Libya Paradoksu


Bir Parça Tarih

14. Asırda İspanyollar, Endülüs’teki Müslüman şehirlerini birer birer ele geçirdikleri gibi güçlerini Kuzey Afrika’ya yönelterek buradaki şehirleri de zapt etmeye başlar. V. Ferdinand’ın gönderdiği ordu tarafından 1510’da Trablus alınarak halkın bir kısmı kılıçtan geçirilir kalanları da şehir merkezinden uzaklaştırılır. 1534’te Barbaros Hayreddin tarafından buralar ele geçirilir. 1551’de şehir, Turgut Reis ve Kaptanıderya Sinan Paşa tarafından alınıp Osmanlı Devletinin topraklarına tâbi kılınır. 1878’de Osmanlının Rusya’ya yenilmesinden sonra Tunus Fransızlar ve Mısır da İngilizler tarafından işgal edilir. Osmanlı Devleti Libya coğrafyasında yaygın olan Medeniyye ve Senüsiyye tarikatlarının ileri gelenlerini İstanbul’a çağırarak eğitilmelerini ve örgütlenmelerini sağlar.

1911 yılında 80 bin askerle İtalyanlar sahil şeridine çıkarma yapar. Osmanlının bu mücehhez orduyla savaşmaktan başka çaresi kalmaz. Mustafa Kemal, Enver Binbaşı (Paşa), Nuri Conkar ve Fethi Okyar gibi seçkin bir askerî kadronun komutasında 8000 Türk 20 bin Libyalı gönüllü ile tarihe geçecek bir savunma yapar[1]. 1912 yılında iki devlet arasında Uşi Anlaşmasıyla savaş sona erdirilir derken Balkanlar’da olayların başlaması üzerine bütün komutanlar İstanbul’a çağırılır. İngilizlerin yardımı ile bir anayasa hazırlanır. İtalyanlar İkinci Dünya Savaşından mağlup çıkınca 1948 yılında Libya’yı terk eder ve Birleşmiş Milletler Libya’nın bağımsızlığını kabul eder. Libya’ya kral olan İdris Senüsi aynı zamanda Senüsi Tarikatının şeyhi ve samimî bir Müslüman idi. Ülkeyi kötü idare etmemekle beraber, ülkenin daha çok sahilinde yer alan şehirlere önem verir. Senüsiler daha çok doğu, yani Bingazi bölgesinde yaşayan Hasi ve Barasi gibi kabileler bir araya getirebilmişti. Batı’daki kabilelere mesafeli durmuşlar ve yönetimde de onlara fazla yer vermemişlerdir. Ancak başta Mısır olmak üzere Arap ülkelerinin çoğunu saran sosyalist aşılı milliyetçilik cereyanı, Libya’ya da sıçrar. Bunun sonucu 1969 yılında Kral İstanbul’da olduğu bir sırada direnişsiz bir devrimle Kaddafi iktidarı ele geçirir ve ilk iş olarak petrolü hemen millileştirir.

 

Kaddafi Yıllarının İzleri

Yönetimi kansız ve kolayca ele geçiren Kaddafi ve genç subaylar, bunu bir ihtilal olarak değil, bir devrim olarak deklare eder. Gerçekten de kısa sürede yönetimde ciddi değişiklikler yapılır. Eğitim ve sağlık hizmetleri ülke sathında ücretsiz olarak yaygınlaştırılır; kızların eğitimi mecburi hale getirilir. Petrol üretimi günlük yüz bin varil iken bir anda 3.9 milyon varile yükselir. Büyük imar projelerini gerçekleştirmek üzere bir çok yabancı ülkenin firmaları Libya’da proje almaya davet edilir. Bir taraftan çölden ve köylerden şehirlere göç, diğer taraftan da güneyden sahil şeridine nüfus kayması hızlanır. Yani kısa sürede Libya’da demografik yapı, sosyal hayat ve hatta hayat tarzları değişmeye başlar.

