Selçuklular, Osmanlılar, etnik kimlik, milli aidiyet ve ‘İran Türkleri’ meselesi…


 

“İran ve Türkler” denildiğinde çoğu kişinin aklına aktüel siyasi meseleler gelecektir. Şii jeopolitiğine dayanarak bugünlerde Ortadoğu bölgesinde etkinliğini artırmaya çalışan İran’ın bizim siyasi ve iktisadi menfaatlerimize dokunan tutumları gibi… Veya İran nüfusunun mühim bir kısmını oluşturan ana dili Türkçe olan topluluklar akla gelebilir. 1979’daki İran devriminden itibaren bir kısım Amerikalı uzmanların ve Türkiye’deki bazı milliyetçi grupların ümitle “ayağa kalkmalarını” bekledikleri topluluklar…

Ne var ki “İran Türklerinin” veya “Güney Azerbaycanlıların” bu ülkedeki toplum yapısının ve ayrıca devlet aygıtının haricinde bir varlık sahibi olduklarını varsaymaksızın bu türden hayal ve ümitlere bel bağlamak fazla gerçekçi değil. Her ne kadar nüfusun bunca mühim bir kısmını oluşturan kitlenin kendi anadillerinin devlet kurumlarında şimdikinden daha fazla saygınlık ve tanınma kazanması gibi kültürel bazı talepler ve kimi zaman bu kültürel taleplerin arkasında bazı lokal toplumsal huzursuzluklar olsa da gerçekçi değil…

Nitekim hâlihazırda İran devletinin en tepesindeki yöneticinin de anadili Türkçe olan kitleye mensup olduğu düşünülecek olursa bahsettiğimiz beklentilerin gerçekçiliği konusu daha iyi anlaşılacaktır.

Yalnızca bugün değil, geçmişte de durum aynıdır. Bizim daha ziyade “Sünni İran’ı Şiirleştiren hükümdar” olarak tanıdığımız ama aslında bugünkü modern İran devletinin de bir anlamda temellerini atmış olan Şah İsmail Safevi’nin de anadili Türkçeydi. Hatta belki de Türk kültürüne yakınlığı rakibi Yavuz Sultan Selim’den daha fazlaydı. Mesela her ikisi de şair olan bu iki rakip hükümdarın ilki Hatayî mahlasıyla Türkçe, diğeri Selimî mahlasıyla çoğunlukla Farsça şiirler yazmıştı.

Arapça salat yerine Farsça namaz, vudu’ yerine abdest, savm yerine oruç, nebi ve resul yerine peygamber vd. kavramlarını kullanmamızdan da anlaşılacağı üzere İslam’ı kendilerinden öğrendiğimiz İranlıları Şiileştiren Şah İsmail hükmettiği ülkenin lisanını Türkçe yapmayı ise düşünmemişti. Çünkü Safevi devleti bizim Türkçülerin iddia ettiği gibi bir “Türk devleti” değildi. Daha doğrusu Safevi devleti diye bir devlet yoktu aslında. Binlerce yıllık tarihe sahip İran devletini yöneten hanedanlardan biriydi Safevi hanedanı. Tıpkı belirli bir dönemde Çin devletini yöneten “Türk asıllı” hanedanlar gibi…

Şimdi Çin’i, hatta Safevileri bir kenara bırakalım, bizim cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan “16 bağımsız Türk devleti”nden biri olan Selçuklu Devleti de haddizatında İran devletiydi. Daha doğrusu, Selçuklu aslında yeni bir devletin adı olmaktan ziyade muhtelif devirlerde târihî İran devletini yöneten muhtelif hanedanlardan birinin adı sayılmalı. 11. yüzyılda İran'ı istila eden Türkmenler’in burada yeni bir devlet kurdukları değil, İran devletinin yönetimini ele geçirdikleri söylenmeli.

İran'ı istila eden Türkmen toplulukları buradaki hâkim Acem kültüründen az çok etkilenseler de çoğunlukla kendi kültürlerini koruyabildiler. Ama Türkmenler'in şehirli(leşen) kesimi, yani esnaf ve ticaret erbabı ile özellikle yönetici aileler kısa sürede İran kültürüne adapte oldu. Söz gelimi Alparslan'ın oğlu Melikşah'ın hiç Türkçe konuşmadığı söylenir. Bilahare Konya'daki Selçuklu Sarayında konuşulan dil de Farsça olacaktı. Hangi dili konuştuklarını bırakın, Anadolu Selçuklu hükümdarlarının adlarına bakın: Keykavus, Keykubad, Keyhüsrev...

Bizim aydınlarımızı öteden beri çokça meşgul eden şu “Mevlana eserlerini niçin Türkçe değil de Farsça kaleme aldı” sorusunun cevabı da burada gizli. Anadolu’nun gerek bilim ve sanat ortamlarında, gerekse idare ve ticaret muhitlerinde konuşma ve yazı dili Farsça ve Rumca idi. Ülkeyi yöneten zümrenin kendi ana dilleri ne olursa olsun toplumdaki iletişimin en kolay ve problemsiz hangi dillerle yapılabileceğini önemsemeleri gayet makul olsa gerek.

Tam da bu noktada şunu söylemek lazım ki “Türkçe o devirde yeterince gelişmiş bir dil değildi, o yüzden mecburen Arapça ve Farsça'ya yönelim oldu” açıklaması doğru değil. Çünkü Türkçenin gelişmemiş olduğu iddiası temelsiz. Bahsettiğimiz devirde Doğudaki Türk devletlerinde, mesela Karahanlılar’da Türkçe hem edebiyat ve bilimde hem de idari sahada ortak ve resmi dildi. Kutadgu Bilig o devirde kaleme alınmıştı. Aynı zaman diliminin mahsulü olan Divan-ı Lugati’t-Türk ise Türkçeyi bu dili bilmeyenlere öğretmek veya tanıtmak üzere o devrin lingua francası olan Arap dilinde hazırlanmış zengin bir sözlüktür.

Haddizatında İran kültürü karşısındaki pasif tutum sadece Selçuklulara mahsus bir hal de değildi. Selçuklu devletinin selefi sayabileceğimiz Gazneliler'in de kültür ve yönetim dili Farsçaydı. Yöneticileri Türk asıllı olan bir İran devletiydi Gazneliler de…

Zaten Selçuklu devletinden sonra İran’da ortaya çıkan başka devletlerin de bir bölümü Acem asıllı olmayan topluluklarca kurulmuş ve yönetilmiş, ama hepsi de İran kültürüne ve idari geleneklerine bağlı olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Anadolu’da ise Selçuklulardan hemen sonra Türkçenin egemen kültür ve devlet dili haline geldiğini görüyoruz. Selçuklu sonrası Anadolu beyliklerinin hem ahalisi hem de yönetici elitleri çoğunlukla ana dili Türkçe olan göçebe unsurlara mensup bulundukları için bu kesimlerde Farsça’ya ve hatta Rumca’ya iletişim lisanı olarak fazlaca ihtiyaç duyulmaması ve Türkçenin hâkim dil hüviyeti kazanması doğaldı.

Buradan tekrar en başa dönecek olursak, Selçuklular'ın veya Gazneliler'in Farsça'yı resmi dil olarak benimseyip her alanda bu dili kullanmış olmaları öncelikle bulundukları coğrafyadaki yaygın dilin Farsça olmasından, ikincisi ve daha önemlisi ise tevarüs ettikleri yönetim mekanizmasının Farsça konuşan insanlarca işletiliyor olmasından dolayıydı. Yani bu da doğaldı.

Aynı şeyi daha sonra Moğollar da yaptılar. Cengiz devrinde Moğol orduları aralarında Moğolca konuşarak kendi iç iletişimlerini temin edebiliyorlardı. Ama işgal ettikleri topraklara yerleşip devlet yönetmeye başladıklarında bulundukları yerin yaygın lisanını kullanmak durumunda kalacaklardı. Çin’e yerleşen kısmı Çince'yi, İran civarına gelenleri Farsça'yı benimsediler. Moğolca konuşmaya devam ederek o ülkeleri yönetebilmeleri zor olurdu çünkü. Ama asıl mesele yönetimini devraldıkları ülkelerin dilini konuşup konuşmamanın ötesinde o ülkelerdeki varlıklarını Moğol olarak sürdürüp sürdüremedikleriyle ilgili görülmeli.

Lafı toparlayıp asıl konumuza gelecek olursak, “İran Türkleri”yle bizim aramızdaki fark sadece mezhep farkı değil. Daha Anadolu Selçukluları zamanında başlamak üzere irili ufaklı Türkmen beylikleri ve daha sonra Osmanlılar Anadolu topraklarında buldukları politik ve iktisadi kurumları kısmen veya bütünüyle devralıp sürdürmekle birlikte aynı zamanda burada bulduklarıyla yanlarında getirdiklerinin sentezini gerçekleştirmeyi de başarmışlardır. Bilhassa Anadolu Selçuklularının inkırazından sonra Moğol istilalarının önünden kaçıp gelen kalabalık bir yeni göçmen nüfusun da eklendiği anadili Türkçe olan toplulukların kültürlerine dayanan yeni bir toplum yapısı ve idare sistemi oluşmuştur. Bugünkü özgün millet kimliğimiz de yaklaşık bin yıllık bir sürede bu çerçevede teşekkül etmiştir. “İran Türkleri” dediğimiz topluluklar söz konusu olduğunda ise bu yöndeki tarihî gelişme İran milli kimliği içinde yer almak şeklinde gerçekleşmiştir. İran’daki Fars ve Türkmen nüfuslarını mesela Belçika’daki Flamanlar ve Valonlar gibi birbirinden ayrı veya birbirinden ayrışmaya mütemayil topluluklar olarak görmek bu yüzden yanlış olur.

Özetle diyeceğim şu: Etnik kimlik veya etnik aidiyet kavramlarıyla milli kimlik veya milli aidiyet kavramları arasındaki farkı anlamazsak “İran Türkleri” konusunu da anlamamız kolay olmaz.