Postmodernizm: Yeni Moda Modernizm mi, Epistemik Bir Kırılma mı?


 

          

GİRİŞ

Ramazan Yelken hocamızın Fikir Coğrafyasındaki söyleşisinden (http://www.fikircografyasi.com/makale/prof-dr-ramazan-yelken-ile-soylesi) sonra, Vehbi Başer, Alaattin Karaca, Ramazan Yelken hocalar ve Mustafa Everdi ağabeyle birlikte, aramızda bazı değerlendirmeler yaptık. Ramazan Hocayı teyiden, “postmodernizm” ifadesinin, özellikle İslam dünyası açısından tutarsız bir tanımlama olduğunu düşündüğümü ifade etmiştim. Efgani ve Abduh odağında, bazı değerlendirmelerde bulundum. Bir yandan da üniversal olanla, global olanı netleştirme telaşı söz konusu olduğu için, düşündüklerimi kendi tutarlılığı içinde ifade şansı bulamadım. İzninizle, bu münazarayı, okurlarımızla buluştuğumuz bu “mesafesiz mekan”a taşımak istiyorum.

Sorunsallaştırdığımız konu aşamalı olarak şuydu:

Birinci Adım: İslam Alemi; şu veya bu biçimde, (sağında, solunda, karşısında veya peşinde) moderniteye eklemlenmiş durumda. Modernitenin şu veya bu biçimde epistemik çatısı ve hatta dergahı içinde. Acaba alternatif bir epistemik çatı kuramaz mıydı ya da kurabilme ihtimali var mı? Dahası, böyle bir potansiyeli var mı ve buna, şu haliyle muktedir midir?

İkinci Adım: Müslümanlar, en az iki asırdır, Batı’nın siyasal, ekonomik ve sosyo-kültürel işgal ve özellikle istilasına maruz kaldılar. Bu tarz ilişki biçimi, Müslümanlar üzerinde; itaat ve itiraz, takdir ve tenkit, koşulsuz intisap ve körü körüne ret şekillerinde tezahür eden palyatif davranışlar yaratıyor. Bunun adına (kültürel-epistemik-sosyal veya her ne ise) asla “şizofreni” demeyelim. Çünkü buna benzer tanımlamalar tam anlamıyla “çuvallama”dan ibaret. Ama aynı zamanda da bu davranışların kalıcı hale gelmiş ve kanıksanmış boyutlarının bulunduğunu da kimse inkar edemez.

Üçüncü Adım: Ticari burjuvazinin ana karakterlerinden birisinin dindarlık olduğu gerçeğinden Müslümanlar müstağni değildir. Münzevi hayat tarzını yücelten dindarlık, infak kurumunun akıl sır ermez dönüşümünden sonra, Müslümanlar açısından da; sermaye birikimi temin eden bir mekanizma haline gelmiştir.  Bu sayede,  dün, üretici bir güç kaynağı olarak dindarlıktan nemalanan Müslüman ticaret burjuvazisi, kaçınılmaz olarak, bugün, çağa ayak uydurma gerekçesi ile meşrulaştırdığı “snop” davranışları ile, kendine özgü hale getirdiği dindarlığı mecz edip, gene, kendine özgü lümpen bir burjuva sosyal karakteri yaratmış durumdadır.

DÖRDÜNCÜ ADIM’da elde kalan realite: Tüm bunlar, tam da, teoriye kurban giden olgu değil, yaşadığımız hayata kurban edilen zihniyet alemi ile bizim yüzleşmemize neden olmaktadır. Bu bizim kâbusumuz değildir, maalesef realitemizdir.

Sevgili Hocalarımız ve uzmanlarımızın da eşlik etmesiyle, ben, birinci adımla, piyonu hareket ettirip, -yazılar yazılmasına yönelik- oyunu başlatmak istiyorum. Lakin şu siyasal sistem meselesini unutmuş değilim. Arkadaşlarımız zaman zaman yazdı. Anayasa meselesi de zaten TBMM’nin sorunu haline geldiği için, artık, bu konunun, daha teknik boyutta ele alınacağını umut ediyorum.

Batı Biliminin Epistemik Yapısında Açılan İlk Gedik

Bilim tarihi ile ilgili literatür, 13.ncü yy’dan itibaren başlayan ve 17.yy’da zirve noktaya ulaşan zaman aralığını, modern bilimin en önemli devrimlerinin gerçekleştirildiği dönem olarak adlandırmaktadır.  Bu dönemin en önemli özelliği, bilime yüklenen misyonun, fen ve sağlık bilimlerinin bazı alanlarında tecessüm etmesinden kaynaklanmaktadır. Kainatı dev bir makine gibi tasarlayan “mekanikçi” yaklaşımlar için çok fazla ehemmiyet arz etmeyen misyon, sosyal bilimler söz konusu olduğunda, ciddi sorunlara neden olmuştur.

Teknolojik bilginin belirli bir teknik üzerine yığılması, buna dayalı olarak (I.)otoritenin temerküzü ile birlikte (II.) sermayenin terakümü, ardından insanların belirli bir (III.)mekana yığılması, bildiğimiz sanayi toplumunu doğurmuştur. Bilginin insan hüner ve becerisine organize bir biçimde yığılarak uygulanması, bilginin sadece iş ve verimlilik amacıyla kullanılması, prodüktiviteyi patlama denecek biçimde yükseltmiştir.

Bununla birlikte, sanayi devrimi, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar, insanın insanı sömürdüğü bir döneme tekabül etmektedir. Emeğe ödenen ücretlerin günde 20 saati bulan çalışmaya rağmen sefalet ücreti düzeyinde kalması, akıl almaz derecedeki kötü iş koşulları, çocuk ile kadınların da işgücü sömürüsüne kurban edilmesine rağmen bir işçi ailesinin geçimini temin edememesi, hatta domuz çiftliklerinde çocukların karınlarını doyurmak için domuzlarla yarışmalarına dair tespitler, sanayi devrimi dönemindeki çalışma hayatına ilişkin birkaç örneğe işaret etmektedir.

19. yüz yılı karakterize eden kolonyalizm, bu işgücü istismarının hammadde sömürüsü ile katlanarak küreselleşmesine; işgal ve istilalarla çok daha vahim boyutlarda yaygınlaşmasına tanıklık etmiştir. 20. yüzyıldaki I. ve II. Dünya Savaşları; bu istismar, işgal ve istilaların ne denli vahşet haline geldiğine delil teşkil etmektedir. Öte yandan; 1930 Mali bunalımı, ekolojik dejenerasyon, nükleer – biyolojik - kimyasal silahlanma ve tüm bu olup bitenlere bilimin teşne olması,  doğal olarak bilimi bir nimet olmaktan çıkarmış ve onun külfet olarak algılanmasının önünü açmıştır. Kuşkusuz ki akla ilişkin “tutukluk” ve bilimin “araçsallaşması” ile birlikte, gerçekten de, Batı bilimsel anlayışına yüklenen misyonun,  ideolojik bir hevese dönüşmesi, Batı bilimine ilişkin umutları ortadan kaldırmıştır.

Sonuç olarak, yer küreyi cennete dönüştürme misyonu ile yükümlü bilimin; insanlığa optimum fayda sağlayacak doğrultuda işlemediği anlaşılmıştır. Bilimin; doğa, toplum ve bireylerdeki nesnel gerçekliklere vakıf olma iddiasının bir tür “sihirbazlık” olduğu, patolojik zannettiği durumları, rasyonel zeminde tasarlanan ideal forma uygun hale getirme ülküsünün büyücülük ve kâhinlik anlamına geldiği ve tüm bunların örtülü amacının, hegemonya heveslerini içerdiği kanaati genel kabul görmeye başlamıştır ki, Batı biliminin dominant epistemine yönelik bu eleştirel konsensüs, elbette, tüm kurum ve kavramlarına da sirayet etmiştir.          

Bu yolu açan ilk sistematik doktrinin Marx’a ait olduğu söylenebilir. İbn Haldun ile ilgili kayda değer çalışmalardan birisini ortaya koymuş olan Ümit Hassan, Marx’ın ilham kaynağının, ilk ekonomi politikçi olan İbn Haldun’a dayandığını söylemektedir. Bu kanalın G. Vico üzerinden kurulmuş olması mümkündür ve İbn Haldun, pek çok bakımdan Marx’ın yaklaşımına çerçeve oluşturmaktadır.

Marx’ın Camera Obscura metaforu, “Alman İdeolojisi”ndeki fikirlerini somutlayan önemli bir simgedir. Bu metafor; vaaz edilen ideoloji ve onun aracılığı ile benimsetilen zihniyet sayesinde, gerçek hayatın nasıl “baş aşağı” edilip bireylere bu haliyle sindirildiğini anlatmaktadır. Böylece insanlar, gerçekten de farkında olmaksızın, doğruları yanlış, yanlışları doğru olarak algılamakta, zihinsel performansları bu yolla yalama hale getirilmektedir. Bu evreden itibaren “bu doğru”, “şu yanlış” uyarıları artık “dikiş tutmamakta”dır.

Kuşkusuz ki Marx, “Alman İdeolojisi”ndeki haliyle, çok zeki bir stratejisyenden ibaret değildir. “Kapital”de (sosyal politikacı, sosyolog, iktisatçı ve en yetkin eleştirel ekonomi politikçi) bilim insanı,”1844 Felsefe Yazıları” ile “Felsefenin Sefaletinde” filozof, “Manifesto”da ise ideologtur. Dolayısıyla, tüm buralardaki Marx’ları toparlayabilir, parçalarını tutarlı bir biçimde bir araya getirebilirsek, onlardan, efradını cami ağyarını mani ve elbette anlamlı bir bütün oluşturabiliriz.

Marx, meşhur (yani matematiksel iktisadı kurduğu için değil, kaynağı kapital olan kapitalizmin, kapitalist imparatorluğunun ulu piri olduğu için) D. Ricardo’nun kavramlarından yararlanarak kendi doktrinini kurmaktadır. Sadece artı değer ona aittir. Diğer kavramları Ricardo’dan ödünç almıştır.

Analizleri şöyledir: Emek ile sermayenin piyasadaki payları son derece gayri-adildir. Emekçi 12 saat çalışmasına karşılık, 6 saatlik ücret almakta, kapitalist ise ortaya koyduğu sermayenin karşılığını katlayarak geri almaktadır. Buna göre, 12 saatlik emeğin değerine piyasada 6 saatlik bir bedel takdir edilmekte, ama sermayenin payı bir kat fazla olmaktadır. Kapitalist piyasaların sermayedara akıttığı emekçinin hakkı olan bu haksız kazanç artı değerdir ve sermaye birikimi bu yolla sağlanmaktadır. Demek ki, emekçinin emeğinin sömürülmesi kapitalizmi var etmektedir. Aslına bakılırsa bu sömürü, kapitalistin tasarlayıp planladığı bir proje değildir. Bu bir piyasadır ve kapitalist de esasında, emekçi gibi piyasanın aktörlerinden biridir.

Şöyle ki; bir üretimin yapılabilmesi için, sabit sermaye ile tedavül eden sermaye (emek, kapital -para, hisse senedi gibi menkul değerler dahil-, teknoloji, bilgi, mamulat)’den oluşan girdilere ihtiyaç vardır. Piyasa dediğimiz ekonomik alanın faktörleri; (a)girdiler, girdilerin (b)işlenmesi, (c)çıktı üretilmesi, (d)pazarlanması ve tüketilmesidir. Bu faktörlerin gayri-adil bir biçimde değerlendirilmesi sayesinde, manifaktür üretim yok olmakta ve fordist üretim desteklenmektedir. Yani AVM’lerle (özellikle bugünün postmodern çağına ilişkin olsun ki, neyin değiştiğini görelim) mahalle bakkallarının rekabet edebilmesi imkansız olduğu için, zavallı mahalle esnafı kapısına kilit vurmakta, AVM’lerde tezgahtarlık yapmaktadır. Böylece korkunç bir hızla emek sömürüsü katlanmaktadır. Emekçinin emeği başka bir emekçinin emeği ile rekabet etmek zorunda kaldığı için, emeğe ödenen bedel, git gide sefalet ücretleri haline gelmektedir.

Böyle bir piyasada, emek ile sermayenin rekabeti söz konusu olamaz. Emek arzı ile sermayenin ona talebinin, “görülmez el” tarafından doğal dengesini bulacağı ve bu yüzden piyasalara asla müdahale edilmemesi gerektiğine dair doktrin, göz boyama amaçlı safsatadan ibarettir. Liberal ekonomi politikçilerin, mesela A. Smith’in bu tasarımı, kitlelere yanlış bilinç benimsetmeye yönelik ideolojik bir telkin olduğu için, gerçek hayat ile hiçbir ilişkisi yoktur. Gerçek hayatta olup bitenleri ters yüz edip, yanlış bilinç yaratmak amacıyla uydurulan bilimsel bir teoridir.

Dolayısıyla, piyasa gerçeği şudur ki, emekçinin emeği sömürülmektedir. Emekçi, emekçi ile rekabet ettiği için piyasadaki sömürü her geçen gün katlanarak artmaktadır. Ayrıca emekçi aynı zamanda tüketici olduğu için, kapitalist ile birlikte ürettiği ürünleri tükettikçe, bu sömürü çarkını, farkında olmadan ve bilinçsizce desteklemektedir. Sermayedar da tüketici olduğu için, o da aynı şekilde tükettikçe piyasa sistemine katkı sağlamaktadır. Ortaya çıkan her ürün ve ürünün tüketimi yüceltilmekte; tüketim furyası, gelişmişlik ve modernizm = çağdaşlık - medeniyet emaresi olarak takdim edilmekte; tüketilen ürünler, sosyal takdir ve prestij aracı olarak kutsanmaktadır. Böylece tüm insani değerler, tüketim metaları ile ikame edilmektedir. Bunun adı meta fetişizmidir. Meta fetişizmi, modern bilimsel doktrin ve teorilerle beslenmekte, benimsetilmekte ve meşrulaştırılmaktadır. Sermayedarlar, emekçilerden daha fazla bu yanlış bilincin esareti altındadır. Zira emekçi, sınırlı bir tüketim imkanına sahipken, kapitalist düzende kolay para kazanan burjuva, lümpen bir biçimde, tüketim çılgınlığına kendini kaptırmakta ve bu tuğyan, onu, emekçiden çok daha fazla, kapitalist piyasaların kölesi haline getirmektedir.

Marx’ın çözümü de birkaç cümle ile şudur: Emekçi, piyasanın sıradan bir metası haline geldiği için, kendi ürettiği emeğe yabancılaşmıştır. Kapitalist piyasada ne kadar çok çalışırsa, o kadar fazla sömürülmekte; kendisini yeniden ve yeniden köle olarak üretmektedir. Emeğini geri çekip, kapitalist sistemi işleten en önemli girdiden piyasaları mahrum bırakmayı akıl edememektedir. Piyasaları emeğinden mahrum bıraksa, bu kapitalist sistem çökecektir ama emekçi, gücünün farkında olmadığı için, tembellik hakkını kullanmayı bilmemektedir. Dolayısıyla bu yabancılaşma, onun, üretim aygıtlarının kölesi haline gelmesinden kaynaklanmaktadır. Emekçi, tarihi misyonunu ifa etmeye yönelik olarak, tüm insanlığı aydınlık bir geleceğe taşıyacağı transmisyon kayışı rolünü ifa etme performansını ortaya koymaya şu an için muktedir değildir. Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan yegâne sınıf proletarya olduğu için, proletaryaya tarihi misyonunu hatırlatacak ve ona transmisyon kayışı rolünü yükleyecek kadrolara ihtiyaç vardır ki, bu kadrolar da, komünist entelijansiyadır.   

Batı Biliminin Epistemik Yapısında Açılan Onarılamaz İkinci Gedik

Batı’nın bilimsel epistemini çökerten ikinci eleştirel damar, Marx’ınki kadar yalın ve kolay toparlanabilir değildir. İlgisiz gibi duran pek çok parçanın bir araya getirilerek, tutarlı ve anlamlı bir bütün oluşturulması lazım. Bu konuda bize hizmet edecek iki ana kaynak sanırım Nietzsche ve Husserl.

Nietzsche, kavramlarla, daha doğrusu simgesel düzenekle oluşturulan epistemik arşivin, nasıl bir hegemonik yapı inşa ettiğine dair bize yol gösteriyor. Bunların epistemolojik gerçeklikler halinde gündelik hayatımızın doğal ve bir o kadar da vazgeçilmez parçaları haline nasıl getirildiğini biz Nietzsche’de bulabiliriz. Örneğin, evladımızın sınıfta komik durumlara düşürülerek horlanmasından dolayı içine kapandığı gerçeğini fark etmeyiz ama facebook hesabımıza gelen, komik duruma düşmüş çocukların videolarını izleyip, kahkahalarla güleriz. Çünkü facebook sayfamız, farkında olmadan, evladımızdan daha fazla değer verdiğimiz gerçekliğimizdir.

Edmund Husserl, The Crisis of European Sciences and Transcendental Phenomenology eserinde; Galileo ve Descartes’ı odak alarak, Modern Batı bilimine son derece onarılmaz bir darbe indiriyor. Bu eleştirilerin bir kısmını okurlarımız, Guenon’un, Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri isimli eserinde okudu. Daha popüler eserler bilindiği gibi, Capra’nın Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası ve Hazard’ın Batı Düşüncesindeki Büyük Değişim isimli kitaplarıdır.  

Ama artık şu anda bunların hepsini burada değerlendirmek için “yerimiz dar”. Topu taça attığımız sanılmasın. Bu yazının devamında, bu konuya, dilimizin döndüğü kadarıyla değineceğiz. Bu ikinci eleştirel damar, başlı başına yeni bir makale konusu.

SONUÇ

Binlerce sayfa yazı var. Literatür çok zengin: Modernite şudur, postmodernite budur,  diye. Hepsi de kendisine göre haklı. Ama ben itibar etmiyorum. Bu yüzden de, ciddiye almadığım için, yazımda bu tanım ve nitelemelerden hiç söz etmedim.

Postmodernizm, hakikaten, modernitenin “bitmeyen bir proje”si olabilir. Ama tezi savunanlar gibi ben bu konuda umutlu da değilim, iyimser de. Buradaki ihtiyaç şu: Moderniteyi karakterize eden, sanayi toplumu için öngördüğüm kriterlerin hangisinde, ne tür bir değişim var ya da bunları ne tür bir alametle aştık ki, modernizmin sonrasından söz edelim: Temerküz etmiş siyasetin merkezi mi değişti? Havuzda birikmiş kapital el mi değiştirdi? Kentleri bırakıp köye mi döndük, yoksa kentlerde devasa köyler mi kurduk?

Epistemik bazı eklemlenmelerden söz edilebilir. Burada değindiğimiz epistemik bazı kırılmalar da elbette gözlemleniyor. Ama epistemik bir ikameden söz edilemez. Ne bizde, ne de onlarda böyle bir şey var.

Haa, bir de bizde, islamofobi denilen bir şey var. Ben onun ne olduğunu zinhar anlayamıyorum. “Batı bize gıcık oluyor” diye hayıflanıp duruyoruz. Ne olmuş, sen de, en azından Efgani veya Abduh’tan beri Batı’ya “gıcık” deyip duruyorsun. Batı, ne senin kendisini “gıcık” bulmanı umursuyor ne de senin “gıcıklık yapma” feveranlarını.

Her şeye rağmen bizim bir potansiyelimiz var mıdır? Evet var. Ancak:

İbn Haldun’u, akli bilim - nakli bilim kıskacından kurtarıp, doğru dürüst anlamayı başarmalıyız. Çünkü akli bilim varsa, akli olmayan bilimi de arayıp bulmamız gerekir. Oyun kurmak zorundayız. Topu dağıtıp, kanatları sahaya sürmemiz gerekiyor.

Sühreverdi, Molla Sadra ve Gazzali’yi, bugüne kadar, Narkotik Haz niyetiyle tükettik; esrar ya da şarap tüketir gibi. Onların, ontolojik gerçekliklerin, epistemolojik gerçekliklerle nasıl ortadan kaldırıldığına dair; doktriner potansiyel taşıyan “Sefer”lerini, bugüne kadar anlayamadık. Çünkü bize efsunlu gelen büyülü fısıltılara itibar edip, gol atacağımızı sandık ve ofsayta düştük.

İbn Teymiye, Aristo Mantığındaki “İnsanlar ölür” önermesinden sonraki bütün yargıların totolojik olduğunu söylüyor. Bu güne kadar, bu dahiyane tespiti, şu realiteyi anlayabilmek için bile kullanmayı beceremedik: Suriye’de fillerin savaşı var. Çimenler eziliyor. Yüzyılın insanlık trajedisi. Realite bu. Biz ne yapıyoruz: “Sokrat da insandır” öncülüne sarılır gibi; “Suriye’de savaş var. İnsanlar Despotizme direniyor. O halde Suriye’ye barış ve demokrasi gelecek” diye akıl yürütüyoruz. İmdada çağırıp, işin iç yüzünü bize göstersin diye, İbn Teymiye’ye fırsat tanımayı akıl edemiyoruz.

Bizde potansiyel var. Bu potansiyel epistemik ikame amacına aracılık etmeye muktedir. Ne var ki, taşıyıcı yok. Onları bu güne taşıyacak kafaya ihtiyacımız var. Belki o zaman, İslami postmodernizm lafı etme hakkını kendimizde bulabiliriz. Geriye kalan Laf-ü Güzaf.