Ekonomik alanda bu refah artışı elde edilirken, Kaddafi’nin uçuk idealleri ve davranışları yavaş yavaş baş göstermeye başlamıştır. 1973 yılında tipik bir anarşi devlet anlayışıyla ¨Güç (sulta) Halkındır¨ sloganı ile halkın yönetimi ele geçirmesini ister. Ancak 1976 yılında bazı üniversitelerde öğrenci hareketleri baş gösterince kanlı bir şekilde bu isyan bastırılır. Kaddafi taraftar toplamak için 1977 yılında da halkın özel fabrikaları ele geçirmelerine önayak olarak anarşizmi iyice halka benimsetir. Kaddafi’nin Yeşil Kitap’ına göre artık ¨ev oturanındır ve araba kullananındır¨. Üniversite öğrencilerini kazanmak için de ¨Üniversite Öğrencilerindir¨ sloganı ile her üniversiteye iki rektör atanır; biri bildiğimiz rektör diğeri de öğrenci-rektörü. Marx’ın görüşünden esinlenerek ekonomide hizmet sektörü tamamen devlete bırakılır. Tarım ve ticari ürünlerin halka ulaştırmasında bütün aracıları ortadan kaldırılır ve merkezi dağıtım marketleri kurarak bütün ürünlerin pazarlanması devlet eliyle yapılması sağlanır. Ancak çok geçmeden bu sistemin çalışmayacağı ortaya çıkar. Çünkü büyük bir coğrafyaya yayılmış az bir nüfusa tek elden hizmet götürmek ve özellikle yaş meyve ve sebze gibi ürün ulaştırmak imkansızlaşır.

Tamamen homojen olan bir toplumun bugün bu kadar karışık ve anlaşılmaz olmasının belki de ana sebebi, kargaşa ve anarşiye dayanan bu uygulamalar olmuştur dersek yanlış olmaz. Çünkü anarşizm hiç bir zaman bir ülkeye istikrar getirmemiştir. Bilakis devlet mefhumunu ortadan kaldırmış ve göz göre göre kaos ortamı yaratılmıştır. Doğal ekonomik dengeler haliyle bozulmuş yerini kara borsa almıştır. Bu sefer de kara borsayla mücadele başlatılmış ve karaborsanın meydana gelmesi mal kıtlığının oluşuna değil, emperyalizmin yarattığı siyasi ve sosyal bir mesele olmasına bağlanmıştır.  

 

Dış Politika Başarısızlığı

Dış politikada da aynı kıvrık kararları görmek mümkündür. Kaddafi bir Nasır hayranı idi ve Arap Birliğine inanırdı. Kaddafi, Nasır’ın ölümünden sonra Arap Birliği yerine Mısır ve onun yanında yer alan Arap ülkelerine karşı, Red Cephesini kurdu. Rusya ile yakın ilişkiler kurdu. Mısır ile birleşme çabası boşa çıkınca Suriye ile birleşme kararı aldı; o da tutmadı. 1980’de, Çad ile birleşti. Bir süre sonra birleşme bitmekle kalmadı, birleşme iki ülke arasında savaşa dönüştü. Son olarak Tunus ile birleşmeye teşebbüs edildiyse de başarısızlığa uğradı ve birçok karışıklıklar ortaya çıktı. Libya’daki ABD ve İngiltere’ye ait üsler kapatıldı. Kaddafi Amerikan karşıtı birçok hareketi destekledi. ABD ile arasının iyice bozulması üzerine ABD uçakları Trablus ve Bingazi’yi bombaladı. Aslında bu saldırı Kaddafi’yi zayıflatacağına, güçlendirdi.

