Nasihatlerden Musibetlere Doğru Küreselleşen Dünya


Çok büyük bir terör eylemine tanıklık ettiğimiz 13 Kasım 2015 tarihi, dünyanın en kara günlerinden biri olarak kayda alındı. Fransa’nın başkenti Paris’in göbeğinde altı veya yedi noktada katliamlar gerçekleştirildi. İlk resmi açıklamalara göre 127 kişi olay esnasında katledildi. 99’u çok ağır 250 kişi yaralı. 

Son derece profesyonel, son derece soğukkanlı, son derece organize, planlı, programlı gerçekleştirilen terör eylemi bütün dünyada lanetlendi. Dünya liderleri terörü bir kez daha kınadı. Fransa’ya destek ve taziye mesajları gönderildi. Katliamları IŞİD üstlendi.

Muhtelif iddialar, yorumlar ve değerlendirmeler var:

İlk akla gelen istihbarat ve güvenlik zaafı. İngiltere, küresel bir terör eylemi ihbarı aldığını ilan etmiş, güvenlik önlemlerini ziyadesiyle arttırmış ve dikkatleri, Avrupa ülkelerinin başkentlerine çekmişti. Benzer bir terör eylemi bekleniyordu ve bütün dünyanın en önemli eğlence merkezlerinden birisi olan Paris’in hedef seçilmesi kuvvetle muhtemeldi. Ancak, anlaşıldığı kadarıyla Paris’te etkin bir önlem alınmamış. Belirli bir mekânda değil, pek çok mekânda aynı anda eylem yapılabilmiş olması ve özellikle de konser gibi, milli maç gibi, çok kalabalık mekânlarda böyle bir eylemin gerçekleştirilebilmiş olması, gerçekten de kabul edilebilir, affedilebilir bir güvenlik zafiyeti değildir. Olaydan hemen sonra Paris’i asker teslim aldı. Olağanüstü hal başlatıldı. “Zorunlu olmadıkça sokağa çıkmayın” denildi. Uzmanlar, bu sert önlemlere ihtiyaç hâsıl olmadan, terörün önlenmesine yönelik gerekenlerin neden yapılmadığını birbirlerine sordular ve sormaya devam ediyorlar.

İkinci bir iddia, Türkiye’deki G20 zirvesi ile ilgili. Her kim ise, birileri, IŞİD ve Suriye’yi G20’nin en önemli gündem maddesi haline getirmek istiyordu. Daha ziyade ekonomik amaçlı bir zirve olan G20, kaynayan kazanın dibinde yapılıyordu ve liderler, öncelikle bu konuya kafa yormalı ve hatta dünyanın başına bela olan bir Müslüman terör örgütünü ortadan kaldırmak için işbirliği yapmalıydı. Bunun ekonomik bir yanı vardı. Petrol kuyularının bazıları IŞİD terör örgütünün kontrolündeydi. Yatırımların en fazla yapılması gereken topraklarda yatırım ve ticaret yapılamıyordu ve en önemlisi de, ciddi bir tüketici kitlesi, yersiz yurtsuz dolanıyordu. Hatta mülteci olarak da varlıkları Avrupa için tehdit haline gelmişti. Belirli bir küresel mutabakatın oluşması için, bütün dünyayı ayağa kaldıran bir terör eylemi vuku bulmalıydı ki, hiçbir lider “buraya, bunu mu konuşmaya geldik” dememeli ve bilmeliydi ki, küresel kapitalizmi korumanın aşılması gereken barikatlarından biri, Müslüman terör örgütlerinin bertaraf edilmesi, hatta itlaf edilmesi. Bu sonuç yoksa huzur yüzü de yok, para da.

Üçüncü bir değerlendirme Paris’in toplumsal demografisi ile ilgili. Söylendiğine göre Paris’te 6 Milyona yakın Fransız olmayan yabancı var. Çoğu; Afrika, Ortadoğu ve Doğu kökenli. Paris’te “getto”laşmış durumdalar. Bunların varlığını tehdit olarak algılayan Fransızlar ve onların resmi politikaları, gettolardaki genç kitlelerde hınç yaratıyor. Bir dönem ucuz işgücü olarak ziyadesiyle istismar edilen göçmenlerin çocukları, şimdi, ortalama bir Fransız gibi yaşamak istiyor ve istismara asla boyun eğmiyor. Tatminsizlikler ve sürekli biriken hınç, Fransız güvenlik güçlerinin de baskısı yüzünden isyana dönüşmek üzere. Bu da doğal olarak, Paris’teki bu gettoları terörizmin doğal kaynakları haline getiriyor.

Dördüncü bir yorum, Türkiye’nin odağında olduğu mülteci sorunu ile ilgili. Özellikle Suriyeli mültecilere önce umut dağıtılmış, sözgelimi Hollanda ve Almanya gibi bazı ülkeler, “bize ulaşırsanız, sizin şu kadarınızı kabul edeceğim” gibi açıklamalarda bulunmuşlardı. Bu açıklamaların yarattığı umutla mülteciler yollara döküldüler ve yollarda telef oldular. Paris katliamı bunun da bir intikamı olabilir.

Bir diğer beşinci analiz şuydu: Batı, asırlar boyu ikiyüzlü siyaset ve diplomasi izledi. Kökenleri Roma’ya dayanan bu riyakâr perspektif; “Europe” olmayan insanları, insandan saymıyor ve onların her türlü hak mahrumiyetini hoş görüyor ve hatta onların işkencelere maruz kalmasını makul görüyor. Özgürlükleri, refahı, huzuru; kısacası insanca yaşama hakkını sadece kendileri için istiyorlar ve hatta başkalarının bu ayrıcalıklara liyakatine itiraz ediyorlar. Küreselleşen dünya; açlığı, acıyı, zulmü, işkenceyi de küreselleştirdi ve artık Paris, Halep’e, Kabil’e hiç de uzak değil. Dolayısıyla bir yerde insanların feryatları gök kubbeye yükseliyorsa, başka yerde insanların kahkahaları bu feryatları bastıramaz. Eninde sonunda terör onları, tam da, gülüp eğlendikleri mekânda yakalayıverir. Dolayısıyla; ya refah, huzur, zenginlik, özgürlük küreselleşecek ya da terör, acı, işkence ve zulüm. Gezegen üzerindeki hiçbir devletin, ülkenin, halkın, bunlardan tek birini seçme hakkı yok. İyi olan ya da kötü olan kimsenin kaderi olamaz.

Bu yorumların, iddiaların, değerlendirmelerin hepsi, bir yönü ile doğru. Paris’teki katliamı hiçbirisi tek başına açıklamaya muktedir değil. Paris’teki yetkililer bunun adını “savaş” koydu. Çok acı. Bu bir savaş ve Paris, ikinci dünya savaşından bu yana ilk defa, bu savaşta bu denli ağır kayıp veriyor. Bu savaş çok acımasız, çok vahim ve bir o kadar da sinsi. Artık öyle görünüyor ki, dünyanın hiçbir yerinde cephe savaşı olmayacak. Düzenli ordular bir daha karşı karşıya gelmeyecek, onlara gerek de olmayacak. Bu savaş; devletler, ülkeler arasında da değil. Bildiğimiz ihtilafların neticesinde de bu savaş çıkmış değil ki, neticeyi ortadan kaldırıp savaşları önleyelim. Bu savaş, tam da, bilim kurgularla gördüğümüz ve kâbuslarımızda yaşadığımız bir savaş. Hepimizin kemiğine bıçak dayanmış. Kimse kimsenin hicranına sırt çevirme lüksüne artık sahip değil.

Düşünmek zorundayız. En başta da, küresel kapitalizmin tahkim edildiği ve insanın insanı nasıl sömüreceğinin en amansız boyutlarıyla kararlaştırıldığı G20 gibi zirvelerde. Belki de, her musibetin daha vahim belaları savma işlevi zuhur eder diye, iyi niyetli bir bekleyiş içinde olabiliriz. Nasıl ki paranın, kazancın, gücün; dini, imanı, ırkı, kültürü, vicdanı yoksa terörün de dini, imanı, vicdanı, merhameti yok. Para, kazanç ve güç küreselleştikçe, terör ve şiddet de küreselleşecek. Bu çok belli.

Kıssadan çıkan hisse de şudur: Bebeğin açlıktan ölmesini bekleyen akbaba gibi, oturup keyifle bekleme imkân ve ihtimali hiçbir devlet ve ülke için, artık mevcut değil.