Medrese, Mektep ve Okul -III-


Bir önceki bölümde yazdıklarımı tekrar okuyunca gördüm ki, sadece mektep tarihine ilişkin bir özetleme yapmışım. Bu nedenle, okula geçmeden önce, mekteplerin medreselerden hangi önemli noktalarda farklılaştığına değinmekte fayda görüyorum.

 

MEKTEP İLE MEDRESE ARASINDAKİ FARKLAR

Medreseler ile mektepler arasındaki en önemli farklardan biri, belki de siyaset ile ilişkilerinde aranmalıdır. Medreseler, Osmanlı'nın kurumlaşmış bir yapı olarak Selçuklu sonrasında hazır bulduğu eğitim kurumları idi. Her ne kadar, medreseler Nizamiye Medreseleri örneğinde olduğu üzere, özellikle bâtınî hareketlere karşı ortodoksiyi teşvik etmek üzere, gelişimi devlet tarafından şekillendirilmiş kurumlar olsa da, medreseler Osmanlı Devleti'nin doğrudan yönetmediği kurumlar olmuştur. Bunun bir istisnası olmak üzere, Osmanlı yükselme devrinde, Sahn-ı Semân Medreseleri gibi bizzat padişahın müdahalesinin göstergesi sayılabilecek örnekler bulunsa da; bu, memleket sathına yayılmış bütün medreseleri kapsayan bir müdahale olmayıp devletin belirli ihtiyaçlarını karşılamayı hedefleyen spesifik bir medrese oluşturması anlamına gelir. Bunun dışında, başka bazı medreselere de bu türden sınırlı müdahaleler olmuş olabilir. Bütün bu müdahalelerin yine de medreselerin sivil eğitim kurumları olma niteliğini ortadan kaldıracak kapsam ve derinliğie ulaştığını sanmıyorum.

Medreselerin bu sivil niteliği, vakıf esasında kurulmaları, hocaların atanmasında ve öğrencilerin seçiminde devletin doğrudan yönetimine tâbî olmamaları gibi temel karakteristikleri açısından da teyit edilebilir. Osmanlı yargı sisteminin göreli özerkliği de, medrese mezunlarının istihdam aracılığıyla doğrudan devlet görevlisi haline gelmediklerini, dolayısıyla, kazâ sistemi içinde de devlet müdahalesinin daha sınırlı kaldığı söylenebilir.

Osmanlı, kendi idarî teşkilatında görevlendireceği, özellikle saray hizmetlerinde ve üst düzey devlet görevlerinde istihdam edeceği memurları ise, medreselerden yetiştirmek yerine, mekteplerin klasik bir örneği sayılabilecek olan Enderûn'dan yetiştirirdi. Bu açıdan devlet organizasyonunda, su sızdırmaz bir Enderûnlular hakimiyetinden söz etmek, yine de mümkün değildir. Son derece pragmatik bir esnekliğe sahip bulunan Osmanlı bürokrasisi, Enderûnlular dışında yetişmiş insan gücüne kapılarını kapatan bir "dar okulculuğa" teslim olmamıştır.

Modern mekteplerin kuruluşu süreci ise, çeşitli sivil ve bürokratik dirençlerle karşılaşmış olmasına rağmen medreselerden farklı olarak esasen resmî bir devlet girişimidir. Mektep, devletin belirli personel ihtiyacını karşılamak üzere kurulmuş, bir meslek kazandırmayı amaçlayan ve eğitimi özellikle bu amaca hizmet edecek bir müfredat ile belirlenmiş, belirli bir sürede bitirilmesi gereken bir eğitim kurumudur. Mezunların devletin hayatî ve âcil "nitelikli personel ihtiyacı"nı karşılamak üzere istihdam edildiği de dikkate alınacak olursa, günümzde hala devam eden Türkiye'ye özgü eğitim-istihdam bağlantısının temelleri, mektep mezunlarının doğrudan istihdamı ile atılmıştır.

Medreselerin modern anlamda bir eğitim müfredâtı sınırlaması ile eğitim vermediklerini, eğitim-öğretim yılları, dönemler, haftalık programlar gibi empoze şablonlarla çalışmadıklarını, öğrenci kabulünde ve eğitimin tamamlanmasında bu bakımdan büyük bir esnekliğe sahip, buna karşın eğitim uygulamaları ve icâzet konusunda oldukça titiz ve mükemmeliyeti esas alan kurumlar olduklarını daha önce belirtmiştim. Tekrar vurgulamak isterim ki, bir ilmin tahsilinde, bir bahsi hallederek izleyen bahiste ders almaya geçmek için dahi, o bahsin (dersin) tamamen halledilmiş olması beklenmekteydi. İcâzet alabilmek için de, bütün bahislerin kâmilen halledilmiş olması ve dediğim gibi, bunu ölçmeye yönelik kurnazca formüle edilmiş sorulardan oluşan zorlu sınavların başarılması gerekiyordu.

Mektepler, hem medreseden bakiye, hem de Avrupadaki eğitimin o dönemine özgü bu "mükemmeliyet esaslı" eğitimle yola çıkmış olabilirler; ancak daha sonra mekteplerin bir tür kitlesel eğitim icâbı, her şeyin harfi harfine hatasız öğrenilmesini şart koşmayan bir başarı anlayışına geçtikleri anlaşılıyor. Bunun ne zaman ve nasıl bir değişimle gerçekleştiğini araştırmak ilginç olurdu. Mükemmelin altında bir başarıyı da yeterli sayan bir " değerlendirme anlayışı", Osmanlı eğitimine modernleşme ile birlikte, İlk defa mekteplerle taşınmış oldu.

Medreseler olsun, Enderûn Mektebi olsun, klasik Osmanlı eğitim kurumları, tahsil ve tedrise ilaveten âdap ve terbiye veren kurumlar kabul edilirdi. Bu âdap ve terbiyede, medresenin, yani şer'î eğitimin tamamlayıcısı olan tekke ve dergâhların bilhassa büyük bir önem taşıdığını belirtmemiz gerekir. Aslında, tekke ve dergâhlar'ın da  medreseler gibi, temel bir eğitim kurumu olarak, ayrı bir başlık altında ele alınmayı hak ettiklerini düşünüyorum.

Mekteplerin zamanla, toplumda yaygın âdap ve terbiye kalıplarının dışına çıkarak "evropâî" bir görgü kazandırmaya başlaması, herhalde mekteplerde yabancı dil eğitiminin başlaması ile yakından ilgilidir. Önce Osmanlı seçkin zümrelerinden başlayarak alt sosyal tabakalara doğru yayılan mektepler, Avrupa âdâb-ı muâşerâtının, buna bağlı olarak da Avrupâî bir yaşam biçiminin Osmanlı toplumunda yaygınlaşmasına aracılık etti. Bu yeni görgü, bir ölçüde ruhen Osmanlı, ama şeklen Avrupalı melez bir karakterin oluşmasına, mekteplilerin devlet kapısında gördüğü itibar nedeniyle, bu melez karakterin şımarıklık olarak algılanan davranış ve tarzlarının da toplumda tepki ile karşılanmasına yol açtı. Mektepli, Osmanlı yüksek zümrelerinde neredeyse "züppe" ile anlamdaş bir niteleme halini aldı.

Mekteplerin zamanla, Tanzimat'tan bir müddet sonra, memleket meselelerinin bilhassa talebe arasında fısıltı ile konuşulmağa başlandığı kurumlar halini aldılar ve giderek memlekette tartışılan siyasi fikirlerin mekteplere de sirayet ettiği bir döneme girildi. Medreseden kalma "talebe haddi", devlete ve millete sâdık, memleket büyüklerine ve bilhassa "Pâdişahımız Efendimiz"e hürmet ve itaatten ötesini taşıyamayacak bir had iken, mektepler "dili uzun", "hadd hudûd tanımaz", "şükür ve itaatten nasipsiz", "küstah" nesiller mi yetiştirecekti!