Türkiye ile münasebeti de istikrarsız olmuştur. 1974 Kıbrıs çıkarmasında fiilen Türkiye’ye lojistik destek yollamıştır. Ambargo yıllarında da petrolü hiç kesmemiştir. 1980 sonrası Türk müteahhitlik firmalarının Libya’da büyük projeler gerçekleştirmesine kapı aralamıştır. Yüzbinlerce Türk işçisi bunun arkasında ekmek parası kazanmıştır. Hatta bazı Türk işçileri Libyalı kızlarla evlenerek Libya’da kalmışlardır. Ama yeri geldiğinde ¨Uşi anlaşmasıyla Osmanlılar bizi İtalyanlara satmıştır¨ diyebilmiştir. Enver Paşa’yı her nedense hiç sevmemiştir; her fırsatta onu taşlamıştır. Bazen de eleştiri dozunu kaçırarak ¨bir zamanlar size hükmedenleri bugün size hizmet etmek için ayağınıza getirdik¨ gibi çirkin sözleri de olmuştur. Bu yönüyle Kaddafi çift kişilikli ve tam anlamıyla megaloman bir kişiliğe sahipti denilebilir.  

Tümevarım yaklaşımından hareketle diyebiliriz ki uzun süren her diktatörlükten sonra bir ülkede kargaşa ve kaos doğuyor. Irak, Yemen ve Libya bunun önemli örnekleridir. Kaos, toplumun heterojen veya homojen olduğuna bakmıyor. Irak heterojen Libya ise tam bir homojen ülkedir: Hepsi Arap, Müslüman, Sünni ve Maliki mezhebine mensup. Ama bir yönetim boşluğu doğdu mu mutlaka bir şekilde dolduruluyor. Demek ki ne milliyet ne de din bir devleti tek başına ayakta tutabiliyor. Bir devleti daim kılan en önemli faktör kurumsallaşmadır. 

 

Boşa Giden Sekiz Yıl

Kaddafi 2011’in Ekim’inde ölündürülürken, DEAŞ Suriye’de yavaş yavaş boy gösteriyordu. DEAŞ’in içerisinde hatırı sayılır miktarda Kuzey Afrikalı zaten vardı. Bunların Libya’yı mesken tutmaları işten bile değildir. Ayrıca her ne kadar toplum homojen görünse de aslında kabileler birbirinden kesin hatlarla ayrılırlar. Milli Konsey adına bir üst örgütlenme oluştuysa da içinde görüşler çok farklı idi. Özellikle anayasanın yazılması konusunda ihtilaflar çoktu. Silahlı bir grup Doğu’da Elberika (Lebriqe) şehrindeki petrol kuyularına el koydu arkasında bu silahlı güçler arasında pasta paylaşımı kavgası baş göstermeye başladı. Kısacası yavaş yavaş halk arasında silahlanma arttı, güven kayboldu, petrol üretimi durma noktasına geldi. Kaddafi’nin en kötü zamanında bile günlük petrol üretimi 1.7 milyon varil iken günlük 120 bin varile düştü. Memurlar maaş alamadı, ekonomi sarsıldı ve bir kaos ortamı teşekkül etti.

Eylül 2012’de ABD’nin Bingazi Büyükelçisinin öldürülmesi, işin vahametini net bir şekilde gösterdi. 2014 yıllarına gelindiğinde DEAŞ artık şehirleri ele geçirmeye başlamıştı. Aslında DEAŞ’ın Libya kökenli kurucularının önemli bir kısmı radikal gruplar olup, 1980’lerde Sovyetlere karşı cihat için Afganistan’a giden rejim karşıtları idi. Kaddafi’nin zayıflaması üzerine bu kişiler DEAŞ’in Libya’daki çekirdeğini oluşturdular. İşin ilginç tarafı bu gibi kökten dinci ve silahlı güçler daha çok doğu tarafında oluşmuşlar ama 2014 yılından sonra batıya kaymış görünüyorlar. Aslında bunun tarihî sebepleri de var. Senüsiler yönetimleri sırasında daha çok doğu bölgesine önem verip, batı bölgelerini ihmal ederken, petrol çok önem arz etmiyordu. Kaddafi’nin Sahil Libya’nın tam ortasına düşen ve kendisi doğum yeri olan Sirt’i Libya’nın başkenti ilan etmesi ayrıca daha çok batı illerini imar etmesi, doğulu aşiretleri kızdırmıştır. Petrol üretiminin %80’inin de Sirt’in doğusundan üretilmesi, doğulu aşiretleri daha da tahrik etmişti. Bu batı-doğu çekemezliği günümüz siyasi manzarasına da aksetmiştir. Bugün de Libya’nın tek bir devlet kalması isteniyorsa, Doğu illerine özellikle Bingazi, Elberika (Lebriqe), Merç, Beyda, Derne, Tobruk gibi illere önem vermek gerekmektedir. Çünkü Kaddafi’ye karşı direniş de zaten doğu illerinden başladı ve batıya doğru ilerlerdi. En son düşen şehirler de daha çok batı şehirleri oldu. Belki de onun için bazı terör grupları rahatça buraları mesken tutabildi.

 

Geçici Milli Meclis Kargaşası

Kaddafi daha düşmeden bütün silahlı güçleri de içinde barındıran Geçici Milli Meclis’in kurulması ve Kaddafi düştükten sonra Tripoli’ye taşınması doğru ve önemli bir adım idi. Ama Irak’ta Saddam düştükten sonra kurulan Geçici Meclis’te işlenen hataların aynısı burada da işlendi. Şöyle ki, Meclis, mevcut yönetimi devirenlerden değil, yurtdışına kaçan Kaddafi muhaliflerinden ve özellikle asker olanlarından oluşmuştu. Bir de 100 kişiden oluşan meclisin, nüfus yoğunluğu gerekçe gösterilerek %60’ının batıdan ve %40’ının doğudan oluşturulması doğuluları iyice öfkelendirmiştir. Bunun üzerine 2012 sonlarında ilk kıvılcımın başladı Elberika şehrinde yeni bir meclis kuruldu ve bu meclis bir bölünmeyi değil, federatif bir bölge talep etmeye başladı. Bu da bölünmenin ilk ayak seseler oldu denilebilir. Yönetimi batı Libyalılara yeniden kaptırmamak için federatif sistem talebinin doğu Libyalılardan gelmesi, Libya tarihinde doğu Libyalıları sorumlu gösterecektir.

Bir de Hükümet merkezinin ve günümüzde de Vifak Hareketinin merkezi bir batı şehri olan Tripoli’de konuşlanması, doğuluları pek memnun etmediği aşikârdır. Federasyon talepleri doğunun Elberika şehrinden artması ve bu bölgede silahlanmanın giderek büyümesi bölgesel  petrol tesislerinin kontrolünün de bu yerel yönetimin eline geçmesine sebep oldu. Ancak petrol ihracatından gelen malî irat Tripoli’deki merkez bankasına aktığı için, petrol gelirlerinin bölgeler arası paylaşımı bile sorun olmaya başladı. Bu sefer 2013 yılında petrol üzerinden ihtilaflar büyümeye başladı ve bu ihtilaf petrol üretimini ciddi manada inkıtaya  uğrattı ve neticede doğu ile batı arasında uzaklık giderek büyüdü. 7 Temmuz 2012 seçimlerinin yapılması insanları bir ölçüde de olsa ümitlendirdi. Uluslararası gözlemciler ve yerel halk seçimlerin adaleti konusunda hiç şüpheleri olmadı. Ancak parlamentoya giren kişilerin bir kısmının tecrübeden yoksun olması ve bir kısmının da iyi niyetli olmaması, güçlü ve ülkenin biriken meselelerini çözmediği gibi giderek arttırdı.

Anayasa içeriği konusunda da çok ihtilaflar doğmuştur. Doğrusu taraflar arasında mutabakat sağlamamanın sebebi ne etniktir ne de mezhebi. Tamamen siyasete soyunmuş kişilerin her yönden yetersizliğidir. Mesela hiç bir dini ve mezhebi fark olmadığı halde İslam şeriatının anayasada nasıl yer alacağı ve nasıl uygulanacağı konusunda bir türlü mutabakat sağlanamamıştır. İncir çekirdeğini doldurmayan meselelerin tartışması uzadıkça hem sorunlar birikti hem de silahlı güçler, milisler ve hatta örgütler teşekkül etmeye başladı. Bunların içinde Libyalı olmayanlar da etkili olmuştur. Çok güçlenen milisler güçlerini göstermek için 2013 yılında Başbakan olan Ali Zeydan’ı bile kaçırabildiler. Böylece bir taraftan doğu-batı ihtilafı büyürken, sokaklara da nizamî silahlı güçler değil, amacı belli olmayan ve terörist olarak vasıflandırılabilen milisler hâkim olmaya başladı.

