Modern Özne


 

 

GİRİŞ

Çeşitli vesilelerle, değişik platformlarda sürdürdüğümüz, “modern olan - islami olan”, “modernist - müslüman”, “modernite -modernite dışılık” tartışmalarına “Postmodernizm Yeni Moda Modernizm mi, Epistemik Kırılma mı?” İsimli yazımla, bu platformda katkı sağlamaya çalışmıştım. Modernite ve modernizasyona yönelik ilk epistemik kırılmanın Marx dolayımıyla dillendirilmeye başlandığını belirtmiş ve Batı epistemik yapısındaki ikinci eleştirel gediğin Nietzsche ve Husserl üzerinden açıldığından söz etmiştik.

Okurlarımız bu paltformumuzda, çok değerli yazarlarımızın çok kıymetli değerlendirmelerini okudular. Ben de ziyadesiyle istifade ediyorum. Nietzsche ile Husserl ve özellikle onun öğrencisi Heidegger’in yaklaşımlarındaki, “Doğu” denilen kültür havzasının izlerini, yerli ve yabancı pe çok kalem defalarca dile getirdi. Ancak bu tartışmanın şu anda yeri burası değil. Gündemdeki konularla da ilgisi bakımından, “Modern Özne” tabirinin mercek altına alınmasının daha uygun olacağını düşünüyorum.

Ne demek çağdaş kadın, çağdaş erkek, çağdaş öğretim üyesi? Mesela başörtülü kız mı daha çağdaştır, başörtüsüz mü? Bazı yazarlar kendilerini “Çağdaş Gazeteciler” olarak tanımladıklarına ve hatta bu sıfatla örgütlendiklerine göre, acaba o etiketi kullanmayan bizler, çağ dışı, yani başka bir zaman aralığında yaşayan gazeteciler, yazarlar, sanatçılar mıyız? “Gerici Hoca” ile yaftalandığımızda örneğin, bu çağın içinde yaşama hakkımızın elinden alınması, başkalarına mı hak olarak bahşedilmiş olmaktadır?

Kafa Karışıklığı Kavram Karışıklığından

İşte tam bu noktada, bazı kavramlarla ilgili nitelemeler yapmaya mecburuz. Çünkü bu kafa ve kavram karışıklığı birbirimizi itlaf etmemize bile yol açabiliyor. İlginçtir, Marx, Modernite’ye yönelik ilk amansız eleştiriyi dile getiren düşünür olmasına karşın, şu veya bu biçimde Marx’tan mülhem olduklarını Türkiye’de seslendirip duranların kafasında çağdaş olan ve çağdaş olmayan kategorileri vardır. Daha da ilginç olan şu: Kafalarındaki bu kategorilere göre, Marx; çağdaş olmayanların aforoz edilmesine fetva veren modern bir azizdir. Marx, “yanlış bilinç”le, tam da bunu anlatmaya çalışıyor. Ama ne yazık ki, biz bunu anlatamıyoruz ve artık bununla zamanımızı israf etmeyelim.

Belirli bir zaman aralığında, belirli insanların ve insan kümelerinin yaşam koşullarından bazılarına “modern” etiketi yapıştırabiliriz. Bu etiketin yararlı ve iyi yenilikleri işaret ettiğini düşünüyorsak, bu güzelliklerin yaşanmasına ve yaşandığı zaman aralığına modernite deriz. İyi olanın, yararlı olanın bütün insanlar için iyi ve yararlı olduğuna inanıyorsak, bunun adı modernizmdir. Başka insanların ve toplumların da bu güzellikleri yaşamasını, benimsemesini istiyor ve bunun için çabalıyorsak, bunu modernizasyon kavramı ile anlatırız

Dolayısıyla basit bir etiketleme, damgalama, yaftalama, görüldüğü gibi; kimi durumlarda ideolojik bir projeye dönüşebilir ki, modernizm bağlamında buna bütün insanlık ziyadesiyle tanıklık etmiştir ve tanıklığı devam etmektedir.

Biz bugün, bu ideolojik projenin sadece “modern özne” etiketi ile ilgili kısmına değineceğiz. Daha sonra, parlamenter temsili demokratik sistem ve ulus-devlet bağlamında, bir miktar daha akademik düzeyde, “modern kurum” etiketi ile ilgili fikirlerimizi sizlerle paylaşmaya çalışacağız.

İki Kült Ölüm ve İki Travmatik Eşik

Batı Modernite’sinin kökeninde iki kült ölüm vardır. Sokrat ve İsa. İki tane de travmatik eşik vardır. Özel mülkiyet algısı ve cüppe asaletliliği. Kült ölümler, modern dönemlere özgü değildir ama modernizmin karakterini tecessüm ettirmektedir. Travmatik eşikler modern dönemlerin parametreleridir ve modern bireysel kimlikler ile modern kültürel kodları resimlemektedir.

Sokaktaki sıradan insanları daha erdemli davranmaya zorlayan Sokrat, bizzat sokaktaki sıradan insanlara tanınan inisiyatif yüzünden öldürülmüştü. Eflatun, sokaktaki sıradan insanların Sokrat gibi bir bilgeyi öldüremeyecekleri bir düzen hayal etti. Bu hayal, hem islam coğrafyası hem ortaçağ hem de modern dönemlerde az veya çok karşılık buldu. Eflatun, insanı varlığını, ruh ile bedenden müteşekkil tasavvur etmişti. Ruhunu daha çok besleyip yüceltenler ona göre, daha bilge ve erdemliydi. Bedenini-nefsini daha çok besleyip şımartanlar ise sokaktaki sıradan insanlardı. Bedensel hevalardan münezzeh kıldıkları ruhlarını yüceltenler tanrıya en fazla yaklaşanlardı. Onlar, bedensel zaaflarını yansıtan içgüdüsel ve duygusal davranışlarını dizginleyebildikleri; oportünizmden ve hatta pragmatizmden (bilhassa dünyevi yaşam şartlarının palyatif dayatmalarından) kendilerini daha fazla arındırabildikleri için, yönetim ehliyet ile liyakatine sahipti ve onlar, tıpkı tanrı gibi, insanları yönetmeli, denetlemeli ve sürekli gözetlemeliydi. Bedenlerini şımartan sokaktaki sıradan insanlar, nefsani arzularının kölesi olma riski taşıdıklarından; onlar, her dönemde ve her koşulda yönetilmeli, denetlenmeli ve gözetim altında bulundurulmalıdır. Sokrat, sokaktaki sıradan insana güvenen ve itibar eden bir bilgeydi. Onlar üzerinde hakimiyet kurulması iddialarına karşı mücadele etmeye kendini adamıştı. Ama sonunda, Sokrat’ın katline, sokaktaki sıradan insanlar fetva vermişti. İşte tam da bu yüzden, bu ölüm, kült ölüm haline getirilmeli ve sokaktaki sıradan insanlara güvenmenin, dayanmanın ve itibar etmenin bu bedeli, bütün insanlık tarihi boyunca asla unutmamalıdır.

İsa, sokaktaki insanların gözüne bir beden gibi görünmüş olsa da, tanrının ruhundan insanlara ruh bahşetmek için görevlendirilmiş bir resuldü. Pagan adetlerinden, çirkinlikten, ahlaksızlıktan, sefillikten bütün insanlığı kurtarmakla görevliydi. Bedenlerine köle olmuş sokaktaki sıradan insanlar bunu anlayamadığı için İsa’yı çarmıha germek istediler. Dolayısıyla çarmıh, bütün insanlık için, ibret-i alem bir kült ölümü tecessüm ettirmektedir. Ruhtan ibaret olan kilise tarafından insanlar sürekli yönetilmeli, denetlenmeli, gözetilmeli ki; sokaktaki sıradan insanların azgınlıkları yeryüzünü cehenneme çevirmesin. Bu kült ölüm unutmasın diye, İsa’nın çarmıhı, bir ikon olarak her an gözler önünde olmalıdır.

Bilindiği gibi bu iki kült ölümün en tatminkar biçimde epistemolojik izahını Descartes yapmıştır. Descartes, bu epistemini, en mütekamil haliyle ve itirazı kabil olmayan bir tutarlılıkla, moderniteye hediye etmiştir.

İnsan varlığı ile ilgili bu “sıradanlık” yaftasına; daha doğrusu insana güvensizliğe, onun ihtimamla yönetilmesi ve denetim ile gözetim altına alınması tasavvuruna modern dönemlerdeki ilk modernist vaziyet alış, modernitenin özel mülkiyet konseptidir.

Ortaçağın sonlarına doğru zayıflayan kilise, bazı bölgelerde ciddi ekonomik sıkıntılara düşer ve hiçbir işine yaramayan uçsuz bucaksız arazilerinden bazılarını satmaya başlar. O dönemlerde henüz palazlanma evresinde olan ama yeryüzünde “dikili ağacı” bile bulunmayan ticari burjuvazi, bu arazilerden bir kısmını satın alır. İnsanlık tarihinde ilk defa, tanrının yeryüzündeki “mülk”ünün tapusunu kendisine bahşeden ilahi ve mucizevi aygıt (tools)’ın para olduğu böylece keşfedilmiş olur. Para, tanrının mülkünün tanrının elinden alınmasına vesile olacak kadar değerli bir araç (artık instrument diyelim)’tır. Sokaktaki sıradan insanlar, hiç kimsenin, tanrının bile kendilerini yönetemeyeceği, gözetleyip denetleyemeyeceği bir özel alanı, para vesilesiyle (buradaki anlamı mediating) kendilerine tahsis edebilmişlerdir. Kendilerine özel olarak tahsis etmiş oldukları bu mahrem alanda, özel mülkiyet konsepti gereği, hiç kimseyi, tanrıyı bile sokmayacak kadar inisiyatif ve güç sahibi olabilmişlerdir.

Sokaktaki sıradan insanların geçtiği ikinci travmatik eşik cüppe asaletliliğidir. Neden travmatik eşik dediğimizi, daha fazla geciktirmeden, dip not olarak belirtelim: Ulu bir gözetici gözünün müstekbir bakışına muhatap olan kitleler, birden bire, “kimseyi takmıyorum; kendi kendimi yönetir, kendi kendime yeterim” ekabirliğini, maddi aygıtlarla işletilen bir dünyeviliğe dayandırdıkları için travmatiktir. Kendilerine bahşedilen ve asla özgürlük (freedom) anlamına gelmeyen bu serbestiyet (liberty), onların çok ağır bir mes’uliyet üstlenmelerine yol açtığı için travmadır; zira, kümesi tilkiye teslim etmek, tilkiye, tavuklardan daha fazla yük yüklemek demektir.

İkinci travma olan cüppe asaletliliği, değişik biçimleriyle bugün de özenle korunmaktadır. Bu kavram, burjuva ehlinden olup, sokaktaki sıradan insanların arasında yaşayan ama “en çok vergiyi o verdi” diye asilzade sayılan insanların öyküsünü anlatmaktadır.

Kraliyet masraflarını karşılayamaz hale gelen ve derebeylerden de katkı sağlayamayan   Krallar, ticaret ve imalatla uğraşan insanlar için fermanlar yayınlarlar; bırakınız yapsınlar (laissez faire), bırakınız geçsinler (laissez passer) diye. Tüccarlar, özel mülkiyet güvencesi ile, serbestçe ticaret yapma serbestiyeti karşılığında, krallarına daha çok vergi ödemeyi vaat ederler. Krallar, daha fazla vergi alabilmek için, en çok vergi verenleri huzurlarına çağırır ve ona cüppe giydirip, onun asilzade olduğunu ilan ederler. Bilgi ve kılıç; yani erdemlilik, bilgelik, kahramanlık, mertlik, yiğitlik, cengaverlik ile nam salanlara bahşedilen ve bu sayede elde edilebilen asalet, böylece, para ile de elde edilebilir hale gelir. Artık bu momentten itibaren, yönetim ehliyeti ve liyakati ile fıtraten mücehhez olduğuna inanılan asilzadelerin bu ayrıcalıkları geçerliliğini kaybeder. Yönetim, denetim ve gözetim imtiyazları ciddiyet arz etmez hale gelir. Bu momentten itibaren; yönetim, denetim, gözetim bahşişlerini ve imtiyazlarını aristokrasinin elinden parası sayesinde çekip alan burjuva, kendisini o mertebede görme hakkına sahip olduğunun da farkına varacaktır.

Modernitenin (artık modern dönem diyemiyoruz. Çünkü bu iki momentle aşılan eşik, son derece baştan çıkarıcı bir yeniliktir); yeşerip, serpilip, gelişip olgunlaşmasına vesile olan bu zaman aralığı, sahip oldukları para ve dünyevi nimetler sayesinde, sokaktaki sıradan insanların nefislerini çokça kutsayıp şımarttıkları bir zamansal kesite denk düşmektedir. Oysa ticari burjuvazinin dünyevi nimetlere sahip olmasını temin eden onun inançları, daha doğrusu zihniyetidir. Tasarruf eğilimini teşvik eden ve meşrulaştıran dindarlığıdır, daha doğrusu münzevi hayatıdır. Bu denli asketik bir hayata ram olmuş bir kitle; nasıl olmuştur da nefislerini-bedenlerini bu denli şımartmış ve kutsamıştır? Her şeyin yönetimine, denetimine, gözetimine amir bir tanrısal gücü, kendilerine, nasıl hamledip, bahşetmişlerdir?

Sihirli cevap, aslında, eskiden beri bilinen iki kavramdır. Birincisi Summum bonum (en yüksek iyilik, kutsal-yüce iyilik)’tir. İkincisi ise kendi kendini yönetmektir.                     

SONUÇ

Bu iki yüce hedefe (destination) ve amaca (goal) ulaşabilmek için, eskiye dair tüm barikatların aşılması gerekiyordu. Kiliseye, aristokrasiye mensubiyetten ve bilhassa, mücerret ve yüce bir makam hamledilen ruh’tan kopmaları; onlara bağlılık ve sadakatten kendilerini kurtarmaları icap ediyordu. İki travmatik eşikten geçerek, iki kült ölümde tecessüm eden ruhu öldürdüler. Modern özne bu yolla özgür olacağını umut ediyordu. Kendisine sunulan vaat buydu. Sıradan özneye özgürlük bahşedeceğini ve onu yönetim, denetim, gözetim imtiyazı ile teçhiz edeceğini vaat eden modernizm, çok daha çetin bir sorunla daha başa çıkmak mecburiyetindeydi.

Mevcut, muhtemel ve potansiyel Sokrat’ları koruma altına almalı, Sokrat’lara onlardan yönelecek tehditleri bertaraf etmeliydi. Kant ve Bentham bu misyonu üstlendi ve sokaktaki sıradan insanlara yeni bir ruh sundular. Nasıl olmuşsa, yani İbn Rüşt dolayımıyla, bir biçimde, Farabi’nin ayak izleri onlara ilham verdi. Bilen, yöneten, hakim olan özne ile; bilinmesi, yönetilmesi, gözetlenmesi, denetlenmesi gereken özne ayrımı, son derece işe yarar bir miras özelliği taşıyordu. Aşılması gereken sorun, özneyi; hem bilen özne hem de bilinen nesne konumundan kurtarmaktı. Gerçek kişilik, tüzel kişilik ayrımı bu sorunu çözebilirdi ama bunun da oldukça ikna edici, tutarlı ve son derece rasyonel bir izahı gerekiyordu.

Bu yazının sayfalarını, birkaç kat daha arttırmamak için, burada kesmek zorundayız. İtiraf etmek bile gereksiz ama elbette bu kadar basit değil. Koskoca bir dönemi, insanlık tarihinin en fazla mercek altına alınan kesitini, aşağı yukarı 500 yıla tekabül eden insanlığın en karmaşık ve en tartışmalı tarihini, böyle, dört parametre ekseninde özetlemek elbette doğru değildir. Ama bizim mazeretimiz şu: Modernitenin tarihini deşmek gibi bir kastımız asla yok. Bizim kastımız; dün olup bitenlerden, bugüne özgü dersler çıkartmak.

Bu değerlendirmelerimize burada elbette son vermiyoruz. Sayfalar bitebilir ama diyeceklerimiz bitmedi: “Modern Özne Neden Prematür Doğdu” isimli müteakip yazımızda, “fragmanvari” yargıları sunulan konuları biraz daha açacağız. Ama fark ettim ki; artık şu andan itibaren okuyacağınız her cümle, sıkmaya ve boğmaya başladı.