Parlamenter Temsili Demokrasi Hazretlerine Saygıda Kusur Etmek


 

 

“Arkası yarın” deyip de devamını yazacağımız yazı sayısı her geçen gün artıyor. En son, 15 Temmuz isyanını bertaraf edip sokaklarını temizleyen insanlarımızın hikayesini yazmaya başlamıştık. Ondan önce de parlamenter sistem ve başkanlık sistemi ile ilgili değerlendirmelerimiz yarım kalmıştı

Zannedilir ki, yazı yazanlar, yazı yazma ihtirasını, yazacak konu bulamadıkları için kaybederler. Bu koca bir yalandır. Her zaman yazı, kendisini yazar. Yazıyı yazdırmayan esasında, gündemin yoğunluğudur. Son günlerde Türkiye’nin gündemi o kadar hızla akıyor ki, çoğu zaman yazma kabızlığına neden oluyor.

Ne yazılmasını beklersiniz. Örneğin: AP’nun kararını mı yazalım? Sanki bize lütufta bulunuyorlarmış gibi, kokuşmuş çöplüklerine “almayız haa“ diye parmak sallıyorlar. “Türkiye Cehennem” demiş biri, adama demezler mi? Kollarımızı açtık gitme mi dedik; defol git. Terör yardakçıları tutuklanmış: eee yani ne olmuş: Devletin “hizmet et” diye kucağına koyduğu parayı silah alıp ben mi verdim,  yetiştirdiğin çocuk yaştaki teröristin eline.  

Velhasıl konuların pek çoğu ahlaka mugayir. Biz en iyisi yarım bıraktığımız yönetim sisteminin karakterine ilişkin yazımıza devam edelim.

Temsili Parlamenter Sistem Çoktandır Rahmetli      

Temsili parlamenter sistem adı verilen yönetsel mekanizma, aslına bakarsanız, ömrünü tamamlayalı çok oldu. Beşiği kabul edilen Fransa’da bile, hayli zamandır, yönetsel mekanizma “temsili parlamenter” değil. Emin olun, ilk orijinal haline sadık kalmış temsili parlamenter sistem de hemen hemen hiçbir ülkede uygulanmıyor. Nitekim bizdeki bu tartışmalar da yeni değil. Hiç değilse 40 yıldır konuştuğumuz bir konu. Hatta benim yaşımdakiler iyi bilir. Bir ara ikinci Cumhuriyetçiler vardı ve onlara göz açtırmayan birinci Cumhuriyetçiler.   

Hikaye çok eskilere dair. Neredeyse ikibin yıllık. Greklere kadar dayanıyor yani. Sabrınıza sığınarak bu hikayeyi birlikte gözden geçirelim istiyorum:

Demokrasiyi oluşturan kavramlar, bilindiği gibi, Grek kültürü bağlamında kendine özgü bir anlam alanı bulunan demos ve kratos kavramlarının bileşiminden oluşmaktadır. Antik Yunan kent(polis)lerinde ikamet eden halk; aristos, demos ve laikos olarak adlandırılmıştır. Aristos genellikle akropoliste ikamet eden yöneticilerdir. Demos gündelik aktivitelerini agorada icra eden sıradan yurttaşlar, laikoslar ise siyasal anlamı olmayan kitleler (kadınlar, taşralılar, köleler v.s.)dir. Kratos mitolojik bir kahramandır. Rivayet edilir ki, Zeus, bilgi ateşini Olimpos’tan çalıp insana veren Prometheus’u yakalaması için Kratos’u görevlendirmiştir. Kratos da Prometheus’u yakalamış ve zincirleyerek Zeus’un ayaklarının altına atmıştır.

Kelimesi kelimesine “kellelerin (bilinçsiz kitlelerin) gücü” anlamına gelen demokrasinin, Antik Yunan’da, agora gibi, sıradan ve lümpen mekanların müdavimlerine yakışan bir yönetsel sistem olarak tasavvur edilmesi tesadüf değildir. Çünkü, insanlık tarihinin en ulu kişilerinden birisi olan Sokrat, Agora ehlinin kararı ile katledilmiştir. Dolayısıyla, demokrasi denilen sistem, niteliksiz kişilerin yönetici olması veya yönetime dair tasarruf kullanması imkanına yol açması bakımından tehlikelidir.

Antik Yunan’da bu denli küçümsenen ve aşağılanan demokrasi, nasıl olmuştur da bu denli yüceltilir hale gelmiştir ya da Popper’in ifadesiyle demokrasi, en aşağıdakilerin rejimi olmasına rağmen, neden bu gün, bu denli yüceltilmektedir? Hiç tereddütsüz bu sorunun cevabı şudur: “Temsili Parlamenter Demokrasi, burjuvazinin yönetsel sistemidir”.

Meşhur Meyhanelerin Adı Neden Agora?

Agora ehli ile sıkı bağları bulunan burjuvazinin Antik Yunan demokrasisine getirdiği en dikkate değer ve en özel yenilik TEMSİLdir. Tam burada iki nokta vardır ki; ziyadesiyle dikkate almaya mecburuz:

Birincisi, burjuva; dünya işlerinin günübirlik olanlarına kilitlenmiş bir topluluktur. Yönetim işlerine veya sofistike meşguliyetlere, ne vaktini ayırmaya ne de çabasını sarf etmeye mecali vardır. Uhrevi ya da metafizik meşguliyetlere bile, dünyevi yaşam biçimini aklamak, arındırmak ve aracılamak için ihtiyaç duymaktadır. Yönetsel ve entellektüel işler icra edilmelidir ama bu icraat, burjuva adına ve burjuvanın çıkarlarına uygun olarak gerçekleştirilmelidir. Tıpkı kendisi yönetiyormuş gibi, yönetsel ve entelektüel işleri ifa eden vekiller, burjuvayı, burjuvazinin kurmuş olduğu parlamenter temsili demokratik yönetsel mekanizmalarda TEMSİL etmelidir.

İkinci (Foucault’un betimlediği) anlamıyla temsiliyet; alışılagelen temsil kavramının anlam alanlarının artık çok ötelerini kapsamalıdır. İktidar (pussiance), güç (power), hüküm verme-hakimiyet (domination) ve doğal olarak yönetim-yürütme (government-menagement-administration), burjuva adına icra edilmelidir. Simmel’in çerçevesini çıkardığı bağlamıyla, bunların tümünü TEMSİL etmeye MUKTEDİR bir değer olan para, egemenlik ilişkilerini TAYİN ve TAKDİR etmelidir. Dolayısıyla, burjuva; parayı çekip çevirdiği sürece, egemenlikle ilgili işlerin de tümünü, nasılsa, çekip çevirebilecektir.

Doğrudan demokrasinin işlediği Antik Yunan’da, yurttaşlar doğrudan karar alabiliyordu. Kent devletlerinin ortadan kalkmasıyla demokrasi fikri de doğal olarak unutuldu. Krallıklarda doğrudan demokrasiyi işletmek mümkün değildi, ihtiyaç da yoktu. Ancak ulus – devletlerde demokrasi fikrine duyulan ihtiyaç, demokrasi ile temsiliyeti bütünleştirdi. Bu bütünleşme, daha geniş toprak üzerinde, daha yaygın hak ve özgürlüklere kapı araladı ve bireysel özerklikleri geliştirdi. Aynı zamanda yasama işlevinin kapsamını da genişletti. Duverger’in plutodemokrasi dediği momentten sonraki süreç, burjuva dışı toplumsal unsurların da kendisini siyasal kurumlarda burjuva kadar temsil etme ihtiyacının belirginleştiği dönemlere denk düşmektedir.

Dolayısıyla, burjuva çıkarlarını tesis etmek ve güvence altında tutmak amacıyla üretilen siyasal kurumlardaki temsiliyet, zamanla, yönetsel kurumların burjuvazinın emrine amade olmasını engellemeye yönelik olarak da kullanılır hale gelmiştir. Zira klasik güçler ayrılığı, yürütmenin; yasama ve yargı üzerinde bir biçimde sulta kurması nedeniyle işlemez hale gelmiştir. Böylece belirli bir çıkar grubunu, daha doğrusu sosyal sınıfı değil, toplumun diğer unsurları ya da sınıflarının da hak ve özgürlüklerini güvence altında tutan bir hukuk sistemine ihtiyaç hasıl olmuştur. Herkese, herkes kadar güvence temin eden hukuk, toplumsal ve siyasal düzenin kaynağını teşkil etmiştir. Her çıkar grubu, burjuva kadar, kendi çıkarlarının temsil edilmesi için mücadele edebilmiştir. Sonuçta, burjuvanın çıkarlarını aracılayan demokrasi, zamanla, tüm diğer toplumsal sınıfların çıkarlarını da temsil eden siyasal sistemin adı olmuştur.

Klasik güçler ayrılığına 4. güç olarak mass medya ile sivil toplum örgütleri eklemlenmiştir. Mass medya ile sivil toplum örgütleri, kamusal kurumların iktidar alanı dışındaki özel alanda eylemler sergileyerek, siyasal iradenin ortaya koyduğu işlemleri denge ve denetim altında bulundurmuştur. Bu sayede demokrasi, denge ve denetim sistemi niteliğini kazanmıştır. Kamunun işlemleri ve onlara karşı sergilenen sivil eylemlerin temsil edildiği çıkarlar, özgür bir alanda karşı karşıya gelmiş, optimum noktada buluşmuş ve demokrasiye bu şekilde işlerlik kazandırılmıştır. İşte, tam da bu noktada; hem yönetenlerin ortaya koyduğu işlemler temsiliyet kapsamına dahil edilmiş hem de özel alanda yönetilenlerin çeşitli çıkarlarını temsil eden eylemler birer temsiliyet parametresi kabul edilmiştir. Dolayısıyla yönetenler kamusal bir alanda temsil edilmektedir. Aynı kamusal alanda yönetilenler de temsil edilmektedir. Teorik olarak bakıldığında mükemmel bir sistem gibi görünmektedir. Ama ne yazik ki, ortalıkta olanlar asıllar değil, vekillerdir. Bu durum, yani temsiliyet, bu bağlamıyla uygulamada çok ciddi bir handikaptır.

Çeşitli bakış açılarıyla değinilmiş olan ama en çarpıcı haliyle, “iktidar seçkinleri” adı altında Mills’in (1974) dikkatleri çektiği siyasal ilişki biçimi; en fazla ihtiyaç duyulan zamanlarda veya en kritik koşullarda, demokratik sistemin denge ve denetim mekanizmasının gerektiği gibi işlemediğini gözler önüne sermiştir. Büyülü bir kavram gibi sunulan sivil toplumun bazı durumlarda, mevcut egemenlik ilişkilerini tahkim ettiği, siyasal iradenin fiili şiddetinin işlemediği durumlarda, sembolik şiddet araçları olarak bazı sivil toplum aygıtlarının ve medyanın devreye sokulmakta olduğu görülmüştür. Ayrıca (corporation denilen) sorumsuz ve anonim küresel imparatorluklar olarak güçlenen sivil toplum örgütleri zaman zaman, meşru  siyasal iradeye yönelik sınırsız bir baskı uygulamışlar, kamu alanını işgal etmişler ve demokratik işleyişi ciddi biçimde tehdit eder hale gelmişlerdir.  Öte yandan, sivil toplum örgütlerinin tepe yöneticileri ile siyasal iradeye yön veren siyasal güçlerin yönetim kademelerinin açık veya gizli bazı işbirliklerine girmesi, demokratik işleyişin doğasını tahrip etmiştir.  

En önemlisi ise, emperyal amaçlarla, uluslararası düzeyde egemenlik temin etmeye çalışan siyasal güçlerin, hedef ülke olarak seçtikleri ülkelerin yöneticileri ile, son derece kirli ilişkiler içine girmesi ve hedef ülkenin bireylerini, bizzat yöneticileri aracılığı ile, son derece ağır bir sulta ve baskı altında tutmaya çalışmasıdır. Bu hegemonik girişimler, demokrasiyi küresel düzeyde, çok daha vahim bir otoriter despotizme dönüştürmüştür. Temsili parlamenter demokratik sistem sayesinde, bilhassa müstemleke ülkelerde “seçilmiş krallıklar” teşekkül ettirilmiştir. Bu sistem; tahtının nerede bulunduğu bilinmeyen, emirlerin hangi kanallarla akıtıldığı belirlenemeyen “big brother”lar peydahlamıştır. Bilhassa, 2000’li yıllara adım atmaya hazırlandığımız eşikte, “halksız iktidar”lar denilen ve bizim “corporation”lar olarak bildiğimiz bazı güç odakları, parlamenter temsili demokratik yönetim mekanizmaları aracılığı ile, müstemleke ülkeler üzerinde, tam anlamıyla birer hegemonya kurmuşlardır.

Daha da vahim olan şudur: Bu güç odakları; işbirlikçisi olan yerli yöneticilerden her istedikleri tavizleri alamadıkları durumlarda, akıl almaz krizler yaratarak ve darbeler tezgahlayarak, kendilerini bizzat TEMSİL edecek yönetsel kademeler teşekkül ettirmişlerdir.  Güç odaklarının özgün amaçlarını-ihtiraslarını-heveslerini TEMSİL eden bazı aygıt (apparatus ve media)larla ve çok çeşitli araçlarla (mali enstrümanlar, derin devlet enstrümanları vs.), iktidardan yoksun resmi yönetsel kademelerin meşruiyetini temin eden “halk”lar; boyunduruk altında tutulmuş, yönetilip yönlendirilmiş, istenilen ve önceden belirlenen hedeflere yöneltmiştir.       

Kısacası temsiliyet; toplum içindeki tüm toplumsal “taraf” ve çıkarları temsil etme niteliğini kaybetmiş, vekalet ettiği taraf veya temsil ettiği çıkarların aleyhine iş ve işlemlerin icra ettirilmesine bizatihi aracılık etmeye başlamıştır. Bu tarz, kirli ve gayri meşru siyasal ilişki biçimlerinin açığa çıkması doğal olarak parlamenter temsili demokratik sistemlerin trajik biçimde defnedilmesini zaruri kılmıştır. Bu trajediyi Avrupa 20.yy.’ın ortalarında yaşadıktan sonra temsiliyete dayalı yönetsel sistemden kurtulmaya başlamıştır ki aslında, Avrupa Birliği, bu yönde bu güne kadar tam olarak işlevsel kılınmış olmasa da, bu amaç doğrultusunda tasarlanmış bir projedir.  Biz, 60’lar ve özellikle 70’lerden beri, bu trajedinin neden olduğu sancılar yüzünden kıvır kıvır kıvranıyoruz. Bir zamanlar “Tarih”in veya “İdeoloji”nin “Son”u laflarıyla meşrulaştırılan bu trajedi, bu aralar, “Bahar” gibi laflarla perdelenerek, bölgemizde bir süredir sahneye konulmuş durumdadır.  

SONUÇ

Temsiliyete dayalı yönetsel mekanizma; bir anlayış olarak sürekli zihnimizde aklanmaya çalışılsa da, tasarlandığı haliyle uygulanma imkanı olmayan bir yönetsel sistemdir. Bu yönetsel mekanizmayı hangi kıymetli kavramla ya da ne tür değerli teoriyle süslersek süsleyelim, belli ki, pek çok örnekte deneyimlendiği gibi, bizim ülkemizde de uygulanma imkanı yoktur.

Partili Cumhurbaşkanlığı ya da başkanlık veya her ne ad altında tartışılırsa tartışılsın, çok açıktır ki, yönetsel sorunlarımız vardır ve bu sorunlar hepimizi ziyadesiyle ilgilendirmektedir.

Her şeyden evvel bu sorunların odağında, karar alma mekanizmalarını çok hızlı işletme sorunsalı bulunmaktadır. Küresel olarak, çok hızlı akan ve hayatın neredeyse ışık hızı ile yaşandığı bir sürecten geçiyoruz. Ne “oyun ve oynaş”a ayıracak zamanımız var ne de “iki çift lafın belini kırma” lüksümüz.

Etrafınıza iyi bakın. İnsanların iki lokma yemek yemeye bile zamanı yok. Avuçlarındaki tostları, simitleri geveleyerek işlerine yetişmeye çalışıyorlar. Hepimiz, her an, koşuşturma halindeyiz. Lüzumsuz, gereksiz, boş lakırdıları müzakere etmeye hiç birimizin tahammülü de yok, hoşgörüsü de. “Atı alan Üsküdar’ı geç”meden, “elimizi çabuk tut”maya mecbur ve mahkumuz, kim ne derse desin.