Ben Bir Türküm, Dinim-Cinsim Uludur


Pek edebi değeri olmasa da fikir tarihimiz açısından büyük önem taşıyan bu dize 1897’de yazılmıştı. Hüsrev Hatemi'nin dikkat çektiği gibi, “Mehmet Emin Yurdakul 'Ben bir Türküm, dinim cinsim uludur' mısraını, Meşrutiyet döneminde değil Abdülhamid döneminde yazmıştı. Saraydan fırça değil, onay görmüştü.” (İl, Dil, Din Üzerine, Dergah Yay.)

Şunu da ekleyelim: Şair 1908 sonrası dönemde bu dizeyi “Ben bir Osmanlıyım, dinim-cinsim uludur” şekline çevirmiş ve o dönemin ders kitaplarında bu haliyle yer almıştı şiir. Türklük kavramının veya Türkçülük görüşünün İttihatçılarla ortaya çıktığını düşünenler için ezber bozucu ayrıntılar bunlar. (Modern İslamcı fikriyatın öncüsü Afgani'nin bu şiire -ve dönemin milli kimlik arayışlarına- teveccühü de bugünün İslamcılık anlayışının izah edemediği bir detay...) Ama gerçekte Türkçülük akımı Abdülhamit devrinin realitesidir.

Bizim “93 Harbi” dediğimiz 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından Hıristiyan tebaasının meskûn olduğu toprakların ciddi bir bölümünü kaybederek gayrimüslim vatandaşlarının toplam nüfus içindeki oranları azalan Osmanlı devleti için Osmanlıcılık fikri eskisi kadar cazibe taşımamaya başlamıştı. İlaveten savaş sırasında Müslüman ahaliye karşı işlenen vahşice kıyımların etkisiyle Müslüman aydınlar ve devlet adamları nezdinde de gayrimüslimlerle Müslümanların eşit vatandaşlık temelinde ortaklaşa oluşturacakları bir millet fikri gerçekçi bulunmamaya başlamıştı. Bunun neticesinde “etnik temelli olmayan” bir Türklük fikri revaç bulur oldu. Devletin Türkçe konuşan ana unsuru yanında anadili Türkçe olmayan (Boşnaklar, Çerkezler, Arnavutlar, Gürcüler vs.) Müslüman unsurları da –Araplar hariç olmak üzere- kapsayan bir Türklük anlayışıydı bu. Araplar bunun dışında tutuluyordu, çünkü coğrafi olarak uzaktaydılar ve tarihî-kültürel müşterekleri diğerlerinden daha azdı.

Devr-i saltanatı boyunca İslamcı entelijansiyanın sert eleştirilerine ve muhalefetine hedef olan Sultan Hamid’i bugün başta neo-İslamcılar olmak üzere çoğunluk İslamcı sayıyor biliyorsunuz. Bunun hem Hamid’in anlaşılmasıyla hem de İslamcılık düşüncesine ilişkin algının değişmesiyle ilgisi olduğunu söylemekle yetinelim şimdilik. Ne var ki -biz İslamcılığını tartışaduralım- Sultan Hamid’i “Türkçü bir padişah” olarak gören Türkçüler de var. Bunun da makul ve somut dayanakları olduğu muhakkak. Özellikle 93 Harbi’nden sonra oluşan atmosfer içinde belirli bir Türklük duygusunun yönetici elit arasında rağbet görmeye başladığını söylemiştik. Bizzat padişah da bundan azade değildi. Sultan Hamid de özellikle bazı jestlerle bu yeni kimlik vurgusunu benimsediğini göstermeye çalışmıştır.

Osmanlı monarkının bu siyasi ve sosyal ihtiyaçlara dayalı tutumu tıpkı büyük atalarının vaktiyle Anadolu’daki Türkmen aşiretlerine dayanan rakipleri karşısında Oğuz/Kayı kökenlerini hatırlaması kabilinden pragmatist bir temele oturuyordu şüphesiz. Ancak genel anlamda Türk kimliğinin bu dönemde icat edilmiş olduğu iddiası tamamen dayanaksızdır. Genel anlamda Osmanlılar kendilerini daima Türk olarak tanımlıyorlardı. Zaten komşuları da bu ülkede yaşayan insanlara Türk demekteydi. Hatta gayrimüslimlere bile… Ama o devirde Türk kavramına atfedilen anlamın bugün birçok kişinin anladığından farklı olduğunu bilmek gerekir. (Türk kelimesinin Osmanlı eliti tarafından sadece Anadolu’daki göçebe Türkmen aşiretlerinin mensuplarını ifade etmek için –ve o da çoğunlukla tahkir maksadıyla- kullanıldığı iddiası tamamen gerçek dışı değildir ama fazlasıyla abartılıdır. Padişahların kendilerini Türk olarak tanımladıkları bir yerde Türk kelimesinin belirli bağlamlardaki özel kullanımı dışında genel olarak olumsuz bir anlam taşıdığını düşünmek mantıklı olmasa gerek.)

Öte yandan, Rumeli’nde “Türk olmak” tabiri Müslümanlığı kabul etmek anlamında kullanılıyordu. Sırplar ve Hırvatlar aynı etnik kökeni paylaştıkları Boşnaklar için “Türk oldu” diyorlardı. Sadece Rumeli’de değil, Batı Avrupa’daki literatür de Türk kelimesinin o devirde Müslüman veya Osmanlı kelimeleriyle müradif sayıldığını gösteriyor. Şüphesiz Osmanlı tebaası olan Rumeli Müslümanları da çoğunlukla kendilerini Türk olarak tanımlamaktan uzak değillerdi. Büyük oranda 93 Harbi’yle başlamak üzere Rumeli’den ve Kafkaslardan Anadolu’ya gerçekleşen göçlerin hem yönü hem de bu göçler neticesinde şekillenen Türk toplum yapısı bunun iki basit delilidir. Bu ikinci delil gelecekte modern anlamda yani ortak kültür temelinde eşit vatandaşlık anlayışına dayanarak inşa edilecek ulus devletin doğasını da açıklamaktadır. Abdülhamit devrinde taraftar bulmaya başlayan Türklük anlayışıdır bu.