Muktedir Olmakla Yetinmek mi? İktidarmış Gibi Görünmek mi?


Bir önceki yazımızda bir cümle vardı: “Seçmenin irade ortaya koyma mecburiyeti ile YETİNMEK” ve  “Seçimlerde oy kullanıp gösteriş yaparak GÖRÜNMEK.”

Seçmen tercihlerinin nasıl teşekkül ettiği ve edeceğine dair analizlerimizi ertelemeye devam ediyoruz. Dediğimiz gibi, gündemde seçim yok, bizim de acelemiz. Ama YETİNMEK ve GÖRÜNMEK kavramlarını açımlamaya devam edelim.

Güç kavramı odağında konuyu, yufka açar gibi açımlamaya çalışalım. Yufka için un lazım. Su,  maya ve aparatlar. Bunlar bizim kavramlarımız olsun. Sonra onları usulünce karıştırıp mayalanmaya bırakmalıyız. Yani, kavramlar arasında öyle tutarlı bir ahenk oluşturmalıyız ki, tıpkı, hamur gibi, tam kıvamında olsun. Sonra hamuru öyle bir özene bezene açımlayalım ki, ağız tadına layık olsun.   

Güç ya da iktidar meselesi çok eski bir konu. Mesela, size totemin gücünden söz etsem, tabu nasıl böylesine şedit yaptırım gücüne sahip oluyor desem, insan varlığının varoluş tarihine doğru, çok daha derinlere dalmamız gerekir. Niyetimiz bu değil. Bugünkü yazı ve müteakip yazılarımızın sınırlarını Manuels’in “iktidarsız yerler” ve “yersiz iktidarlar” kavramları belirlemiş olacak.

Nilgün (Çelebi) ile Vehbi (Başer) hocalar da “güç” diyorlar, yazılarında. Güç, anlaşılması gerçekten de güç bir kavram. Nilgün hoca, insani tüm performansın kaynağı güç diyor, haklı olarak. Sosyal psikoloji, psikoloji, özellikle işletme ve yönetim bilimleri ve kısmen de siyaset bilimi alanında çalışan pek çok sosyal bilimci, davranışların lokomotifini tanımlamak amacıyla güç kavramını kullanıyorlar. Hatta bu yolda hızını alamayan D. McClelland, geliştirdiği achieving teorisinde; başarı güdüsünün onlara kazandıracağı güçten yoksun oldukları için, batılılara göre, doğu toplumlarının geri kaldığını yazıyor.

Vehbi hoca da haklı. Güç, gerçekten de kimi zaman zalimin zulüm aracıdır. Yani acaba, güç kullanma eylemini bir biçimde ortadan kaldırmış olsaydık, zalimin zulmü de tümüyle ortadan kalkar mıydı? Pek çok bilim insanı, yazar, edebiyatçı ve hatta sanatçı bu konuyu işler, biliyorsunuz. Mesela acaba cennette güç kullanmaya gerek duyuluyor mu? Eğer öyleyse cenneti bu dünyada inşa etmek mümkün müdür? Yani sözgelimi özel mülkiyet olmasaydı, gerçekten de gücün tezahürüne gerek kalmaz mıydı ya da insanların maskulen ve feminen güdüleri domine olup, efendi ile köleliğe dair eğilimler harekete geçmemiş olsaydı, güç kullanmaya dair niyet ve davranışlar da kendiliğinden yok olur muydu? Buna benzer bir yığın soru sıralanabilir (hocaların tartışması devam ediyor ve lütfen, bu sorulara cevap arayarak ve beni de kale alarak devam etsinler, yoksa kendimi iğrabta mahalli yokmuş gibi hissederim).

Bu konuyu en derli toplu analiz edenlerden birisi Gerhard E. Lenski. Power and Privilege. A Theory of Social Stratification isimli eserinde, güçlünün hakimiyeti ile haklının hakimiyeti meselesini enine boyuna tartışıyor. Bendeniz de “Meşruiyetin Sosyal Psikolojisi, Akademik Bakış açısıyla Devlet, Derin Devlet ve Sokak” isimli kitabımda konuyu tartışmaya çalıştım.

Burada (sorunsalımız); seçmenin gücü ile YETİNMEK mi lazım, seçimler, iktidarın güç gösterisine dair meşruiyetinin GÖRÜNMESİnden mi ibarettir? sorusunun peşindeyiz. Çünkü, seçimler; siyasal iktidarların her türlü güç (fiili ve sembolik güç) kullanımına mesnet teşkil ediyorsa ve iktidarın her türlü yaptırımı bu meşruiyetten kaynaklanıyorsa ve biz de bununla yetinmek zorunda isek, gerçekten de seçimlerin bir görüntü olmadığından emin olmamız şart. Daha doğrusu seçmenlerin tercihlerinin isabetli ve tutarlı olduğuna dair kuşkumuz olmamalı. Aksi takdirde meşruiyet büsbütün buhar oluverir.

Bir önceki yazıda değindiğimiz gibi, en isabetli ve tutarlı çalışmalar ifa etmekle mükellef bilim insanları, bilim yapıyor gibi görünüyorlarsa; güvenilir ve geçerli bilgiye nasıl ulaşacağız? Gene, bir önceki yazıda değindiğimiz gibi, halkın zihinsel aydınlığında çok önemli roller üstlenmesi gereken aydın kesimi, televizyonlarda, fikir beyan ediyor gibi görünüyor ama sadece laf/slogan üretiyorsa, kitlelerin zihinlerini karıştırıp, onları saf tutan kaya parcaları halinde diziyorsa, bu denli karmaşık bir dünyanın sorunlarına ilişkin olarak, seçmenin nezih bir zihinle, siyasal tercihlerde bulunduğunu, onun iradesinin isabetli olduğunu nasıl iddia edeceğiz?

Yani siyasal iktidarların meşruiyeti koca bir yalandan, sanal bir efsaneden mi ibaret?

Elbette bir de seçmenin, doğru ile yanlışı tespit, takdir ve teyit edebilecek düzeyde reşit olup olmadığına bakmamız lazım. Seçmen doğrular ile yanlışları birbirinden ayırt edebiliyor mu? Seçmen, yanlışların doğru, doğruların yanlış gibi algılattırıldığı dezenformasyon sağanağına ne kadar direnç gösterebiliyor?  Doğru ile yanlış arasındaki farkları ayırt edebilecek düzeyde temyiz becerisi ortaya koyduğuna, buna gücü yettiğine, muktedir olduğuna inanabilir miyiz?

Bu soruların zorlu cevaplarına kalkışmadan önce, bu günlük, şu kavramları bir miktar netleştirmekle yetinelim

Çok açık; iktidar olmak ile muktedir olmak aynı şey değil. Yani, yapma kudretine sahip olmak ile, yapabilme muktedirliğinin anlamları, bizdeki gibi, batı dillerinde farklı kavramlarla anlatılıyor. Power deyip geçiyoruz ama örneğin pouvoir, hem İngilizce hem de Fransızca’da güç anlamında da kullanılıyor. Strength ile puissance da farklı. Elbette bir de force var. İnsanlar, para veya statü ya da şöhret gibi kullanım eşyalarıyla, aksesuarlarıyla hava attıklarında, yani insanların dünyevi hayatta edindikleri eklentilerine Türkçe’de fors diyoruz. Makam koltuğu mesela; ona power demek doğru değildir, o force. Strength daha ziyade içimizden gelen bir güç gibi. Yapabilirlik yeteneklerimizle ilgili sanki. Yetenek, beceri, istidat, fıtrat, yatkınlık gibi farklı sıfatlar kullanmamız lazım strength için.

Seçim ve seçmenler sayesinde meşruiyet tesis edilen yönetsel iradenin, yöneticilerin, hakimlerin, efendilerin, zalimlerin gücünü bu kavramlardan hangisi ile anlatmak icap ediyor? Daha vahimi, gündelik dilde birbirine en fazla karıştırdığımız konuya ilişkin altı kavram var: Lakin, size bir sır vereyim. Çok karıştırdığımız bu kavramlar arasında tutarlı bir ahenk kurabilirsek, bu karmaşayı, bulanıklığı, kafa karışıklığını bir miktar giderebiliriz. Bu sayede seçmenlerin ve yöneticilerle yönetimlerin gücüne dair bir çıkış yolu bulabiliriz. Ben ismini andığım kitapta bu kavramları açımlamaya çalıştım. Bence, oradaki örnekleri kullanabiliriz. 

Otorite(authority), güç – iktidar (power-puissance), egemenlik-hakimiyet(domination), yönetim-yürütme-idare(government-management-administration), boyunduruk-sulta (hegemony).

Bu kavramlar arasındaki anlam farklarını anlamak için gündelik hayatımıza bakalım: Her birimizin en iyi yaptığı bir şey vardır. Her birimiz bir diğerini bu becerisi ile biliriz. Sözgelimi, bazıları iyi bulmaca çözer, bazıları bilek güreşinde yenilmez, bazıları sahanda yumurtayı mükemmel yapar, bazıları kötü niyetin kokusunu hemen alır v.s. Her birimizin bir diğeri veya diğerleri nezdinde saygınlık uyandıran, prestij sağlayan ve sosyal çevre içinde bizi biricik kılan bir özelliğimiz, niteliğimiz, becerimiz, yeteneğimiz, kısacası performansımız vardır. Bunun adı otoritedir. Dolayısıyla otorite; kişiliğin parçası bir meziyet, özellik, nitelik, beceri, maharet veya yetenektir. O konu ya da bağlamda kişiyi otorite yapan bu performanstır. Hepimiz birbirimizin özgün bir performansına ihtiyaç duyarız ve bu yüzden de otorite gündelik yaşamımızda asla vazgeçemeyeceğimiz bir ihtiyaçtır. Çünkü otorite sahibine itaat etsek de, itiraz etsek de, ona şu veya bu biçimde muhtaç oluruz ve otorite sahibine bağlılık ve hatta sadakat hissi duyarız. Kabul de etsek ret de etsek, onların belirli bir bağlam ya da konudaki otoritelerini onlara teslim eder, o tarz performansı sadece onlara münasip görürüz.

Kuşkusuz ki her konuda değil ama belirli konulardaki bu otorite (özellik, nitelik, beceri, maharet, yetenek; yani performans), otorite sahibine güç (power) ile iktidar-muktedirlik (puissance) bahşetmektedir. Sözgelimi, mahalle takımıyla futbol oynayalım. Kalecimiz, defansımız, liberomuz, santraforumuz, forvetimiz bellidir. Kalecinin gol yediği veya forvetin gol kaçırdığı ya da liberonun gerektiği gibi topu dağıtıp oyun kuramadığı zamanlarda bile, onları o bağlam veya konuda otorite kabul ederiz. Ona hamlettiğimiz otorite, ona ayrıcalık bahşeder ve bu ayrıcalık onun güç ve iktidar alanıdır. Otorite sahibinin beceriksiz olduğunu düşünmemiz ve ona itaat etmeyişimiz ayrıdır, onun o konuda maharetli olduğu ayrıcalığını ona bahşediyor olmamız ayrıdır. Otorite sahibini ret etsek bile onun o konuda - bağlamda bir otorite olduğunu biliriz ve onun gücüne ve iktidarına saygı duyarız. Bu yüzden authority ile power ve puissance kavramlarını özenle birbirinden ayrıştırmaya mecburuz. Çünkü otorite sahibine itaat etmesek bile, ona güç ve iktidar bahşediyor olmamız, otorite sahibinin bizim nezdimizdeki meşruiyetinin açık seçik delilidir. 

Bir kişiyi belirli bir konu veya bağlamda otorite sayıyor ve ona belirli bir power(güç) ve puissance(muktedirlik) ayrıcalığı bahşediyor isek şayet, otoritenin bizim için hüküm verme ve üzerimizde hakimiyet kurma (domination) hakkına sahip olduğuna rıza göstermek zorundayız. Aksi takdirde toplumsallık ya da birliktelik oluşturma imkanı var olmaz. Örneğin, yoğurt yapmak için annenizden tarif aldınız ama mayayı tutturamadınız. Annenizin ev hanımı olarak bir otorite olduğuna dair zihninizdeki kurgudan vazgeçmedikçe, onun verdiği hükmü veya hâkimiyeti ortadan kaldıramazsınız. Neden yoğurt yapamadığınızı tekrar ona sorarsınız. Zira otorite olarak varlığını koruduğu sürece, ev hanımı olarak sizin nezdinizdeki iktidarı devam etmektedir. Yoğurt yapma konu veya bağlamındaki annenizin domine edici (hüküm verici veya hakim) rolüne sürekli ihtiyaç duyarsınız ve sizi her seferinde yeniden yönetmesini, yöneltmesini ve yönlendirmesini (government, management, administration) talep edersiniz. Bu talep, otoritenin ve izlenen sürecin vazgeçilemezliğine delalet etmektedir. Kısacası, annenizin ev hanımlığı otoritesine rıza gösterdiğiniz sürece, annenizin yönetimsellik işlevine sürekli ihtiyaç duyarsınız ve bu konu veya bağlamda onunla aranızda herhangi bir meşruiyet sorununu asla yaşamazsınız. Meşruiyet sorunu sadece hegemonya devreye girdiği ve sizin hegemonya aracılığı ile razı edilmeye zorlandığınız durumlarda zuhur etmektedir. Hiç kuşkusuz ki hegemonya en fazla, rızanın inşa edilmiş olduğu durumlarda var olmakta ve kendini korumaktadır.

Demek ki, otorite ve onunla başlayan sürecin aşamalarının birisinde, kötü ya da olumsuz biçimde kullanma, yani zorla razı etme girişimleri söz konusu olduğunda veya rızanın imal edildiği durumlarda hegemonya devreye girmektedir. Böyle durumlarda OTORİTE ile ilişkiler, yerini, OTORİTER ilişkilere bırakmaktadır. Bu tür ilişkiler hem domestik alanda, hem sokakta hem de işyerinde aynı biçimde işlemektedir.

Şu farkla ki, sokakta ve işyerinde ilişkilerin meşruiyeti bizim için önerilen bazı araçlarla aracılandığında, DUYGUSAL içerikli olmaktan çıkıp ARAÇSAL içerikli hale gelmektedir. Biz bu durumlarda RIZA GÖSTERMEsek bile, RAZI OLMAya katlanabiliyoruz.

Şimdi, kitaptan referansla aldığımız bu açıklamaları biraz somutlayıp yazımızı bitirelim: Doğuştan sahip olduğumuz, teknik ifadeyle; insanlarla yürüttüğümüz ilişkiler esnasında, genetik tevarüsle sahip olduğumuz yatkınlıklarımızı açığa vurarak, karşımızdaki kişi-kişiler nezdinde kendimizi otorite olarak belli ederiz.  Ancak belirli bir konuya yatkınlığımız olsa bile, kimi zaman bunu gerektiği gibi gösterme becerimiz olmayabilir, yani gerektiği gibi muktedirlik ortaya koyamayabiliriz. Bu bizim yetenekli olduğumuz halde beceriksizlik gösterdiğimiz durumlarda ortaya çıkar ama bunları telafi edebiliriz. Aksi olduğunda, yani, otorite olmadığımız bir konuda güç gösterilerine kendimizi kaptırır isek şayet, bu gösteriler, ilişki ağımız açısından bir işkence veya zulüm haline gelebilir. Ergenleri örnek göstererek, Piaget buna güç zehirlenmesi diyor. Ben tam tersini iddia ettim (ayrıntı için sh.231-247): Zira, güç zehirlenmesi; otoritenin sahip olduğu muktedirliğin neden olduğu sarhoşluk nedeniyle gösteriye dönüşen güç aracılığı ile tebarüz ediyor. Defans oynayan futbolcuyu düşünün; kendine o kadar güveniyor ki, tribünlere fors yapmak için topu ayağında gezdirirken rakibe kaptırıyor ve takım gol yiyor.

Dolayısıyla otorite, muktedirlik olarak kendini güç gösterileri halinde belli eder iken, bunun işlevi ve ölçüsü çok önemli ve de illaki son derece kritik bir sırat köprüsü üzerinde seyrediyor. Gündelik (elbette, yöneten yönetilen - efendi köle ilişkilerinin ayyuka çıktığı dünyevi hayatımızda)ilişkilerimizde anlamadığımız, genellikle bu sırat köprüsüdür.

Zurnanın zırt dediği nokta şu: Otorite olduğumuz ya da otorite olarak kabul edildiğimiz bir konuda, muktedirliğimizi belli etmek niyetiyle, güç gösterilerinde bulunur iken, o anki bağlam itibariyle gerekli bilgi donanımını edinmemiş isek, otaya koyacağımız hüküm verme işlemi, yani domine etme girişimi, yani hakimiyetimiz, hakim veya hakem olarak karar verme yeterliliğimiz (capability), yani tahakkümümüz, muhataplar nezdinde bir işkenceden ibaret hale gelecektir. Kısakürek’in Reis’inden beter hale geldiğimiz haller bu hallerdir. Demek ki egemenliğin, hakimiyetin yeter ve yegane şartı, konu bağlamında yeterince bilgi donanımına sahip olmak ve o anda hüküm ortaya koyabilecek yeterlilikte reşit ve mümeyyiz olmak. Hüküm vermek neden önemli? Çünkü biz, hükümlerimiz aracılığı ile çevremizdekileri yönetir, yöneltir, yönlendiririz. Yönetim ehliyeti ve liyakati demek, tam anlamıyla isabetli, tutarlı, hakkaniyetli ve olması gerekene en uygun hükümler-kararlar verebilme yetkinliği (capacity) demektir. Böyle bir yönetici oturduğu koltuğa güç verir. Haklı bir fors sahibidir. Oturduğu koltuktan güç alarak fors atıyorsa, onun yönetsel performansının adı boyunduruk-sulta- hegemonyadır.

Hakında kahır mektubu yazmanız gereken soruya geldi sıra: Seçmenin oy verme kararı böyle mi tebarüz etmektedir? Bu konuda kuşkulu isek, yönetim kademelerinin meşruiyetine iman etmekte ısrar etmeli miyiz?  Yönetsel iradenin icraatları böyle mi işler?

Görünmek için üretilen bilimsel bilgi ile yetinmeye mahkum muyuz? Televizyon kanallarında ahkam kesen (kanun hükmünde karar veren) taifenin, itikat ile ilmihaline göre amel etmeye, sessiz sedasız devam edelim mi? Bu soruların ilk cevapları Nilgün ve Vehbi hocalardan gelir  diye bekliyorum. Bu arada Adnan abi de umarım bu tartışmalardan murad ettiğini bulur. Elbette, Alaaddin Hocam da bu arada, Habermas’ın “Bitmemiş Proje Modernite”nin, airbag’indeki hükmü, bizim yufkamıza sarıp da servis yapsa ne güzel olur.     

Yeni yorum ekle

Resimli CAPTCHA