 

Hafter’in Sahneye Çıkması

Halife Hafter, 1969 yılında monarşik düzenin ortadan kaldırılması konusunda Kaddafi’nin yanında yer alan bir subaydır. Bu arada Hafter Çad’la başlatılan savaşta başkomutan tayin edildi. Ancak 1987 yılında Çadlıların eline esir düştü. Kaddafi’nin, Hafter adında bir komutanının olmadığını ifade edince, serbest bırakılıp döndüğünde ordudan ayrılarak Mısır üzerinden ABD’ye iltica etmiş ve Kaddafi devrilene kadar Libya’ya girmemiştir. Devrimden sonra, Kaddafi devrinin adamı ve Çad’taki başarısızlığından dolayı, pek kabul görmedi. Yine de İslamî temayülü olan milislerle birlikte Kaddafi’yi devirmekte önemli bir rol üstlendi. Ancak 2014 yılında bin bir zorlukla kurulan Libya Parlamentosu ve Genel Milli Kongre’ye karşı askerî bir eylem içerisinde olduğu deşifre olunca siyasî süreçten dışlandı. Kaddafi devrinden kalan bazı subayları da yanına alarak İslamî temayülü olan başta Müslüman Kardeşlere karşı askerî eyleme geçti ve tuhaftır ki Elberika, Tobruk ve Bingazi gibi daha çok dindar bir bölgeden işe başladı. Paradoks gibi görülen bu kararın ana sebebi, Bu şehirlerin Mısır’a yakın olması ve Devlet Başkanı Abdülfettah Sisi’den destek görmesidir. Bir de doğu-batı çekişmesi de buna ilave edilmelidir. O kadarıyla ki Hafter’e Libya’nın Sisi’si lakabı takıldı. Çünkü ikisi de ülkelerinde Müslüman Kardeşlere karşı savaş açmış durumdadırlar. Hafter’in Sisi’den en önemli farkı, Sisi gelenekçi Mısır Ordusundan ciddi destek görürken, Hafter’in etrafında ise, Körfez Arap ülkelerinden gelen malî yardımla beslenen, kiralık Sudanlı milislerin olmasıdır. Onun için, Tripoli’yi ele geçirerek Müslüman Kardeşleri ve İslamî milisleri temizledikten sonra siyasete girmeyeceğini deklere etmiştir. Bugün 77 yaşında olan Hafter bütün askerî planları kendisi yapmakta ve deruhte etmektedir. 2015 yılında Genel Milli Kongre Hafter taraftarlarınca lağvedilerek yerine Yeni Parlamento Meclisi kuruldu ve Hafter’i desteklemeye başladı. Böylece Tripoli’de Faiz Elserraç’ın kurduğu ve daha çok batı illeri tarafından desteklenen Milli Vifak Hükümeti ile Genel Milli Kongre’nin yolları ayrıldı. 2016’da Hafter’in düzenlediği bir saldırı ile doğu tarafta yer alan petrol kaynaklarının önemli bir kısmını ele geçirdi ve Toburk’taki parlamentoya teslim etti. 2017 yılında her ne kadar meşru hükümetin başı olan Elserraç ile Hafter bir araya gelip bir bildiri yayınladıysalar da sürekli kalacak bir barışı sağlayamadı.

Bugün Hafter güçleri; Mısır, Suudi Arabistan ve Arap Emirlikleri gibi ülkelerin mali desteğiyle ciddi bir askeri kuvvete sahiptir. Ayrıca Rusya’nın da Hafter’i desteklediği bir sır değildir. Buna ilave olarak Suudi Arabistan’ın Trump’tan Hafteri desteklemesi talebi üzerine destekleyenler kervanına ABD de katılmış sayılır. Aslında bu desteklerin gerekçesi, El-Serraç Hükümetinin DEAŞ ve bazı diğer terörist gruplarla işbirliği yapmasıdır. Bu güçle Hafter libya’nın takriben dörtte üçüne hâkim olabilmiştir. Son günlerde Sirt şehrini de ele geçirerek El-Sarraç Hükümetini sadece Tripoli şehir ve bölgesine hapsedebilmiştir.  

 

Türkiye’nin Anlaşması ve Desteği

Birkaç yıldan beridir Doğu Akdeniz’de Mısır, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs devletleri enerji konusunda işbirliği yapıp duruyorlar. Türkiye’nin bir sürpriz yaparak 27 Kasım 2019 günü Libya ile imzaladığı enerji anlaşması bölgede şok etkisi yapmıştır. Anlaşma sözü edilen ülkeler arasındaki anlaşmaya adeta bir darbe niteliğinde olmuştur. Elbet de bu dört ülkenin Türkiye ile iyi hatıraları yoktur. Dolayısıyla kendi aralarında imzaladıkları bu anlaşmanın belki de en önemli hedefi Türkiye’yi bu bölgede zayıflatmak ve kolunu kısaltmaktır. Yoksa niyetleri safiyane bir doğal gaz arama projesi olsaydı Türkiye’yi de bu anlaşmaya katmaları onlara güç kazandırırdı ve kızdırmazdı.

Türk Hükümetine TBMM’den aldığı bir tezkere ile El-Sarraç Hükümetine destek vermek üzere Tripoli’ye gitmesine izin verilmiştir. Tezkereyi bu enerji anlaşması ile ilişkilendirmek mümkündür. Her iki anlaşma her ne kadar ayrı yapılmışsa da birbirini tamamlar niteliktedir. Bunu da doğal karşılamak lazım. Ancak bazı riskler Türkiye’yi Libya’da beklemektedir. Türk askerleri bir anlaşma ile başta Tripoli’de olmak üzere muhtemelen birkaç noktada Milli Vifak Hükümetine bağlı milisleri eğitmeye çalışacaktır. Bu kolay olmayacaktır. Çünkü bu milisler nizami bir ordu olmayıp farklı örgüt ve dinî gruplardan oluşmaktadır. Talimatlarını kendi liderlerinden alırlar. Belki de en önemli avantajları büyük bir kısmının tamamen Libyalılardan müteşekkil olmalarıdır.

Aslında Hafter’le El-Serraç arasında büyük görüş ayrılıkları yoktur. Nitekim daha birkaç yıl önce birlikte hareket etmekte idiler. Ancak Hafter’i destekleyen ülkelerin hiç birisi Müslüman Kardeşler örgütüne sıcak bakmamaktadır. Onun için ilk adımın Rusya ile birlikte atılarak taraflar arasında ateşkesin sağlanmasına gayret edilmesi önemlidir. Arkasından Milli Vifak Hükümeti’nin başı olan El-Serraç ile Tobruk Meclisi’nin temsilcisi olan Hafter’i bir masada oturtup anlaşmalarını sağlamak en selim yol gibi görünüyor. Yoksa çatışmalar devam ederse ya Hafter güçleri Tripoli’yi ele geçirir ya da Libya, Suriye’deki şekli alarak, uluslararası güçlerin arenası haline gelir. Bu durumda da Mısır avantajlı konuma geçebilir. Çünkü Mısır’ın silahlı güçleri, Türkiye’den üstün olmamakla beraber, bölgenin en kalabalık silahlı kuvvetlerine sahip ve yıpranmamış bir ordudur. Kısacası Türkiye iyi niyetini ortaya koyarak Libya’ya savaş için değil barış için gittiğini göstermesi gerekmektedir.


[1] Bu konuda Cemal Kutay’ın Trablusgarp’ta Bir Avuç Kahraman isimli kitabı müstesna bilgiler içerir.

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA