Mehdi-Mesih İnancının Kökeni


 

İnsan, Allah tarafından yeryüzünü imar ve ıslah etmekle görevlendirilmiştir. İlahi dinlerin kutsal kitapları, onun bu görevini yalnızca bir ve tek olan Allah’a kulluk etmesi durumunda hakkıyla yerine getirebileceğini bildirmişlerdir. Çünkü insan, kendisinin ve başkalarının arzularına kulluktan ancak bu inanışla kurtulabilir ve böylece gerçek anlamda özgürlüğünü kazanabilirdi. Ne yazık ki, tevhid inancında bazı dönemlerde ciddi yozlaşmalar ortaya çıkmış, fakat son indirilmiş kutsal kitap olan Kur’an, bu inancı tekrar tashih ederek insanoğluna yukarıda zikredilen asli görevini en etkin biçimiyle bir kez daha hatırlatmıştır.

İnsanoğlu, asli yükümlülüğü olan yeryüzünü imar ve ıslah etme görevini hakkıyla yerine getirmede gevşeklik gösterip başarısız olunca suçu şeytanlara yükleme yolunu seçerek kendisini rahatlatmaya çalışmış, ardından da yeryüzünü şeytanlardan ve onların esir aldıkları kötü ruhlu insanlardan arındırmak üzere gelecek olan bir kurtarıcıyı bekleme fikrini geliştirmiştir. İşte beklenen Mehdi ve Mesih inancının arka planında bu sosyo-psikolojik durum vardır. Bu psikoloji, aynı zamanda döngüsel bir tarih anlayışını doğurmuştur. Mitolojilerin, efsanelerin ve kimi destanların ortak noktası, zamanın gittikçe kötüleştiği algısıdır. Bu algıya sahip olanlar, zamanın iyi bir noktadan başladığına inanırlar. Bu, kimilerine göre, insanoğlunun ilk atalarının mekânı olan cennetteki hayatın başlangıcı, kimilerine göre ise yeryüzünde oluşan ilk altın neslin çağıdır. Sonra her şey bozulmaya başlamıştır. Bu anlayışın bir yansımasını da Hadis literatürü içerisinde görmemiz mümkündür. Kur’an’ın zaman tasavvuruna uygun olmadığı için büyük ihtimalle uydurma olan bir rivayete göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra onlardan sonra gelenler, sonra onlardan sonra gelenler. (Hadisi rivayet eden İmrân dedi ki: -İki asır mı, yoksa, üç asır mı zikretti, bilmiyorum.-) Onlardan sonra kendilerinden şahitlik istenmediği halde şahitlikte bulunan, hıyanet eden ve kendilerine de güven duyulmayan, adakta bulundukları halde yerine getirmeyen bir nesil gelecektir. Ayrıca onlarda şişmanlık da görülecektir.” Ünlü Hadis ve astronomi âlimi Rudânî (ö. 1094/1683) bu hadisi, Mâlik hariç altı hadis imamının kaydettiğini zikreder.

Bu döngüsel tarih anlayışı, beklenen kurtarıcı olan Mehdi-Mesih’in gelmesiyle birlikte tekrar tarihin başlangıcına, yani altın neslin çağına dönüleceği inancını beslemiştir. Bu altın neslin çağını yeniden başlatarak yeryüzünde “hak ve adaleti” hâkim kılacak olan zat, Zerdüşlükte, Saoşyant, Musevilik ve Hıristiyanlıkta Mesih, Müslümanlıkta ise Mehdi ve Mesihtir. Müslümanlarda durum diğerlerinden biraz daha karmaşıktır. Rivayetlere bakıldığında, Mehdi ve Mesih’in aynı ya da ayrı kişiler olduğunu kabul etmek mümkündür. İbn Haldun, Mukaddimesinde, Hz. Peygamberin kızı Hz. Fatıma soyundan gelecek olan Mehdi ile ilgili birçok rivayetin kritiğini yaparken, “Hz. İsa’dan başka Mehdi bulunmadığına” dair bir rivayeti de zikreder. Sonuçta o, mehdilikle ilgili lehte ve aleyhteki rivayetlerin, çok az kimse hariç hadis âlimlerinin çoğu tarafından senet yönünden tenkit edildiklerine dikkat çeker. Mehdilikle ilgili rivayetler arasındaki çelişkiyi ve karmaşayı görebilmek için Rudânî’nin, Cem’u’l-fevâid adlı eserinin Büyük Savaşlar ve Kıyamet Alametleri/Kitabu’l-melâhim ve eşrâtü’s-sâ’a bahsine bakılması yeterlidir.

“Allah’ın kendisini hidayete erdirdiği kimse” anlamına gelen Mehdî kavramı özel bir isim olarak, ilk defa Muhtar es-Sakafî (ö. 67/687) tarafından, Hz. Ali’nin Hz. Fatıma’dan olmayan oğlu Mahammed b. el-Hanefiyye (ö. 81/700) hakkında kullanılmıştır. Muhtar, Hz. Hüseyin’in, Yezid’in adamları tarafından katledilmesini engelleyemedikleri için pişmanlık duyan ve Tevvâbûn olarak adlandırılan bir grubun liderliğini üstlenmişti. Bu grup, Hz. Hüseyin’in intikamını almak üzere Emevî yönetimine karşı ayaklanmıştı. Böylece somut olarak Şia’nın oluşum süreci başlamıştı. Mehdî isimlendirmesi daha sonra, Şia içerisinde Beklenen Mehdî/el-Mehdî el-Muntazar olarak nihai konumuna kavuştu. İmamiye Şiası’nın on birinci imamı olan Hasan el-Askerî’nin (ö. 260/874) oğlu Muhammed el-Mehdî, babasının öldüğü yıl, henüz dört beş yaşlarında bir çocuk iken garip bir şekilde ortalıktan kaybolur. Bu tarih, gaybet-i suğra (küçük kayboluş) döneminin başlangıcıdır. Bu dönemde görünmez olan (gaib) imamın, kendisine inanan kitleler ile vekilleri ve elçileri aracılığıyla irtibat kurmaya devam ettiği iddia edilir. Aradan ortalama bir insan ömrü kadar bir süre geçtikten sonra, 329/941 yılında gaybet-i kübra (büyük kayboluş) dönemi başlar. Bu tarihten itibaren gaip imamla irtibat tamamen kopar.

Bu inanışın Şia içerisinde ortaya çıkışıyla ilgili bazı makul gerekçeler ileri sürülmüştür. Her şeyden önce, Abbasi iktidarlarının sürekli baskısı ve yakın takibi altında kalan imamların can güvenliğinin gittikçe azalması ciddi bir şekilde onları endişelendirmiştir. Diğer taraftan imamın kimliği üzerinden yürütülen tartışmalar sonucunda Şia içerisinde bölünmeler başlamıştır. İmamın gaybeti, Şiî kitleler içerisinde bu türden büyük sıkıntılara yol açan sorunların çözümüne önemli katkılar sağlamıştır. Ayrıca bu inanışla birlikte Şiî ulemaya içtihat faaliyetlerinde bulunma ve yeni fetvalar verme konusunda geniş bir alan açılmıştır. Tüm bunlar göz önüne alındığında, Şia’da mehdilik inancının, başlangıçta zeki ve uyanık Şiî elitler tarafından cahil kitleleri yatıştırmak ve yönlendirmek için kullanılan bir araç olarak icat edildiği kanaati güçlenmektedir.

Şia’da mehdilik inancı makul bir zemine oturmakla birlikte, Sünnilikte bu inancın yaygınlaşmasını anlamak güçtür. Kelam alanında yazılan ilk eser olan İmam-ı Azam’ın (ö. 150/767) el-Fıkhu’l-Ekber’inde Hz. İsa’nın nüzulünden söz edilmekle birlikte mehdiliğe en ufak bir atıfta bulunulmaz. Ne var ki onun vefatından çok sonraları oluşan Sünnî hadis literatüründe mehdilikle ilgili bol miktarda malzeme bulmak mümkündür. Hakikat şu ki Kelam âlimleri mehdilik meselesine fazla itibar etmemişlerdir. Taftazânî (ö. 792/1390) ve Ali el-Kârî (ö. 1014/1605) gibi Kelam âlimleri dışında ondan bahseden başka kimse pek yoktur. Sünnîler içerisinde, mehdilikle daha çok hadis âlimleri, Kurtubî (ö. 671/1271) gibi müfessirler ve mutasavvıflar ilgilenmişlerdir. Mutasavvıflar arasında bu konuda en etkili isimlerden birisi kuşkusuz İbn Arabî’dir (ö. 638/1239). Onun Mehdinin nitelikleri ve yapacağı işlerle ilgili verdiği bilgilere bakıldığında, bunların Şiî anlayışla büyük benzerlikler taşıdığı görülecektir. Sünnî mutasavvıflar arasında, Ebced, Cifr ve Cümmel hesaplarıyla Mehdi’nin zuhur edeceği tarihi belirleme alışkanlığı ise büyük ölçüde Şiî İsmailî gelenekten tevarüs edilmiştir.

Sünnî hadis literatüründe bu konuya fazla yer verilmesine gelince, bu durumun büyük ölçüde, Şia içerisinde dinin temel esaslarından birisi haline dönüşen bu konunun Sünnî çevrelerde oluşturduğu olumsuz etkiyi olumlu bir yöne çevirme gayretlerinden kaynaklandığı kuvvetle muhtemeldir. Bir diğer neden olarak ise fetih hareketleri sonucunda Mesihlik inancının çok yaygın olduğu Yahudi ve Hıristiyan topluluklarla yapılan tartışmalardaki rekabet duygusunun etkili olabileceği düşünülebilir. Ehl-i sünnet, Şia’dan farklı olarak Mehdinin, Hz. Fatıma soyundan gelmekle birlikte kimliğinin açık olmadığına ve halen hayatta bulunmadığına inanır. Fakat sonuçta her ikisi de Mehdi’nin nitelikleri ve yapacağı işler konusunda benzer şeylere inanmaktadır.

Kur’an’ı incelediğimizde, mehdiliğe en küçük bir işarette bulunulmadığını görürüz. Kur’an bağlamında sadece Hz. İsa’nın nüzulünün ima edildiği savunulur. Bir kısım ulema, Zuhruf Süresi’nin 61. ayetinde geçen, “Kuşkusuz o, kıyamet saatinin (yaklaştığının) bir alametidir…” ifadesindeki zamirin Hz. İsa’ya işaret ettiğini iddia eder. Ancak tefsirlerde bu zamirin Kur’an’a işaret ettiği yorumu da yapılmıştır. Kur’an tercümeleri de bu yorumlara bağlı olarak farklılık arz etmektedir. Söz konusu ayetteki zamirin Hz. İsa’ya işaret ettiği kabul edilse bile bundan açıkça onun nüzulü sonucu çıkarılamaz. Çünkü bu ifadeden, bizzat Hz. İsa’nın peygamber olarak gönderildiği çağda, kıyametin yakın olduğunu gösteren açık bir kanıt olduğu sonucu da çıkarılabilir. Ayrıca böylesine önemli bir meseleye Kur’an’da son derece kapalı bir ifadeyle atıfta bulunulması Mehdiliğin ispatı sadedinde doğru bir yaklaşım olarak gözükmemektedir.

Yukarıda anlattıklarımızdan hareketle söylemek gerekirse, Mehdilik ve Mesihlik meselesi, Kur’an’ın ve sahih sünnetin, günümüzde bu iki isme yüklenen nitelikleriyle destekleyip teyit ettiği bir mesele değildir. Öte yandan bu mesele, ortaya çıkışı itibariyle de Ehl-i Sünnet dışında yerleşmiş ve uygun bir sosyolojik zemin bulduğunda ortaya çıkmış olan bir konudur. Öyle anlaşılıyor ki, zeki ve uyanık olan müslüman elitler, onu, kitleleri kendi emelleri doğrultusunda uyuşturmak ve yönlendirmek için, cahil kitleler ise tembelliklerini ve beceriksizliklerini kamufle ederek sorumluluktan kaçmak maksadıyla bir can simidi olarak kullanmışlardır. Mesih inancını hep diri tutan Yahudi ve Hıristiyanların ise onu, dünya egemenliği ülkülerini destekleyen bir unsur olarak terviç ettikleri anlaşılmaktadır.

Türkiye ölçeğinde konuyu güncellediğimizde, ironik bir durumla karşılaşmaktayız. İddiaya göre, yeryüzünde hak ve adaleti hâkim kılmak için gelecek olan Mehdi unvanını Fetullah Gülen taşımaktadır. Fakat bu inanç ve iddia ile çelişen bir durum var. Adaleti hakim kılacağına inanılan ‘mehdi’ ne gariptir ki, sınavlarda soru çalmak, başkalarının mahremine girerek şantaj yapmak, çeşitli hile ve desiselere başvurmak ve hepsinden beteri kendi ülkesinin güvenliğini, istiklal ve istikbalini tehlikeye atma pahasına masum insanlar üzerine kurşun ve bombalar yağdırmak gibi zalimce yol ve yöntemleri meşru saymış, müntesiplerini bu tür günahlara teşvik etmiştir. İbn Haldun, bu tür mehdi ve Mesih istismarcıları ve takipçileri için şunları söylemektedir: “Akılları zayıf olanlardan birçoğu, şeytanî arzulara ve vesveselere kapılarak, daveti tamam olacağı ve maksadına ereceği hayaliyle ‘Ben Mehdi’yim’ diye zuhur ederler. Bunlardan birçoğu öldürüldü.” (Mukaddime, II/180, MEB, İstanbul 1989).

Sonuç olarak, müslüman bilginler, din konusunda hakikate ulaşabilmek için gerekli olan bilgi kaynaklarını net olarak ortaya koydular. Bunlar aklı selim, sağlam işleyen beş duyu ve doğru haberdir. Bugün müslüman dünyanın karşılaştığı sorunların ve yaşadığı musibetlerin kaynağı, büyük ölçüde bu bilgi kaynaklarından uzaklaşılıp akıl dışı yol ve yöntemlere başvurulmasıdır.