Mektebin bir başka yeniliği de, kadınların eğitim hayatına katılması olmuştur. Klasik Osmanlı asırları boyunca, kadınların tümüyle eğitimsiz bırakıldığını sanmak, bir hayli tahsil ile kesbedilmiş bir avanak cehaleti olsa gerektir. Burada kastedilen, daha ziyade, kamusal dünyaya yönelik eğitime katılmaktan ibarettir; yoksa, kadınlar, uzun Osmanlı asırlar boyunca, bulundukları zümre ve tabakaya göre çeşitlenmiş bir eğitim alıyorlardı. Çift çubukla ve hayvancılıkla meşgul köylü zümrelerinde, kadınların eğitimi, çoğunlukla domestik bir karakter taşıyor, "kültürlü insan" yetiştirmekten ziyade, evsel üretimin gıda, giyecek, halı-kilim, mefruşat, yatak-yorgan gibi iğneden ipliğe her alanında bir hayli çeşitlenmiş bir üretim bilgisine ilaveten, sofra hazırlama, misafir ağırlama, çocuk, hasta, yaşlı bakımı gibi pekçok hizmetlere yönelik olarak, başlangıçta baba evinde başlayıp, bilâhare koca evinde kayınvalide elinde, usta-çırak ilişkisi içinde devam  ediyordu. Osmanlı üst zümrelerinde ise kadınlar, üretimin daha incelikli san'at türleri yanında, ud, tanbur, kanun, keman, kabak kemânî gibi sazların eğitimini alırlar; hat, tezhîb, ebrû gibi başka san'atleri de öğrenirlerdi. Ancak, kadın, kamu alanının büyük ölçüde dışında, aile, akrabalık ve mahalli cemaat bağları içinde bir hayat sürdüğünden, kamusal bir fonksiyon için eğitim alıyor değildi. İşte yeni olan, kız çocukların eğitimi amacıyla kurulan Avrupâî mekteplerde, kızlara da, erkeklere verilene benzer bir eğitimin verilmeğe başlanması idi.
Kadınlar artık, domestik dünya açısından gerekli görülmeyen şeyler öğrenmeğe ve Avrupâî kadın kültürünü tanımağa başladılar. Zamanla bu mekteplerin kadın hoca ve eğitimcileri arasından bazılarının, erkek mekteplerinde de ders vermeğe başlaması ile kadının kamusal dünyada erkek konumlarına yerleşmeğe başlaması, uzun Osmanlı asırları boyunca, bilhassa şehirlerde ayrı dünyalarda yaşayan kadın ve erkeğin bir tür melez bir Avrupalı kılık altında birbirinin dünyasına adım atması anlamına geliyordu.

Mektebin getirdiği bir yenilik de, Türk soyluluların yabancı dil eğitimi alması olmuştur. Osmanlı halk tabakalarında, Türk soylu ahalî, komşusu olan etnik toplulukların dilini nadiren, neredeyse hiç mesabesinde öğrenmiş olsa gerektir. Osmanlı hakimiyetine giren topraklarda, hâkim unsurun dili olarak Türkçe bilmek, yüksek prestij vesilesiydi. Arnavutluk ve Kosova'da bir süre bulunmuş bir arkadaşım, şehirlerdeki Arnavutların hala Türkçe konuşmayı sürdürdüklerini ve şehirlere gelerek Arnavutça konuşan etni-daşlarını "çuli" (köylü) diyerek küçümsediklerini anlatmıştı. Giderek kaybolmağa yüz tutmuş olsa da, Kuzey Afrika şeridinde de, Türk soylu olmak kadar, Türkçe bilmek de yüksek prestij göstergesi kabul ediliyordu. Osmanlı yüksek zümreleri, Türkçe yanında Arapça ve Farsça öğrenimi gördükleri ve bu dillerde edebî ve dinî eserleri okuyup anlayabildikleri halde, Türkçe konuşurlar, özellikle gayrimüslim toplulukların dillerini öğrenmezlerdi. Oysa mekteplerle birlikte, uzun bir dönem boyunca Frenkçe öğrenen yeni bir Türk tipi ortaya çıktı. Bunu Alamanca ve İngilizce öğrenen sonraki nesiller izledi. Başlangıçta küçümsenen bu kefere lisanları, zamanla Osmanlı yüksek zümrelerinde prestij kaynağı haline geldi. Sanırım en ayrıcalıklı konumda olanlar, Arapça ve Farsça klasik eğitimin yanında bir batı lisanını öğrenmiş Osmanlı münvverleri idi. Bunlar, halen yaşamakta olan kendi medeniyetimizi derin bir biçimde tanıdıkları kadar, Avrupa medeniyetini de ayrıntılı bir biçimde tanıma fırsatı bulmuş; ruhen bu kadar zıt iki medeniyeti ikiz bir kimlikle temessül etmiş, müstesna şahsiyetlerdi.

Mekteplerin yaygınlaşması ile, başlangıçta Osmanlı üst zümrelerinde ortaya çıkan melez görgü ve kişilik, Osmanlı toplumunun alt tabakalarına yayılmağa başladı. Osmanlı üst zümrelerinin Avrupa medeniyet ve kültürü ile zamana daha fazla yayılmış bir biçimde ve daha yavaş seyreden tanışmasına karşılık, halk tabakalarında mekteplerin yaygınlaştırdığı yeni melez kişilik, daha sert tepki gördü. Halk için mektepli, "züppe"den ziyade, "gâvur gibi" bir şeydi ve hatta, gayrimüslim azınlıkların geleneksel temsilcilerinden bile "daha gâvur"! Osmanlı üst zümreleri kısa bir tereddüt akabinde çocuklarının "evropâî" mekteplere göndermekte fazla zorlanmamış olsa gerektir; oysa müslüman ahalî, bu "gâvurlaşma" algısı nedeniyle, çocuklarını mekteplere göndermekte bir hayli zorlandı.

Mekteplerin bir yeniliği de, memlekette Osmanlı devlet adamlarının yapmak istedikleri reformlara daha kolay ayak uyduran bir kitle yaratmış olmasıdır. Bu kitle içinde, mekteplerde yayılan kimi daha "avantgarde" fikirlerin etkisinde kalanlar arasında, bu reformları yetersiz bulanlar bile vardı.

Mektepler, 19. yüzyılın uzun yenilgiler tarihi boyunca, zamanla, memnuniyetsiz, herşeye muhalif, memleketin kurtulabileceği konusunda aşırı kaygılı ve hatta umutsuz; giderek nihilist ve hatta kendi Osmanlı kimliğinden utanan, başlangıçta daha dar fakat giderek genişleyen bir alt-kitlenin de yetişmesine ortam oluşturdu. 20. yüzyılın başlarında, bunlar arasında, deistler, ateistler, pozitivistler, sosyalistler, savundukları fikirlerin farklı olmasına karşılık, ortak paydaları, yerli kimlik ve kültüre duyulan derin bir öfke idi. Bu "şarklı ruhtan ve bedenden" kurtulmak için Avrupalı fikirlere yöneliyorlardı. Hayat tarzları büyük ölçüde Frenk, Alaman yahut İngilizleşmiş; kendileri de dillerini öğrendikleri bu milletler karşısında aşağılık duygusu geliştirmişlerdi.

Mektebin amaçlı bir faaliyet sonucunda böyle bir hâsıla ürettiği söylenebilir mi bilmiyorum; ama mektebin, geç Osmanlı dönemine doğru, bu yönde bir fonksiyon gördüğü kesinlikle söylenebilir. Kurtuluş, bir an önce kendimiz olmaktan kurtulmak, bir an önce, Fransızlar, Almanlar yahut İngilizler gibi olmaktan geçiyordu.
Mektepler, bugün Beyaz Türk olarak anılan ve halka küçümseme ile bakan seçkin zümrelerin dedelerini eğiten kurumlardı. Cumhuriyet, onların küçümseme ile yaklaştığı halk kitlelerini "muâsır bir millet" haline getirmek için "okul" adını verdiği kurumlar kurdu; bu okullarda, Beyaz Türklerin çoktan edindiği laik kimlikle uyumlu, laik nesiller yetiştirilecekti.

Nihayet Cumhuriyet, bir devrim hamlesi olarak Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile medreseleri kapatmak suretiyle, eğitimde mektepleri tek mahreç haline getirirken, bu kurumlara görünüşte Türkçe bir ad icat etti: Okul. Görünüşte Türkçe, çünkü aslında bu kelimenin okumak kökünden çok Fransızca "école" ile İngilzce "school"un ses bozunmasına uğratılarak aktarılmasıyla ilgili olduğu anlaşılıyor.

Şimdi okul meselesine geçebiliriz.
 

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA