayı, insanı ve yaşamını akli yoldan temellendirmelerine itibar ediyor, lakin topluluk içindeki yaşamlarını, akla değil, norma uydurmaya çalışıyorlardı. İlk insan topluluklarında, yani kabilelerde, kabilenin tüm üyeleri aynı kutsal varlığa inanıyor, onun emir ve yasaklarını benimsiyor, aksine bir davranışı hem günah hem de suç olarak kabul ediyorlardı. Yani, bu tür topluluklarda norm ortaklaşa inanılan kutsal varlığın emir ve yasaklarını yansıttığından, buna aykırı davranışların cezalandırılması gerektiğine dair güçlü bir eğilim bulunmaktaydı. Bu normlar ise, erkeğe ve dişiye biyolojik cinsiyetlerine uygun roller yüklüyor, eşcinsel ilişkiyi, ensesti ve doğal olmayan, başka söyleyişle üreme amacına hizmet etmeyen türden cinsel rolleri ve ilişkileri yasaklıyordu ve cinsiyete ilişkin yasaklara aykırı davranışlar da büyük suçlardan sayılıyordu. 

 

 

Normlar, başlangıçta, özellikle homojen yapılı topluluklar açısından dinden doğmuş olmakla ve büyük oranda biyolojik cinsiyetle paralel sayılabilecek bir toplumsal cinsiyet anlayışını (günah ve ahlakilik adına koyduğu yasaklarla belli ölçüde, daraltıp sınırlayarak) benimsemekle birlikte, toplulukların bir araya gelmesiyle oluşan daha heterojen yapılarda zamanla, örf-adet, gelenek, töre gibi başka bazı kurallara da dönüşerek çeşitlenmişlerdi. Böylece başlangıçta, doğa yasaları ve dinsel inanışlar arasında kendisine uygun olan cinsiyet rolünü sorgusuzca üstlenen insanoğlu giderek kendisi ve içinde yaşadığı topluma egemen olacak yeni kültürel kodlar üretmeye başlamış ve böylelikle doğa ve din tarafından dikte edilen cinsiyet rol ve işlevini de yeniden anlamlandırmaya başlamıştır. Bununla birlikte, yine de yaklaşık on yedinci yüzyıl başlarına kadar din ve ondan kaynaklanarak çeşitlenen geleneğin normlarının insan yaşamları üzerinde etkisini sürdürdüğü ve toplumsal cinsiyet tanımlarının da yine biyolojik cinsiyet vasıfları ve dinsel emir ve yasaklara dayalı bir biçimde, birbirini tamamlayarak evrimleştiği söylenebilir.

Ancak ne zaman ki dinden ve gelenekten bütünüyle bağımsızlaşabilen (rasyonel, laik ve seküler) bir dünya kurgulanmaya başlanmıştır, o zamandan itibaren insanların cinsiyete ilişkin tasavvurları da, yaklaşımları da farklılaşmıştır. İnsan, bu yeni ve modern (deyim yerindeyse, fantastik) dünya tasavvuru çerçevesinde belirli bir geleneksel topluluğun organik üyesi olmak zorunluluğundan kurtarılmış, kendi başına bir varlık (birey) olarak tanımlanmış, geleneksel kuralların baskısından arınmasına imkan veren yeni bir vasfa / kimliğe (rasyonel kimlik) büründürülmüş ve bu yeni kimliğiyle olabildiğince geniş hak ve özgürlüklerle donatılmıştır. Tabir caizse, o güne kadar insana hükmeden tanrı öldürülmüş ve normları da yok sayılmıştır. Onun yerine, yeni modern tanrının (devletin) normları, laik ve rasyonel hukuk kuralları geçirilmiştir. Bu yeni kurallar ve giderek daha da genişleyen insan hak ve özgürlüklerinin sağladığı güvence çerçevesinde, insan artık ne biyolojik cinsiyetin gerekleri, ne de geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini yerine getirmek zorunda değildir. Kendisini yeni dünyanın normları çerçevesinde yeni baştan yaratabilme imkan ve potansiyeline sahiptir, yani bir bakıma kendisinin tanrısıdır, yeni bir varoluş tarzı, bir kimlik arayışındadır. Devlet ve hukukuyla çatışmadığı ölçüde, din ve geleneğin yasaklarına boyun eğmeksizin dilediği kimliği edinebilir, arzu ettiği bir cinsiyet seçebilir, istediği cinsel rolü üstlenip, kendisine cazip gelen bir cinsel yönelimi benimseyebilir. Dolayısıyla, çağdaş toplumlarda, kültürel kodların elverdiği ölçüde toplumsal cinsiyet tanımı esnetilmiş, neredeyse bir “üçüncü cinsin varlığını iddia etmeyi gerektirecek ölçüde” yeni ve farklı (başlıktaki her bir harfin sembolize ettiği türden) cinsel kimlik tanımları yapılmaya başlanmıştır. Bununla birlikte, modern toplum üyelerinin çoğunluğu üzerinde, gerek halen dini inanç ve değerlerin etkisinin sürüyor olması, gerekse geleneksel yaşam tarzlarını terk etmenin kolay olmamasından dolayı, çağdaş kültürel zihniyet, dinin yerine kaim rasyonel ideolojiler, insan hakları söylemi ve bazı “gelişmiş” ülke hukuk sistemleri tarafından meşrulaştırılmış olmasına rağmen, biyolojik cinsiyetin gerekleri ve eski toplumsal cinsiyet kodlarından ayrılan ve onlarla çatışan yeni cinsiyet tanımları, tercihleri, eğilimleri ve eylemleri hala genel ve yaygın kabul görmüş değildir. Günümüzde, kendilerini, biyolojik ve geleneksel toplumsal cinsiyetten ayrılan bir cinsel bir kimlikle tanımlayan bireyler gerek tek başlarına gerekse örgütlenmiş olarak bir tanınma mücadelesi sürdürmektedirler. Bu mücadelenin başarılı olup olmayacağını ise zaman gösterecektir.

 

Teolojik açıdan biyolojik ve toplumsal cinsiyet

Bu bilimsel açıklamaların yanı sıra teolojik perspektiften bakıldığında ise, Tanrının, diğer tüm yarattıklarıyla birlikte insanı da belirli bir fıtrat üzere yarattığı ve başıboş bırakmayıp, koyduğu emir ve yasaklarla ona bir yaşam formatı oluşturduğu anlaşılıyor. İnsanı da, bitki ve hayvanlar gibi farklı iki cins (erkek ve dişi) olarak yaratmış, ortak uzuv ve hasletler yanı sıra, her birisine, farklı, fizyolojik özellik ve psikolojik vasıflar yükleyerek, kendilerine bu hasletler uyarınca ortaklaşan ve farklılaşan yaşamsal işlevler yüklemiştir.

Şimdi kısaca, önce din(ler)in biyolojik cinsiyete ilişkin açıklamalarına, sonrasında da toplumsal cinsiyet yaklaşımlarına bakalım. Tanrı, kutsal kitaplarda insanları, erkek ve kadın olarak yarattığını söylüyor ve insan neslinin bu ikisinin birlikteliğinin bir sonucu olacağını bildiriyor. Lakin Tanrı bize, önce erkeği, sonra kadını yarattığını anlatıyor. Başka söyleyişle, insanın yaratılışı hadisesi, erkeğin tek başına varoluşundan başlayarak, kadının ondan neşet etmesi olgusuyla tamamlanıyor. Bu açıdan bakıldığında, form Adem, potansiyel olarak Havva’yı kendinde barındırıyor. Başka söyleyişle, din açısından ilk insan, her iki cinsiyet potansiyelini haiz bir varlık formunda beliriyor. (ve Adem kendisinden neşet eden Havva ile evleniyor, onlardan doğan çocuklar da birbirleriyle evlenerek çoğalıyorlar, ki bu husus buradaki tartışmanın dışında, belki başka bir yazı konusu)

Tam bu noktada dini boyuttan denilebilir ki, bu istisnai yaratma olgusu dünyaya özgü değildir. Dinsel inanışa göre, Tanrı, ilk insanları cennette, tabiri caizse, birer prototip olarak, kendilerinden sonra gelecek olanlardan farklı tarzda yaratmıştır. Bu nedenle bu ilahi olgu, insanın dünyevi varoluşunun modeli değildir. Dünyevi varoluş, yine Tanrının anlatımı ile, erkek ve kadının birlikteliğinin bir sonucu olarak zuhur etmektedir. Bu perspektiften bakınca insani oluş, zorunlu olarak, erkek ve kadın cinslerinin kendilerine özgülenen bedeni (biyolojik) ve ruhsal (psikolojik, sosyal) hasletleri taşımalarıyla mümkündür. Bu, ilk bakışta gayet ikna edici bir argüman olarak görünür ve doğal olarak bu argümandan yola çıkarak mantıksal açıdan, dünyevi varoluş formunda (biyolojik cinsiyet açısından da iddia edilebileceği gibi) erkek ve kadın formlarının tek bir bedende yer almadığı / alamayacağı ve üçüncü bir cinsin imkansızlığı hipotezi çıkarılabilir.

Ancak teolojik perspektiften, bu çok aceleci bir çıkarım olur. Zira Tanrı kutsal kitapta, yine Adem ve Hava’nın yaratılmasına benzer başka bir istisnai yaratılıştan söz eder, bu defa form kadın, potansiyel erkektir. Tahmin ettiniz değil mi? Meryem’in kendisi, Adem’den farklı olarak, diğer insanlar gibi bir erkek ve kadından doğarak dünyaya gelmişse de, bir erkeğe muhtaç olmadan, bir çocuk doğurmakla, yine, kendinde aslında olmaması gerektiğini varsaydığımız bir potansiyeli, erkeğe özgü vasıfları barındırdığı anlaşılmaktadır.

Bu iki yaratılış anlatısına bakıldığında bir insan formunun potansiyel olarak her iki cinse ait genetik kodları kendinde barındırabileceği, doğumla birlikte, baskın olan kodların belirlediği bir cinsiyetle varlık kazanacağı düşünülebilir. Bu durumda, insanın fizyolojik olarak erkek, ruhsal olarak kadın ya da tersi bir varlık formunda karşımıza çıkabileceği varsayılabilir. Hatta, yine insanlık tarihinde, fizyolojik olarak çift cinsiyetli olarak doğan ve yaşayan insanlara bakarak, insanların cinsel tercihte bulunmasının bir gereklilik ve dolayısıyla hak olduğu da ileri sürülebilir. Bununla birlikte Tanrı kutsal metinde, tüm canlıları, erkek ve dişi çiftler olarak yarattığını açıkça beyan etmiş ve bunun çoğalmaları için böyle olduğunu belirtmiştir. Gerçekten de başta evrimsel dönüşümler ve tüm canlıların hayatiyetini sürdürmeleri, bilim tarafından da teyit edildiği gibi, bu iki türün birbirleriyle temasıyla mümkündür. Aksi cinsiyetin varlık sebebi ile bağdaşık değildir.

Yine dinsel boyuttan ele alındığında, toplumsal cinsiyetin de aynı temel maksada elverişli biçimde tanımlandığına şahit olunmaktadır. Kadına ve erkeğe biyolojik cinsiyetlerine koşut toplumsal roller (örneğin kadına annelik, çocuğu eğitme ve yetiştirme  yükümlülüğü, erkeğe babalık rolü, kadını ve ailesini koruma ve geçindirme sorumluluğu) yüklenmiştir. Yine cinsel işlev ve yönelimlere ilişkin olarak da, kadın ve erkeğin evlenmesinin, çocuk yapmalarının cinsel kimliklerinin en önemli işlevi olduğu kutsal metinlerde ve dini temsil eden kurum ve kişilerce, ısrarla ve tekraren vurgulanmakta, bunun dışındaki cinsel eylem ve ilişki biçimlerinin yasak olduğu, günah sayıldığı belirtilmektedir. Buna göre, eşcinsel ilişkiler, farklı cinsler arasında olsa da üremeye imkan vermeyen türden ilişkiler yasak kapsamındadır. Yine aile içinde, özellikle yakın akraba arasındaki (bugün bilimsel olarak tespit edildiğine göre, yüksek ihtimalle sakat doğumlara yol açabilecek türden) ilişkiler (ensest) de yasak kapsamında görülmektedir. 

SONUÇ

Sonuç olarak diyebiliriz ki, (LGBTQİ) günümüz toplumlarında kendisi için çözüm aranması gereken bir sosyal soruna karşılık gelmektedir. Görmezden gelinmesi, yok sayılması imkanı yoktur.

Yukarıda kabaca açıklamaya çalıştığımız gibi, insanın biyolojik cinsiyeti ile toplumsal cinsiyeti arasına, özellikle son birkaç yüzyıl içerisinde en geniş manada kültür, daha dar ve spesifik anlamda ise ideolojiler (özellikle, post-modernist düşünceler, feminizm), insan hak ve özgürlükleri söylemi, bireyselleşme ve yabancılaşma olgusu ve benzer modern dönem bunalım ve arayışları girmiş ve insanı doğadan ve doğasından uzaklaştırmıştır. Dolayısıyla biyolojik cinsiyetle bağdaşmayan, başka söyleyişle, doğal olmayan (erkek ve dişilik formuna uygun bulunmayan, hatta onunla zıtlaşan), toplumsal cinsiyet anlayışları ve ona uygun yaşam pratikleri ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bugünün kendilerini, başlıktaki harflerin her biriyle sembolize edilen cinsiyet temelli sıfatlardan biriyle tanımlayan bireylerini, çağdaş normatif zihniyetler açısından suçlu bireyler olarak göremeyeceğimiz gibi, yine çağdaş medeniyetin kültürel kodları bakımından, onlardan kendi durumları, tercih, yönelim ya da eylemlerinin anormal olduğunun bilincine varmalarını, özellikle de bunu bir hastalık olarak kabul etmelerini de asla bekleyemeyiz. Bununla birlikte, gerek biyolojik cinsiyetle uyumsuzluğu, gerekse sosyolojik açıdan ve özellikle de sosyal sapma bilim dalının ölçütleri ışığında, örneğin toplumların geneline göre azınlıkta olmaları, toplumsal kınamaya maruz kalmaları ya da daha doğru ifadeyle, genel olarak onaylanmamaları gibi kriterlerle hala “sapkın” olarak nitelendirilebilecekleri ifade edilebilir. Ancak, tekrar etmek gerekirse, bu niteleme başlı başına onları, suçlu, aşağılık ve sapık insanlar yapmaz.

Son olarak, girişteki ilk cümleye cevaben, diyebiliriz ki, LGBT(Q)İ, on yedinci yüzyıldan itibaren (l)aikleşen ve sekülerleşen, (g)elişmiş olarak anılan (B)atı medeniyetinin, (t)abii hukuktan (ve aslında doğadan, kendi doğasından, biyolojik cinsiyetten) uzaklaşmış normları çerçevesinde meşru olarak ayrı ayrı ve birlikte, yeni ve farklı cinsler ve fakat benzer (quasi) türde tanımlanan (i)nsanını anlatmaktadır. Bu cinsel kimlikler, doğa bilimlerince tanımlanan “biyolojik cinsiyet” ile uyum içinde değildir. Kadim değerlere yaslanan “toplumsal cinsiyet” ile de çatışma halindedir. Ancak aydınlanma çağından itibaren geliştirilen çağdaş fikir akımlarınca beslenen ideolojiler, rasyonel söylemler, kültürel kodlar çerçevesinde teorik meşruluk kazanmış, ancak toplumsal normalleşme konusunda halen mücadele etmekte olan “yeni (bir yönüyle de hybrid) bir toplumsal cinsiyet” tanımına karşılık gelmektedir.

Bu durum, insanı bilimsel ve toplumsal açıdan, diğer canlılardan tamamen ayıracak bir tarzda yeniden tanımlamayı gerektirecek midir, üçüncü bir cins tanımını zorunlu kılacak mıdır? Bunu ancak zaman gösterecektir.

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA