Siyasal Dönüşüm


 

 

Bu söyleşi, fikir coğrafyası yazarlarından Balıkesir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç Dr. Vehbi Başer ile 3 Ocak 2015 tarihinde Ayhan Yıldırım ve Mahmut Tatar tarafından facebook ortamında canlı olarak gerçekleştirilmiştir. Sitemizin facebook sayfasında yer alan ilk söyleşilerde olduğu gibi, izleyicilerin de soruları ile röportaja katkıda bulundukları, Haziran 2015 Genel Seçimleri öncesindeki muhtemel gelişmelere yönelik olarak dile getirilmiş olsa da, bugün içinden geçmekte olduğumuz şiddet olaylarının tedirgin edici tırmanışına ışık tutar mahiyetteki dikkat çekici öngörülerin Haziran ve Kasım seçimleri akabindeki süreçte bir ölçüde doğrulandığı; Türkiye’nin demokratikleşmesi bağlamında kırılgan bir dönüm noktasında bulunduğumuzu vurgulayan ve Başkanlık Sistemi’ne geçiş dahil siyasal dönüşümün çeşitli sorunları üzerine Vehbi Başer’in görüşlerine yer veren bu söyleşinin sitemiz üzerinden yayınlanmasında fayda mülahaza edilmiştir.

 

90’LARIN MİRASI…

Son yıllarda yaşanan siyasal dönüşümün ne zaman başladığını düşünüyorsunuz hocam? Konunun tarihsel seyri bağlamında neler söylemek istersiniz?

Aslında bütün dönüşümler, dilersek "dünya ateşten bir toptu" diye başlanarak konuşulabilir. Ama ben günümüz Türkiyesi’ndeki dönüşümün 90'ların ilk yarısında, halkımızın uyanışı ile başladığını düşünüyorum.

Kısa bir hatırlatma yaparsak, aslında 90'ların başı karanlık yıllardı. Siyasette Özal'ın attığı çok önemli reform adımları bir bir geri alındı, Demirel-İnönü Koalisyonu tarafından. Kürt Meselesi'nde çok kirli bir siyaset tiyatrosu uygulamaya kondu. Bununla beraber o sırada özel televizyonların yayın hayatına başlaması çok önemliydi.  Bu anlamda İSKİ yolsuzluğu üzerine STAR TV'de yapılan yayınların çok önemli bir kırılma noktası oluşturduğunu düşünüyorum.

Türkiye, Milli Görüş ekibini denemeye İstanbul'da karar verdi. Aslında bu ciddi bir meydan okumaydı; çünkü seçmen, vesayet düzeninin efendilerine meydan okuyordu ve bunun bedelini de zaten 28 Şubat süreci boyunca ağır bir biçimde ödemiştir.

Ama karşı hamle, AK Parti'leşme sürecinde bir kez daha geldi. Burada AK Parti'nin başarısı denen şey, 28 Şubat'ın muktedirlerine paspas olmuş partileri, seçmenin tarih sahnesinden silecek derecede şiddetli bir sillesidir aslında. MHP ve CHP, o silleden beri toparlanabilmiş de değil.

AK Parti iktidara, bütün o partileri silip süpüren bir seçmen şahlanışı ile geldi. Şunu da söylemem gerekir ki, 13 yıllık AK Parti iktidarı o dönüşümün son evresidir.

 

Modern öncesi dönemlerin aksine kamusal alanların genişlemesi, ekonomik gelişmelerin maksimal boyutlara varması gibi bazı gelişmelerin bu dönüşüme katkısı daha belirgin görünüyor. Sizce de öyle mi?

Kamusal alanın genişlemesi, önünü tam olarak açamamış olsa da, fiilen statükoyu rafa kaldırarak yine fiili bir durum halinde açılım siyasetlerini ortaya çıkarmıştır.

Varoş ahalisinin ilk defa Ramazan ya da Kurban Bayramını fırsat bilerek Kadıköy'e, Beyoğlu'na çıkışı gibi mutlu, şen ve şaşkın bir kamusal alan deneyimi. Kürtler, türlü renkten etnik kimlikler, cemaatler, siyasi gruplar… kapatıldıkları bodrum katlarının karanlığından gözleri kamaşarak gün ışığına çıktılar; önce şaşkınlık ve sonra da "biz de varmışız, insanmışız" inanamazlığı ile kamusal dünyada şaşkın bir tur attılar.

Aslına bakarsanız, modern "kamusal alan teorisinin" dışında konuşuyoruz. Türkiye, uzun bir otoriter rejim tecrübesinden geliyor. 30'lu yılların otoriter rejimlerinden ayakta kalan birkaçı arasındaydık. Bu otoritaryenizm 28 Şubat ile 2000'li yıllara taşındı. Sovyetlerde olduğu üzere, Türkiye'de de, otoriter rejim, halkın reel kimliğini, kültürünü, ihtiyaçlarını ve ihtiraslarını red ve inkâr üzerine kuruluydu.

Biz "memurokrasinin soytarılar balosu"nda, kendisine yer bulamamış bir halkın çocuklarıyız. Bu memurokrasi, halktan insanların sadece seçimden seçime memnun edildiği bir "çok partili hayat müsameresi"nde, dümenini sürdürmenin yolunu bulmuştu. 90'lardan başlayarak halkın bu soytarı balosuna, bu siyasî müsamereye ayıldığını düşünüyorum. Erbakan ya da Milli Görüş, özel politik vaatleri nedeniyle değil, bütün bu memurokrasi içinde kirlenmemiş bir politik ekip sayıldığı ve "inançlı insanlar, ahlaklı da olsalar ne güzel olur" umuduyla iş başına getirildi. Önce belediyelerde, sonra da alaca bir koalisyonla da olsa Merkezi Hükümet'de.

 

Belediyelerde gerçekten çok hızlı bir şekilde sınavı geçtiler.

28 Şubat çok kafa karıştırdı. Ama İSKİ yolsuzlukları nasıl belediyelerde "düzen partilerinin" sonunu getirdiyse, 28 Şubat'ın ihdas ettiği hukuksuz rejimin kaçınılmaz sonucu olan 2000'li yılların krizleri de, Merkezi Hükümet konusunda bu koalisyona dahil partilerin sonunu getirdi.

Sürekli ve inandırıcı bir tecavüz tehdidi altında olan, üstelik işkence ile karışık sadist bir tecavüz tehdidine maruz kalan insan, ahlaka hassas değildir. Önce canının yanmasından, haysiyetinin çiğnenmesinden kurtulmanın çaresini arar.

Geçilen sınav "işini adam gibi yapıyor mu", bunun sınavıdır. Ama bu sınavı geçerken halkın bazı özlemleri de tatmin edilmiştir. O da işin cilasıdır, aslı değil.

Halk kamusal alana can yangısını dindirecek bir "görünmez güruhlaşma" ile doluşarak kamusal alanı kendisi genişletti. Halkın özlemleri, belediyecilikte, suyun musluktan akması  gibi özlemlerdir. Tayyip Erdoğan bu özlemlerin kesişim noktasında pek çok özlemi inandırıcı bir biçimde karşılayan bir siyasi figür oldu.

Deniz Baykal'ı kadınların çok beğendiği imajını pompalıyordu DOĞAN medyası; Tayyip Erdoğan ona "beş basan" bir beğeni devşirdi. 1999’da Birikim dergisinde Ahmet Çiğdem'in "Mr. Erdoğan Goes to Ankara" başlıklı bir yazısı yayınlandı. O yazı çok mühimdir, bulunabilirse okunmasını tavsiye ederim.
Kısanın kısası, kamusal alana çıkmak, siyaset arenasında kendisini temsil etmek ve hayata katılmak istedi Türk insanı. AK Parti’nin açılım siyasetleri bunu başarmış değil henüz, sadece "dürüstçe bunu yapmaya çalıştığı" için, yani "imkânı mümkün gösterdiği" için destek görüyor.

 

Ya ekonomik gelişme? AK Parti’nin ekonomik politikaları?

Ekonomik gelişmelerin maksimal boyutlara varması süreci ile ilgili de şunları söyleyebiliriz. Aslında AK Parti'nin ilk iktidar dönemine damgasına vuran "Derviş Reformları"nın sürdürülmesidir; AK Parti o reformlara çok şey borçlu. Ekonomik gelişme dediğim şey, ekonomik kaynakların rasyonel kullanımı aracılığıyla ülke ekonomisine kanalize edilmesiyle başarıldı ve bunda da kamu maliyesindeki disiplin 2002 Türkiye’si gibi bir koşulda çok önemlidir. Kamu maliyesi dediğimiz şey ise, ekonomide kan'ın nereye aktığı ile ilgilidir.

AK Parti Kamu Maliyesi’nde disiplini bozmuş olsaydı, bu gelişme asla mümkün olamazdı. Ama ekonomik gelişmeyi sadece, Türkiye'nin o dönemde oldukça cılız olan kendi ekonomisindeki dinamiklerle sınırlı olarak anlamak da mümkün değildir. Türkiye, bölgesel ve küresel ekonomik dinamiklerin de beslediği bir ekonomik fırsatlar denizinde şansı yaver gittiği için bu maksimal boyuttaki gelişmelere sahne oldu.

 

SİYASAL DÖNÜŞÜMDE KADINLARIN ROLÜ

Kadının evin dışına çıkması ve her türlü alanda "ben de varım" demesinin bu dönüşümde ne gibi bir rol oynadığını düşünüyorsunuz? Malum siyasi parti mitinglerinde özellikle kadınların yoğun bir şekilde boy gösterdiğini görüyoruz.

Bakın bu kadın meselesi çok enteresandır. Kadının kamusal alana girişi çok trajik, çok travmatik. Önce bir noktayı düzeltelim, "kadının kamusal alana girişi" deyince, gayet sosyal demokrat janjanlar içinde ve Kemalist bir "ütülü kolalı" hadise anlaşılıyor.

Bizim memurokratik muz cumhuriyetimiz, kadın derken sadece, kendi monolitik bünyesinde yer alan asrileşmiş ya da çağdaşlaşmış "insan cinsinin dişisi"ni anlıyordu. Eğitimsiz, köylü, işçi, ev hanımı... kadınlar, meşru kadın tanımının dışındaydı. Onlar "fadime" filan olabilirdi. Ancak, fadimelikten çıkıp "Oya, Selcen" filan olursa "kadın onuru"na sahip olabilirdi.

Bana kalırsa, kadının kamusal alana çıkışının kaynağında 80’lerde ve 90'larda kız evlatlarını başka türlü yetiştiren ev hanımları devrimi yatıyor. Bu kadınlar o kadar yaygın, birbirlerinden habersiz bir biçimde, ama aynı kararlılıkla ortak bir şey yaptılar ki, inanılmaz bir şeydir bu. AK Parti, bu açıdan bakıldığında bir kadın devrimidir aynı zamanda.

 

Bu hipotezin belirli bir "açıklayıcı gücü" var mı peki? 

Elbette, ama sınırlı. Kadın devrimi, ev kadınları öncülüğünde gerçekleşti. Bu kadınlar, aslında 80'lerin ortalarından itibaren çok önemli bir şey yaptılar. “Kızlarını ev işlerine sokmadılar”. Onları, ev kadını olabilmek için kazanılması gereken hünerlerden mahrum, okul çocuğu olarak büyüttüler.

Bunu, "kızım benim gibi ezilmesin, okusun, mesleğini eline alsın, eloğlunun eline bakmasın, insafına kalmasın" diye açıklıyorlardı. Ama bu kadınlar sessiz sedasız siyasete de dâhil oldular. Refah Partisi'nin belediyelerdeki iktidarı için kapı kapı gezip ev toplantıları yaparak, diğer kadınları ikna edip "heriflerini de onlara ikna ettirerek" büyük bir destek sağladılar.

Bu kadın hareketine asıl darbeyi 28 Şubat indirmeye kalktı. Kadın hareketini "başını örtenler - laikler" olarak kutuplaştırıp ilk kategoriyi kamusal alandan dışlayarak zayıflatmak istiyordu 28 Şubatçılar. Buna da laik ve de sazan kadınlar atladı. Ama kadınların 28 Şubat karşısında kızlarına "aç başını oku" talimatı, geniş kadın kitlesinin kamusal alana dâhil olma stratejisi idi. Kadınlar, kamusal alanın çok kararlı, en az afallamış, en inatçı yeni aktörleridir.

 

SİVİL TOPLUM VE GERÇEK MUHALEFET

Sivil platformların (dernek-vakıf-sendika-platform) son yıllarda nüfuz kazanmasının siyasal dönüşüme bir katkısı var mıdır sizce? Konuyu özellikle cemaatler bağlamında ele alıp değerlendirecek olursak nasıl bir tablo duruyor önümüzde?

Türkiye'de muhalefet eksikliğinin en önemli belirtisi, bugünkü haliyle "sivil toplum" denen bu STK'ların içler acısı halidir. Bunlar teorideki anlamıyla "sivil toplum" değildir. İktidarla ilişkileri bakımından muhalif de olsalar, muvafık da olsalar bunlar asla "sivil toplum" değildir.

"Sivil toplum" için Batı’da kullanılan bir kavramı hepimiz biliyoruz NGO: non-governmetal organization. Ama bu literatürde bir de GONGO, BONGO gibi kavramlar vardır ki Türkiye'de sadece erbabı bilir. Bizde dernekler, vakıflar, sendikalar, cemaatler ve platformlar sivil değildir.

Bunlar, dar menfaat halkalarıdır, bugünkü haliyle de çoğu, belediyelerden ya da hükümetten, ya da daha geniş ifadesiyle "politik toplum"dan iane kollayan "yanaşma örgütler"dir. Bir de düzenin mağdur kullarının bunalım dernekleri, rakı çekenler federasyonu filan, bunlar hiçbir zaman sivil olmadılar. Bir örnek vereyim 90'lar Türkiye'sinden. Bir insan hakları örgütü kurulmuş, dernek veya vakıf statüsünde. Neyi savunuyor biliyor musunuz? "Türkiye'de insan hakları ihlali yoktur, hainler abartıyor!"

Nihai olarak bir muhalefet ortaya çıkacaksa, gerçek sivil toplum örgütlenmelerinin mümkün olduğu bir siyasal sistemde ortaya çıkabilir.

 

Muhalefetin nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyorsunuz bu dönüşüme?  

Türkiye'de muhalefet çok önemli bir sorun alanımız. Türkiye, demokratikleşme sürecinde iktidara gelmenin ve hükümeti iktidardan uzaklaştırmanın muhtelif yollarını tecrübe etti. Nasıl muhalefete gelinir? Muhalefette kalmanın meşru yolları nelerdir? Muhalefet nasıl tasfiye edilir?

Biz muhalefeti ilk kez 50'lerin CHP’si olarak tanıdık ve tattık. 60'larda iktidar bloğunu parçalayan bir siyasal yapı yaratıldı 1961 anayasasıyla. 50'lerdeki CHP muhalefeti, kudreti kullanma imkanı elinden alınmış bir devlet kudretinin muhalefeti, yani "düzenin iktidara muhalefeti" idi. 60'larda ve 70'lerde, aslında "halk egemenliği"nin iktidar bloğu içinde yer alması gereken kitleler, hükümet dışında tutmaya yönelik bir "muhalefet olarak örgütlenme" özgürlüğü tanınmak suretiyle, iktidar partisinden ayrışmaya sevkedildi; DP kadar güçlü bir temsil ve hükümet gücü oluşmasının önü kesildi.  

80'lerde cılız bir muhalefetle başladık, giderek 70'lere geri döndük; muhalefet, parçalanmış iktidar bloğunun da içinde yer aldığı ve alaca koalisyonların doğduğu bir manzara sergiledi. Türkiye, 28 Şubat'ın ardından, sadece iktidarı değiştirmedi. Kasım 2002 seçimleri, halkın "rejimin muhalefet enstrümanları"nın kökünü kazıdığı bir seçimdir.

Kanaatim o ki, Tayyip Erdoğan uzlaşmaya yanaşmasaydı, CHP bile Meclis dışında kalırdı. CHP meclise bu vize ile girdi. Yoksa Meclis tek başına AK Parti'nin elinde olur, muhalefetsiz bir parlamento oluşurdu. Bugün ölümden sonra yeniden dirilmiş bir MHP var; CHP ise Alevi-Kürt koç katımına yeniden açılarak "reanime" edildi. Türkiye'de gerçek bir politik muhalefetin yokluğunun en iyi örneklerini veriyor.

Bugün Türkiye'de muhalefet, gazinoda keşfedilmeyi bekleyen süpürgeci kız gibi. Bir gün o da sahneye çıkacak, ama assolistle kabadayı patron kapışırsa filan. Bize gazinoda assolistlik hayali kuran süpürgeci kız mızmızlığında bir muhalefet lazım değil. Türkiye'ye, eşiğine vardığımız bu dönüşüm sürecinde farklı bir yol gösterecek kadar akıl, fikir, proje ve ekip sahibi bir muhalefet lazım!

 

Böyle bir muhalefetin oluşumu mümkün mü pekiyi? 

Türkiye'nin muhalefet ihtiyacını bu "düzenin muhalefet enstrümanları" değil, birazcık aklı eriyorsa AK Parti karşılayabilir. AK Parti, Türkiye'nin muhtaç olduğu muhalefet için siyasal sistemi regüle etmek zorunda, yoksa kendi iktidarını sürdüremez. Bu konuda AK Parti taraftarlarının muhalefetin durumunu karikatürize ederek bununla şişinmesi, gerçek bir aymazlıktır. Memleket büyük bir bunalımda, AK Parti'nin matah bir parti olup olmaması bir yana, siyasî sistem, muhalefet üretemediği için bunalımda!

Memleketinizi gerçekten seviyorsanız, siyasi aklı kendi tek parti iktidarınıza mahkûm ederek değil, milletin siyasi arayışlarını tatmin edecek, gerçekten muhalifleri etrafına toplayarak memleketin geleceği için proje üretmelerini sağlayacak bir siyasal zemine meşruiyet kazandırırsınız. Bunun olmazsa olmaz bir ayağı, sivil toplumu güçlendirmek, öbür ayağı da, hükümete mızmızlanmayı bırakıp kendi iktidarına hazırlanan, bunun için bugünün koşullarını dikkate alarak Türkiye’ye, mesela AK Parti’nin koyduğu hedeflerden farklı hedefler koyarak bu hedefler için proje geliştiren bir muhalefet oluşumunun önündeki engelleri kaldırmaktır.

İmdi, doğru anlatmak ve doğru anlaşılmak isterim. Çoğulcu, katılımcı, kurumsal ciddiyeti olan bir demokrasi istiyor muyuz? Bunu istiyorsak, o zaman Mustafa Kemal'i "muhalefeti durmadan biçti" diye eleştirmek anlamlı mıdır? Bugünün koşullarında Mustafa Kemal de olsa "muhalefet yok" diye memnun olurdu!

Kurucu bir ruhunuz varsa, memleketi "Yeni Türkiye" olarak inşa edecekseniz, bu sümüklü muhalefetin yerine, bu memleketin samimi insanlarının sizi eleştirecekleri örgütlenmelerin önünü açacaksınız ki, kendinize gerçekten güvendiğinize inanalım.

Bunu başaramazsanız, artık bu muhalefetin deviremeyeceği bir "mecburiyet çoğunluğunun mahkûmiyet partisi" olursunuz. Türkiye'nin yarım porsiyon demokrasisi, muhalefet yoksunudur. Bunlar halkın muhalefet partileri değildi, olamadılar da. Bunlar ya düzenin muhalefeti, ya da memnuniyetsizlerin yazıklanmasını muhalefetmiş gibi yutturan ve gazinoda sahneye çıkma hayali kuran süpürgeci kız muhalefetleridir.

AK Parti kurmayları, "gerçek bir muhalefetin örgütlenmesinin önünü açarsak bu, bizim de iktidarımızı sarsabilir" diye korkuyor olabilirler. Oysa gerçek bir muhalefet, önce bu karton muhalefeti silip süpürür.  AK Parti, parti olarak cesaret edebiliyorsa "halkın gerçek muhalefeti"ne organize olma imkânı tanıyan bir "Yeni Türkiye" kurar.

 

Muhalefet "yanlışa karşı duruş mücadelesi" için midir, yoksa "o gitsin ben geleyim, doğrusunu ben bilirim" demek midir?

Muhalefet, bu memleketi başka türlü bir gelecek hayali ile düşünme sanatı, bu sanatı icra etmek için gereken işleri, yerli yerinde becerme zanaatıdır.

Bizim ülkemizde muhalefet "iktidar devrilince ben ayakta görüneyim" sevdasındaki bir "dikelek durma eblehliği"dir. Bu, Paşa Konağı'nda "damat ölse de, şu paşanın dul mahdumesi bana kalsa" diye el ovuşturan kâhya beslemesinin rüyasıdır.

Mesela son dönem Avrupa’sında Yeşil Siyaset, gerçek bir muhalefet oluşumuna en yakın örnektir. Memleketi başka türlü hayal edersiniz, ona varmak için noksan olan şeyleri adım adım inşa edersiniz; ihtiyaçlar, biraz da "olmadığı için memleketi ondurmayan şeyler"in yoksunluğunu kavramakla ilgilidir. Bu nedenle, Türkiye'de AK Parti, hala bir muhalefet partisi hüviyetindedir. Sözünü ettiğimiz "işlemez hale getirilmiş statüko" yerine bir şey koymaya çalışan, üstelik bunu, mesela Kürt Partileri gibi "sadece bir etnik topluluğun sorunları" kapsamında değil, bütün memleket ve bütün siyasî sistem için yapmaya çalışan, sadece AK Parti’dir.

Ama Parti'den geçinen bir asalak takımı, partiyi iktidar partisi olarak tanımlıyor. Onlar, hükümet gücünün kendi lehlerine kullanılmasını, iktidarda olmak sanıyorlar.

 

SİYASET ve “BİR İNSAN”IN ONURU

Sivilleşmek bireyleşmekle ne kadar ilişkilidir? Herkes sivilleşmeyi farklı veya modern bir cemaatleşme olarak algılıyor bizim ülkemizde...

Bizde devletin toplumla münasebeti, tabiri caizse "nikâhlı ve hukukuna sadık" bir münasebet değildir. Daha ağır bir tabir kullanmamak nâmına, buna, olsa olsa "metres ilişkisi" diyebiliriz. Böyle bir münasebet temelinde, vatandaşlar olarak devletle münasebetin şerefimize şeref katması mümkün mü? Böyle bir münasebet, sırası size düşerse kirletilmiş, henüz el sürülmediyseniz sıranız gelmemiş yakışıksız bir münasebettir. Vatandaşlar arasında böyle bir münasebetten avantalar elde eden gözde metresler bulunması, ya da bazılarının da bu avantalara göz dikerek devlet kudretine "bir de beni gör yahu, bak nasıl da onursuz olabilir aşk" diye ellerini ovuşturması, maalesef zihinleri bulandırıyor.

Bu açıdan bakıldığında, bu memlekette sivil toplum, kamu gücünün tecavüzünden korunabilmek, bir gün mukadder ise sırasını geciktirmek, yahut ona kendini belli edebilmek ve hatta bu münasebetten nema devşirebilmek için adı "sivil toplum" olarak konulmuş bir takım adalar gibidir. Bunlar, adı vakıfmış, dernekmiş, cemaatmiş, tarikatmış, kolmuş fark etmez, en olumlu hallerde bile ancak "sadece bir insan" olmamızla başımıza gelebilecek felaketlere karşı, bize himaye sağlayan "marazi şefkat" adalarıdır.

Birey himayeye muhtaç olmayacak kadar onuru tanınmış bir insandır oysa. İnsan neden birey olamaz? Çünkü toplumunuzun sosyal yapısı buna müsaade etmediği için. Toplumumuzun sosyal yapısı dediğim şey, Cahiliye Arabistanı’ndaki kabile düzenine çok benziyor. Kabileler demokrasisi olabilirse, bir cemaatler demokrasisi de mümkündür.

Amerika'da Alexis De Tocqueville'in keşfettiği bir cemaatler demokrasisi vardı. Ama bizde cemaatler yahut tarikatlar yahut partiler kabile gibi örgütlenmiştir. "Ya benimsin ya da kara toprağın" kabileleri bunlar. Cemaat ve demokrasi yan yana gelecekse bu yapıların hem şeffaflaşması, hem meşruiyet zemininde var olması, yani çerçevesi yasalarla çizilmiş meşru faaliyetlerin dışına çıkmamaları; ama çok daha önemlisi, cemaate katılanın da, ayrılanın da siyasi baskı görmek ya da dışlanmak şöyle dursun, kınanmasının dahi önlenmesi gerekir. Bizde bazı cemaatlerin üyeleri doğumla bu cemaatin üyesi haline gelir, bazılarına da sonradan katılırsınız. Çoğu durumda bireysel kararla katılım söz konusu değildir. Öyle olsa bile, cemaatlerden ayrılmak büyük siyasî ve sosyal baskılara mal olur. Eğri oturalım doğru konuşalım. Bu cemaatler, birey olarak onurumuzu tanımayan, her türlü araçları ile her şeyimize tecavüz şiddet ve hiddetini terk edemeyen bir "kamu varlığı"ndan bîzâr olduğumuz için bize hoş görünüyor.

 

Mevcut siyasal dönüşümün "hak ve hukuk" anlamında gerçekten adaleti önemsediğini düşünüyor musunuz? Özellikle insan hakları çerçevesinde değerlendirirsek bu dönüşüm topluma neler kazandırmıştır? Ayrıca bir zümrenin hakkına değil, tüm halkın hakkına katkıda bulunmuştur diyebilir miyiz?

Sondan başlayayım: hayır maalesef! AK Parti, şimdilik, teşhisini pek de başaramadığımız bir yeni burjuvazinin iktidar aygıtı olmaya doğru evriliyor. Bu burjuvazi tuhaf bir saçaklanma ile toplumun en alt katmanlarına kadar nüfuz ediyor, teşhisi bundan dolayı da biraz zahmetli.

Türkiye, AK Parti’nin hissettiği ama tarif edemediği büyük bir dönüşüm geçiriyor. Ya bu dönüşümü fırsat bilerek bunu yağmalayan bir "yükselen yeni burjuvazi partisi", ya da "bu dönüşümü gerçekten kavrayarak" onu gerçekleştirecek "el" olacaklar. Bu konuda gerçekten umut vaat eden en önemli isim bana kalırsa Tayyip Erdoğan. Parti, o "siyasal sübyanlığı" içinde, Tayyip Bey bıraksa ANAP’laşma eğiliminde.

Şimdi soruda tersine doğru gidelim. AK Parti, tam bir siyasal cendere içinde, iktidarını konsolide etmek için başlangıçta AB reformlarına sarıldı. Daha sonra da açılım siyasetleri ile içe döndü. Bütün bu gelişmeler, "minör normatif düzende" bir zamanlar akla hayale sığmayacak önemli hukuk hamleleri yarattı. Ama "majör normatif düzen" dipdiri ayaktadır. AK Parti’nin en büyük başarısı, bu majör normatif düzeni işlemez hale getirmektir.  Sadece Anayasa değil, Türkiye'nin bütün "temel kanunları" faşist İtalya'dan az hallice durumdadır. Mesela Milli Eğitim Temel Kanunu, Türk Silahlı Kuvvetleri Kanunu gibi daha pek çok temel mevzuat, otoriter bir yapının enstrümanları olarak başımızın üstünde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam ediyor. Türkiye’de yargı bağımsızlığı da bir temenniden ibarettir. Yargı mensuplarının siyasî iktidardan bağımsızlık talep etmelerine karşın, hükümetleri kuşatan bu otoriter siyasal yapıdan bağımsız olmak şöyle dursun, çoğu durumda onun aslî paydaşları oldukları bir geçmişten geliyoruz. İçlerinde son derece insan adamlar olabilir, ama yaptıkları hizmet, adına hüküm tesis ettikleri halk açısından, bu otoriter sistemin icrasından öte gitmiyor.

Bu memleketin mevcut halinde hepimiz aynı kirli çarkın farklı hizmetkârlarıyız. Üniversite mensubu olarak verdiğim hizmetin daha az kirli olduğunu söylersem "Allah yok" demiş olurum. Berbat bir memleketin temiz vatandaşları olamaz. Hepimiz, "Yeni Türkiye" denebilecek saygın bir toplum için hâlihazırda hiçbir saygınlığı olmayan usullerle çekilip çevrilen bir çarkın rahat yüzü göremeyecek dişlileri mesabesindeyiz.

O halde, şunu dürüstlükle itiraf edelim; mevcut haliyle ne yargı, ne medya, ne üniversite, ne askeriye… mensuplarının "siyaset kirli, ama biz temiziz" deme lüksü vardır. Bu kurum mensuplarının kendi bürokratik ya da ticarî-oligarşik dünyalarının kirliliğini bir yana bırakarak siyasetin kirliliğini dillerine dolaması, "dinimi ta’n eden bari Müselmân olsa" dedirtecek cinsten bir yakışıksızlıktır. Ahlaklı bir adam, kendi pisliğini sakladığı için değil, kendisi de battığı pislikten arınmak amacıyla mücadele ettiği için ahlaklı sayılabilir.

Bu milletin dini, durup durup "tövbe istiğfar" ettiriyor, ama bir türlü "ben de bir günahkârım" demeyi beceremiyoruz.  Bugün belki, eskisine oranla haklarımız daha geniştir, hukukumuz bir parça daha iyidir; geleceğimiz de biraz daha umut vericidir. Bir kavşak noktasındayız, yollar ayrılıyor, karar vermek zorundayız. Hepimiz şunun muhasebesini yapmak durumundayız: Bu mevcut halimizle devam edeceksek bilin ki karanlık günler yakındır. Onun için, uç vermiş olan bu dönüşümü tamamlamak, alternatifi olmayan bir yükümlülüktür.

Türkiye bir dönüşüm sancısı çekiyor, bu dönüşüm sancısının minimal ifadesi: "Bir insan" dünyaya bedeldir!  "Bir insan"ın değerini baş tacı etmeyi öğreneceğiz; sizin hemşeriniz değil, sizin cemaatinizden, mezhebinizden, mesleğinizden değil, sizin belki de en haz etmediğiniz, belki de en fazla tiksindiğiniz hallere duçar durumda olan insanlardan söz ediyoruz. Suça bulaşmış, iffet ve onuru iki paralık edilmiş, aşağılanmış, yersiz yurtsuz bırakılarak insan haysiyetinden nasipsiz hale düşürülmüş insanlardan. Bunlar da insan mıdır? Bunların da insan haysiyetine yaraşır bir hayat yaşama hakları var mıdır; bu hakları güvence altına alınabilecek midir?

Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek değil, yaratılana Yaratan'ı için hürmet! Haklarını savunmak için gözünü kırpmadığınız şey nedir, ona bakmak lazım. Yalın ve yalnızca "bir insan" mı?

Türk olmak mı, Kürt olmak mı, Müslüman olmak mı, Batılılar tarafından aşağılanmış olmak mı?

Yunus edebiyatı yapmıyorum, Mevlana edebiyatı yapmıyorum. Dinsiz de, en abuk sabuk gördüğünüz dinin müntesibi veya en abuk sabuk cemaatin yahut tarikatin mensubu da olsa, "bir insan"!

Türkiye bu dönüşümü başarabilirse, Avrupa'nın "siyasi müdahale bahanesi" olan "insan hakları kozu"nu medeniyet tarihinden silecek bir hamle yapmış olur. Fakat, bu "lümpen demokrat jargonu"ndan sıyrılmamız lazım.

 

2015 Haziran seçimlerinde seçilecek olan vekillerin niteliği hakkında neler söylemek istersiniz. ?

Haziran seçimleri çok kritik! Biz ne zaman şöyle "önemsiz seçim" yaşarız diye soruyor bazıları.

Mesela Yunanistan'da iktidara yerleşen "Radikal Blok"un oy oranından daha fazla oranda seçime gitmeyen vatandaş varmış. Türkiye, Yunanistan değildir ve biz tarihin kırılma coğrafyasındayız. Bu seçim, Türkiye'nin "Dönüşüm Kararı" seçimi olacak. Bana vekâlet edecek adamlar değil, Allah'a vekil ve Allah'ın kefaleti ile iş yapacak yeterince adam girsin meclise. Ama umutlu muyum? Hayır!

Eğer Türkiye, bunu başaracak bir kadroyu iş başına getiremezse söylediğimi tekrar edeyim sadece demokrasisi çökmez, küreselleşme sürecinden de koparak Suriyeleşme riskine maruz kalır.

Bu millet 25 yıldır ıkınıyor, bu millet ağır yükler altında inliyor; insaf edin, bu millete biraz acıyın, bu millete biraz hürmet edin. Muhalefet partilerine bakıyorum, İktidar Partisi’ne bakıyorum, o hürmet ve merhameti göremiyorum.

Ayet diyor ki: "Her biri kendi indindeki ile övünmektedir". Fazla egzajere ettiğimi düşünenler olabilir. Ama 2023 hayali için bedel ödemeyecek olanlar, meclise üşüşme eğiliminde. Milletin vekili olacak olan bilsin ki, büyük bir kapışmada nefer olacaklar. Bu seçimde, bu dönüşüme cidden hizmet edemeyecek olanların çok büyük bir ağırlık kazanması mümkündür. Türkiye ahalileri, ziftin pekini mi istiyor; yoksa o hürmeti mi, buna karar verecek!

Tayyip Erdoğan'a feraset, basiret, şecaat ve cesaret niyaz ediyorum Allah'tan. Bunun için de utanıyorum. Keşke buna mahkûm olmayacak kadar haysiyetli bir millet olabilseydik. Bir adama bu kadar mı umut ve yük yüklenir yahu! O da bir insan değil midir?

Sûfilerin gayet tehlikeli bulduğum bir tanımını kullanacağım. "Pehlivan, rakibinin sırtına minderi öptüren adam değildir. Pehlivan ol kişidir ki, bir dilber ü taze ile bittemâm bir giceyi bir yatakta geçirsin, dahî kalbine gölge düşmesin!"

Bu millet bütün bu ıkınması ile AK Parti'nin ikna ediciliğine kendini kaptırmış bön bir dilber ü tazedir, "bu mertebe pehlivan" lazım vekil olarak.

İncil'de çok sevdiğim bir bölüm var:

"Habil’in kanından başlayarak sunakla mabet arasında öldürülen Zekeriya’nın kanı için hesap vereceksiniz. Böylece dünyanın yaratılışından beri öldürülen bütün peygamberlerin kanının hesabı bu nesilden sorulacaktır. Evet, size söylüyorum, bütün bunlardan bu nesil sorumlu tutulacak! "  Bizim hürmet sorunumuz, Habil'den başlayarak bütün "çağıranların kanına hürmet" sorunudur.

 

SEÇİM VE BAŞKANLIK SİSTEMİ

AK parti yeniden AB'ye mi yönelmeli? Siz AB'yi nasıl görüyorsunuz?

Bizim bulunduğumuz bir eşik var, bu eşiğe takıldık kaldık. Memleket ıkınıp duruyor. Ben bu milletin kendi necabetine ıkındığını düşünüyorum. O necabet, büyük bir dönüşüm ile tahsil edilebilir. Bu eşik, Türkiye'nin aktüel boğuşmacasını aşan bir dönüşüm eşiği. AK Parti, status quo'yu işlemez hale getirmekle, öyle bir dönüşüm halinde alacağımız nefesi tattırmış oldu. Ama soluklanmadık daha, beynimize gıdım kan, zerre oksijen değdi.

Biz başı göğe erecek kadar şerefle donanacak bir canlı türünün, coğrafyaların bu kavşağında toplanmış zayıf çocuklarıyız. Kırıldık, incindik, örselendik… Kahredilmiştik, ama –şimdi kendimizi bir ölçüde toparlamış durumdayız desek de– aynı zamanda "itin dişine kan değmiş" de oldu. Vereceğimiz karar, dişimize değen kanı mı, o başı göğe erecek kadar şerefli bir mahlûk olmayı mı seçeceğimize ilişkin bir karardır.

AB, bence, bir standartlar sistemi olarak anlaşılmalı. Bu standartlar, azami standartlar değil, asgari standartlardır. Türkiye, bu standartları aşan yeni standartları tanımlayabilecek bir birikime sahip değil. Bakın, Türkiye'ye kulak kabartmış, yönünü Türkiye'ye dönmüş bir dünya var farkında mısınız? Sadece insanımız değil. Ben bunu yıllar önce yazdım Yarın Dergisi'nde. Galatasaray UEFA şampiyonu olduğunda "biz kazandık" diye sokaklara dökülenler sadece Sultanî mezunları ya da GS taraftarları değildi. Endonezya'dan Fas'a, Bosna'dan Afrika'ya bir halklar denizi çalkalandı.  BİZ KAZANDIK! Ne kazandınız yahu?! Dikkat edin efendim! Daha biz kazanmadık!

Bu seçimleri, Endonezler de kazanmadıkça, bu seçimleri Bosnalılar da kazanmadıkça siz 480 milletvekili çıkarsanız da kaybedeceğiz!

Aslına bakarsanız AB, kaybedenler kulübüdür. Kırılgan bir zemindeyiz ve eğer, AK Parti, bu kırılgan zeminde, elinde hıçkırırsa patlayacak bir bombayla yol alacağını idrak edemeyen bir heyet çıkarırsa, bu çok yazık olur. Şu anda Türkiye "tepelenmesi gerekenler" listesinin başında. Dönüşüm dediğimiz, dünyanın muhtaç olduğu "hürmet" dönüşümü. Ama bu bir reçete meselesi değil.

Minör bir politika olarak Türkiye AB'ye yaklaştıkça daha özgür ve üretken oluyor. Uzaklaştıkça otoriterleşip basını, yargıyı ve bilumum demokrasinin gereği kurumları paralize ediyor. Majör politika ise, artık dünya sistemin kaldıramayacağı kadar ağır dip dalgaların güçleniyor olması ile ilgili.

Başbakanla Cumhurbaşkanı ayrı telden çalıyor gibi görünüyor. Mesela Erdoğan'ın gündemi başkanlık iken Başbakan hiç oralı değilmiş gibi görünüyor. Siz nasıl okuyorsunuz bu durumu?

Bu noktada Tayyip Bey ve Davutoğlu Hoca'nın şahsiyetleri ve diyaloglarını aşan bir meselemiz bulunduğunu dikkat nazarından kaçırmamak lazım; bunun ehemmiyetini vurgulayalım önce. Onların şahsiyetlerinin karşı karşıya gelmesi, çelişmesi, çatışması yahut tam tersi, büyük bir uyum içinde olabilecek şahsiyetler olmaları değildir mesele; mesele ağabey-kardeş diyaloğu içinde olup olmamaları değildir.

Mesele, her şeyin ancak "tek irade" için organize olabildiği bir kültür ile karşı karşıya olmamızdır. Buna ilaveten, bu ülkede devlet çarkı da, her şeyin ancak "tek karar" için dizayn edildiği bir devlet çarkıdır. Bu şartlar altında sözde parlamenter sistem adına bir "irade ikizlenmesine" mahkûm edilmiş durumdayız. Cumhurbaşkanı seçiminde elli yıl boyunca Meclis iradesini baskı altında tutan "de-facto" bir işleyiş çerçevesinde bu ikizlenme,  Meclis’e uzun yıllar asker, daha sonra da yüksek yargı mensubu bir takım "mutemet" figürleri seçtirerek halkın demokratik taleplerinin hüküm icra etmesine karşı inşa edilmiş "vesâyet sistemi"nin güvencesini oluşturuyordu.

Mustafa Kemal’den itibaren bakacak olursak yüz yıla yaklaşan Cumhuriyet tarihimizde, devlet başkanlığı makamı, üç-dört yıllık Özal dönemi ile, şimdi Tayyip Erdoğan dönemi, toplasanız, sivil bir cumhurbaşkanı ile yönetildiğimiz süre beş yıl etmiyor neredeyse. Geriye kalan 85 yıllık süre zarfında –Celal Bayar’ın da komitacı bir geçmişten geldiği hatırda tutulacak olursa– bu makamı 78 yıl boyunca yüksek rütbeli subaylar, yedi yıl da, jüristokrasi meraklısı bir yüksek yargı bürokratı doldurmuştur.

Bu memleketin siyasî çarkı, özellikle 27 Mayıs Darbesi sonrasında, aslında "kolektif iradesi ancak dünyanın efendilerinin münasip gördüğü kadar" hüküm icra edebilsin diye, halkın seçtiği iktidarı, sürekli cendere altında tutacak bir "halka karşı konuşlandırılmış" sözümona "anayasal vesayet çarkı" idi. Cumhurbaşkanlığı makamı "dünyanın efendilerine kul kuklalar" tarafından işgal edilecek şekilde dizayn edilmiştir.

Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi, vesayet çarkının tasfiyesi açısından son derece önemli bir adım olmuştur. Ancak, "kerameti kendinden menkul" bir parlamenter sistem açısından, sadece vesayet çarkı açısından işlevsel bu Cumhurbaşkanlığı-Başbakanlık "iki başlılığı" korunduğu sürece, gerek fazlasıyla komik "Özal-Akbulut" örneği, gerekse "Erdoğan-Davutoğlu" örneği dikkate alınsın, gözettiği maslahat, demokrasi açısından olduğu kadar, Türk siyaset tarihi açısından da tarif edilememiş bir iki başlılıktır.

Erdoğan-Davutoğlu arasındaki ilişkiler, bu nedenle, "pozisyonlar ilişkileri tayin eder" gibi basit bir sosyal mekanizma ile anlaşılamaz; ama bu mekanizma "minimal işleyiş"i anlamakta çok önemli. Öte yandan, halihazırda, hükümetin sevk ve idaresi, Parti'nin çekilip çevrilmesi, kamuoyunun ayar edilmesi... gibi "iki kişinin pozisyonu"ndan çok daha maksimal süreçler, bu ikizlenmenin tökezle(t)memesi mümkün olmayan süreçlerdir. Özal-Akbulut örneğine bakalım: Akbulut, gayet silik bir şahsiyet, olağan siyaset çerçevesi içinde çok olsa bir partinin il teşkilatında ya da il genel meclisi gibi organlarda, çok çok abartsanız yönetici mevkiinden öte bir rol üstlenemeyecek bu siyasetçi, Özal tarafından ‒tam da bu düşük profili nedeniyle‒ önce Meclis Başkanlığı’na, daha sonra da Başbakan koltuğuna oturtulmuştu. Buna rağmen, bütün siyasî liderlik ve sorumluluk Özal’a aitti ve fakat Özal, cumhurbaşkanlığı makamında Kenan Paşa için biçilmiş yetkileri kullanamadığı gibi, siyasetteki işlevini de sürdüremedi. Bu nedenledir ki, ölümünden hemen önce, "yeniden siyasete dönmek" yönünde girişimler başlattı. "cumhurbaşkanlığı siyaset-üstü bir makam olsun" demek, pratikte "bu makama siyaset-üstü bir kökenden gelenler otursun" demektir; lamı cimi yoktur.

Anayasa’da "Cumhurbaşkanı’nı halk seçsin" diye bir değişiklik yapmışsanız onun ardından kalkıp "siyaset-üstü Cumhurbaşkanı olsun" demeniz "halk, bu makama siyaset-üstü kökenden gelen birini seçsin" demekle aynı anlama gelir. Burada hem teorik, hem de pratik olmak üzere iki ayrı sorun var: Pratik sorun şudur: Seçimi halk yapıyorsa halk, aday olsalar bile "siyaset-üstü memurlar"dan birini değil, ancak siyasal kökenden gelen birini seçecektir. Yüksek memur birini seçmesi için, seçimini böyle yapmaya zorlanması, siyasetçiyi değil onu seçmek zorunda bırakılması gerekir. Teorik sorunumuz ise cumhurbaşkanını halkın seçmesi yönündeki anayasa değişikliğinin prematüre bir değişiklik olması ile ilgili. Bu değişiklik, cumhurbaşkanının sadece seçim usulünü değiştirerek yapılmakla prematüre doğmuştur. Yani Anayasamız, seçim usulü bakımından halkın seçtiği, ama görevini asker ya da yargıç yüksek memurlar gibi siyaset-üstü davranarak yapacak ‒yani siyasete karşı bürokratik vesayeti koruyacak‒  "çelişik bir cumhurbaşkanlığı" tanımı yapmaktadır. Bu çelişki, ya "siyaset yapan başkan"lık yönünde, ya da "siyaset-üstü cumhurbaşkanlığı" yönünde aşılmak durumundadır. İkincisi, seçimi halkın yapması anlamında demokratikleştirici yöndeki değişikliği geri alacak yeni bir değişiklik yaparak vesayetçi cumhurbaşkanlığını geri getirmek anlamında bir geriye gidiştir.

Tayyip Erdoğan, Köşke çıkarken "aktif ve icracı bir Cumhurbaşkanı" ve aslında "Başkanlık Sistemi"ne dönüştürülecek bir riyaset performansı ile siyasî destek talebini açıkça deklare etmiş ve halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı sıfatıyla bu desteği de elde etmiştir. Şimdi yapılacak olan, ona destek veren bu geniş kitlenin iradesini boşa çıkarmak üzere muhalefet değildir. Bunu da muhalefetin anlaması gerekiyor ama muhalefet partileri ve kitleleri, demokratik bir siyaset içinde muhalefet yerine "istemzük"çü bir Yeniçeri Ruhu ile donanmış olduklarından, başka bir muhalefet imkânını akletmeleri beklenemez. Oysa, daha ferasetli bir muhalefetin, "Başkanlık koltuğuna oturmuş Recep Tayyip Erdoğan" figüründen neden rahatsız oldukları üzerinde kafa yorması gerekirdi.

Bütün bir demokrasi tarihimize rağmen böyle bir figürün demokrasi açısından hangi handikapı doğuracağından endişe ediyorlarsa, bu handikapı bertaraf edecek mekanizmalara kafa yorarak Anayasa'nın Başkanlık Sistemi'ne göre dizaynında, bu mekanizmaları teklif etmeli ve kabul ettirmek için mücadele etmeliydiler. Bu, kayıtsız şartsız değil, "sınırlandırılmış hükümet" ilkesini hayata geçirmek açısından önemli bir katkı da sağlardı. Bu tarz bir muhalefet, esasen üzüm yemeyi bağcıyı, dövmekten daha fazla önemseyen bir muhalefet olur(du). Oysa bizim muhalefet partilerimiz ve kitlelerimiz aslında dövemeyeceği birini dövme hülyasına kendini kaptırmış, durmadan dayak yediği halde akıllanmayan "hır çıkaran çiroz kavgacı" rolünü oynamayı marifet sanıyor.

Evet, Türkiye Başkanlık Sistemi'ne geçme konusunda bir sınavdan geçecek. Mustafa Kemal, siyasi çark nasıl dizayn edilmiş olursa olsun fiilen bir Başkan'dan çok daha güçlü bir siyasal erk kullanmıştı. İnönü, onun karizmasına da sahip olmayan silik ve ürkek bir siyasetçi olduğu halde, çok daha despot bir Şef idi. Bugün özellikle CHP muhalefetinin bir asr-ı saâdet gibi yâd ettiği o yıllarda, hem siyaset mekanizmaları hem de bürokratik çark, bu tür bir despotizme siyasal olarak muhalefet şöyle dursun, tam bir itaatle bağlanmıştır; bunu kim inkâr edebilir?

DP'li yıllarda, devlet çarkı aynı kaldığı halde, bugün parlamenter sistem denen şey çerçevesindeki "Cumhurbaşkanı-Başbakan" ilişkilerinin fiilî uygulaması o devirde yerleşti. Menderes'in karizması ve Bayar'ın bu karizma ile "rejimin huşuneti" arasında bir "hava yastığı" rolü oynadığı anlaşılıyor. Bu fonksiyon sayesinde, Mustafa Kemal ve İnönü tarafından kullanılan "tek adam" iradesi, geniş halk kitlelerinin kolektif iradesine teslim edilirse "rejimin asıl sahipleri"nin yaşayacağı sarsıntıyı "katlanılabilir" boyutlara minimize etmeye yaramıştır. İki Partili hayattan 27 Mayıs Darbesi ile, iktidar bloğundan da yavru muhalefetler türeten Çok Partili Sistem'e geçildiğinden beri, Türkiye, üç tek parti iktidarına tanık oldu: AP, ANAP, AK Parti. Demirel bir başkanlık sistemi talebinde bulunmadı. Kendi özel politik kariyeri nedeniyle ve halk kitlelerinin köylülüğünü okşayan popülizmi ile Demirel, "tankların gölgesinde siyaset" yapmayı zamanla sineye çekmiştir; hır çıktığında "darağacına çıkma" kahramanlığı sergilemektense, şapkasını alıp kaçmayı marifet saymıştır.

Sıra Özal ve Erdoğan'a geldiğinde, bunlar Demirel'den farklı olarak "kefen giydiğini" deklare eden liderlerdir. Özal ve Erdoğan, memleket ahalisiyle ruh bağı kuran, halkın yoksunluklarını, mahviyetini, samimiyet ve şehvetini damarlarında hisseden, memleketin kötürüm çarkının nerelerde kireçlendiğini, nerelerde felç olduğunu, bu mefluç sistemden kimlerin nasıl nemalandığını ve memleketin leşinden beslenenlerin nasıl geriletebileceğini, ama teknik bir öngörü ve devlet tecrübesi ile (Özal), ama siyaset tecrübesi ve insanî duyarlılıklarla (Erdoğan) gayet iyi kavramış; memleketi 3-5 yıl yönetince, asıl kireçlenmenin nasıl da bu Cumhurbaşkanlığı takozu ile garanti altına alındığını görerek "o makam"ı dolduran takozları ekarte edip sistemi işler hale getirmeleri gerektiğini anlamış; dahası, Cumhurbaşkanı-Başbakan ikizlenmesi ortadan kaldırılmadıkça, bu işlerliğin sağlanamayacağını (Özal Cumhurbaşkanlığı yaparak, Erdoğan da onun tecrübesini doğru okuyarak) isabetle görmüş liderlerdir.

Türkiye'nin bugün "Başkanlık Sistemi'ne geçelim mi geçmeyelim mi" tartışması yapma lüksü yoktur. Bu tartışma ile zaman kaybederek velev ki bu sisteme geçişin önü kesilecek olursa, Davutoğlu ile Erdoğan ne kadar fedakârlık edip anlayışlı bir diyalog zemininde çaba sarfederlerse etsinler; bu model içinde, işler tümüyle iyi gittiğinde bile Türkiye'nin enerjisi boşuna israf edilecektir. Başbakan ve Dışişleri Bakanı mevkilerinde gayet uyumlu çalışabilen iki siyasi figür, Abdullah Gül gibi bir Cumhurbaşkanı'nın fedakârlıkları ile sürdürdükleri başarılı performansı, Cumhurbaşkanı ve Başbakan olarak ortaya koyamazlarsa, bundan muhalefet kazançlı mı çıkacaktır? Bu boş bir hayaldir.

Türkiye bir kırılma hattındadır ve bu kırılma hattında, memleketin yüz senedir kullandığı "oyalanma kredisi" tükenmiş vaziyettedir. Memleketin bir sürü kireçlenmesi ve felci elden geçirilmiş, pek çok kazanımlar elde edilmesine rağmen hasta, asıl ameliyat bakımından kalp krizi riski ile masaya yatırılmış; ameliyata hazırlanmış durumdadır. Böyle söyleyince, "ne ameliyatı bu?" diye soracaklar çıkabilir. Benim kastettiğim ameliyat, bu "sûretâ demokrasi" hastasının gerçek bir demokrasi haline getirilmesi için gerekli demokratikleşme ameliyatıdır. Hasta ameliyat masasında iken elektriği kesmek kadar riskli bir kumardan söz ediyoruz. En ağır üç siyasi mesele (Sünni halk ile laik elit arasına yerleştirilen Halk-Devlet Uçurumu, Kürt Bölgesi'nin yabancılaştırılmışlığı, Alevi vatandaşların sistem dışına itilmişliği) ile maksimal patlamalara gebe "iktisadî bütünleşme" sorunlarını çözme becerisi, AK Parti'nin "Yeni Türkiye" olarak formüle ettiği bu dönüşüm ile belki elde edilecektir. Bu becerinin anahtarı evet, Başkanlık Sistemi'ne geçiş ameliyatını gerektirmektedir. Efendim, başkanlık sistemi, politik yapıyı otoriterleştirir deniyorsa bunun başkanlık sisteminin mutlak bir sonucu olacağını düşünmek hem teoride hem de tarihsel verilerle uyumsuzdur. Öyle ise demokratik mekanizmalarla denetlenen bir başkanlık sisteminden yana olduğumu vurgulamama, bilmem gerek var mı…

Problemimiz Tayyip Erdoğan'ın değil, memleketin problemidir. Öyle ise, ne Tayyip Erdoğan için kotarılacak bir ikbal, ne de onun ikbalini karartmak üzere "yedirmez bir direnç", bu ameliyatın doğru tarifi olabilir. Başkanlık, bu memleketin Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı iken daha kolay çözülebilecek bir sorundur. Ahmet Necdet Sezer ya da Demirel gibi figürlerle Başkanlık Sistemi'ne geçilmesi felaket olurdu. Ama meselemiz Tayyip Erdoğan'a güven meselesi değildir; o mevkiye bu memleketin kendisinden sonra seçeceği bütün "muhtemel beşer" için düzgün bir tarif bulmak zorundayız ki, zırt pırt "esas teşkilatımızın" hukuku ile oynamak zorunda kalmayalım. Yani Tayyip Erdoğan, Başkanlık Sistemi'ni tarif edecek Anayasa hükmünü, kendisi için uygun bir mevzuat formülü olarak değil, o makama kendisinden sonra yerleşeceklerin de muhtemel hata ve huşunet eğilimlerini dengeleyecek mekanizmaları içerecek surette formüle edilmesini "akl-ı selîmin gereği olarak" düşünmek ve benimsemek zorundadır.

Toparlayacak olursak Davutoğlu - Erdoğan arasındaki ilişkilerin magazini ile uğraşmanın bir âlemi yoktur. Buradan çıkacak siyasî magazin malzemesi, memleketin en hafifinden ağzı ile kuyruğunu yakalamaya çalışan bir "avara kasnak"laşmasını seyirden zevk alanları oyalar. Herkes aklını başına, kafasını iki elinin arasına alıp bu "kırılma hattı"nda memleketin yıllardır ıkındığı bu kriz durumunu aşmasına hizmet etmelidir.

Mesele Tayyip Erdoğan'ın başkanlık performansının önünü açmak değildir. Mesele, bir yandan, memleketin liderlik ikizlenmesinden kurtarılması, Başkan'ın etkin bir yönetim performansı sergilemesinin önündeki engellerin kaldırılması; ama öte yandan memleketin kaderini "Lider"in bireysel iradesinin insani zaaflarına teslim etmeyecek, "başkanlık mekanizmaları bütünü" tasarlanarak Başkanlık Sistemi'ni "esas teşkilat"a yerleştirme meselesidir. Bu sayede, halkın iradesini daha isabetli bir biçimde câri kılabilecek, danışma, karar oluşturma ve denetleme mekanizmaları ile destekleyerek sınırlandıracak bir kurumsallaşma yaratılmış olur. Halkın Başkanlığı, başkan ile halkın çıplak kucaklaşması değil, başkanlığın halk iradesini yansıtacak mekanizmalarla donatılmasını, bu röportajın bir yerlerinde değindiğim "Yaratılan'a Yaratanı'ndan dolayı hürmet"in ifadesi olan bir hukuk tasavvuru ve hukuk güvencesini kapsayacak, organize bir başkanlık olarak şekillendirilmelidir.

 

Hocam, Türkiye’nin biraz dışına çıkalım ve AK Parti tecrübesinin Ortadoğu açısından ne anlama geldiğini ele alalım istiyorum. Mısır'daki Mursî, ya da İhvan Hükümeti de belki AK Parti gibi belediyecilikle başlayıp bir dizi başarılı işe imza atmış olsalardı, onlara da bu kadar kolay bir darbe yapılamazdı. Yapılsa bile Mısır halkı tümden darbenin karşısında yer alırdı. Sanki onların başarısızlığı bir dizi belediyecilik başarısı olmadan iktidara gelmelerinden kaynaklanıyor gibi. Siz ne dersiniz?

Bu hipotezin belirli bir "açıklayıcı gücü" var elbette, ama sınırlı. Şunun için sınırlı: Karşılaştırma sınırlı çünkü. Sadece AK Parti ile İhvan karşılaştırılıyor. Oysa ortada benzerlik ve farklılıkları ile iki ülkede ortaya çıkan iki farklı sonuç hakkında hükme varılıyor. Sosyoloji’de karşılaştırmalı metodolojinin önemli bir kuralı, karşılaştırma birimleri ve düzeyleri ile, çıkarılan sonuç arasında bir mütekabiliyet olması gerektiği kuralıdır. Yani partileri karşılaştırırsanız partilerle sınırlı bir hükme varmalısınız. Onları karşılaştırarak ülkeler hakkında, ya da ülke çapındaki olgular hakkında hükme varmanız yanlış olur.

Bu metodolojik hatırlatmadan sonra demokratikleşme sürecinin sadece "daha liberal partilerin başarı grafiği"nden ibaret olmadığını hatırlatalım. Bu süreç, ülkenin tüm kurumsal ve sektörel alanlarında, birlikte yürüyen bir süreçtir. En önemli ve belirleyici etken, aslında dış koşullardaydı. Eğer doğru bir karşılaştırma yapacaksak, İhvan ile DP'yi, yani Türkiye'nin 50'li yıllar deneyimini karşılaştırmak daha doğru olur. Literatürde "breakdowns in democratization" başlığıyla yürütülmüş bir tartışma vardır; "demokratikleşme sürecindeki çökmelerin nedenleri" tartışılır.

İhvan, AK Partiye göre çok uzun bir örgütlenme deneyimine sahip bir harekettir. Ama siyasete dâhil olması bakımından asla onunla boy ölçüşemez. İhvan'ın başına gelenler, Türkiye'de birinin başına gelecekse, o zaman bu AK Parti değil DP ile ilgili olarak öngörülebilir. Nitekim, Mursî ve İhvan, hızlı-çekim bir biçimde DP’nin âkıbetine duçar olmuştur. Burada, sadece ülkeler karşılaştırmasının da yeterli olmadığı, dış güçlerin pozisyon alışının da hesaba katılması gerektiğini görüyoruz.

DP'yi İhvan'ın yediği dayaktan koruyan, dünyanın "Sovyetli Düzen"i idi.

 

KADINLAR VE SİYASAL TEMSİL

Birçok alanda ayrışıyor olsalar da başörtüsü konusunda birleşen ve bu anlamda parti tabanını oluşturan başörtülülerle Cemaat’in üst düzeyini pek de enterese etmese dahi Nur Cemaati’ne mensup kadınların nefes nefese iktidara taşıdıkları AKP'de, hak ettikleri karşılığı gördüklerini düşünüyor musunuz?

Mesela Kaç tane MKYK, MYK üyesi başörtülüdür, kaç tane başörtülü belediye başkanı vardır, kaç tane başörtülü milletvekili vardır, kaç tane genel başkan yardımcısı bu yılmaz mücadeleden gelen başörtülü kadındır?

Kadınların Türk siyasetindeki "temsil ağırlığı" daima bir problem olmuştur. Sadece Türk siyasetinde değil, dünya da bu sorun vardır. Sosyalist hareket içinde feminizmin doğuşu, daha 19. yüzyılda, bu sorunun ilk kez "Devrimci Sendikal Mücadele" içinde ortaya çıkmış ilk örneğidir.

Bu konuda şunu söyleyeyim: Kadınların AK Parti'yi iktidara getirme sürecindeki asıl mücadelesi, sanıldığı gibi kamusal alana el koyma değil, domestik alandan bir hurûc harekâtıdır ve başarılıdır. Bilmem sizi keser mi, ama hedefi doğru okumazsanız, sonucu da doğru okumazsınız. Kadınlar politikaya dahil olurken, zaferi evde kazanmak istiyorlardı; bu da gerçekleşmiştir.

AK Parti macerasını doğru okumak lazım. Krizi hatırlayalım. Abdullah Gül hakkında Genel Kurmay sitesindeki 27 Nisan Bildirisi’ni hatırlıyor musunuz? Sorun neydi?

Bir başörtülü kadın Türkiye'nin First Lady'si olabilir mi? Yani, sistem "Köşk’te ‘bir başörtülü kadın’a asla tahammül edemeyiz" diyordu.  Dikkat ederseniz, kamunun doğrudan aktörü olmayan bir kadının başörtüsünü, siyasi kriz vesilesi eden bir vesayet düzeninden söz ediyoruz. Böyle bir durumda, bakan koltuğunda "doğrudan bir siyasal aktör" olarak başörtülü kadının yol açacağı kriz katsayısını kestirebilmek için fazla zekâ gerekmiyor.

Bu sorun yine de, Türkiye'nin majör kadın sorunlarından biri değildir, yüksek düzeyde temayüz etmiş kadın kategorisine ilişkin daha minör bir sorun. Bu demek değil ki, sorunun önemi yok.

Bu "başörtülü yüksek düzeyde temayüz etmiş kadın" sorunu, Türkiye ile ilgili asıl konuşmamız gereken başka bir mesele ile ilgili. AK Parti'nin ustalaşma süreci tamamlandı mı mesela? Hayır! Bana kalırsa Ustalaşan Tayyip Bey'dir; Parti henüz parti olarak usta değil, çıraklığı geçemedi daha. Güçlü bir AK Parti İktidarı’nı zora sokmak için hem Parti içinde bir takım dinamiklerin, hem Türkiye dahilinde bir takım ekiplerin ve daha da önemlisi, Dünya'nın patronlarının bir çaba içinde olduğunu elbette görüyoruz.

Şu tür spekülasyonları da dikkate almakta fayda vardır. Mart ayının sonuna kadar sadece Türkiye'de değil, özellikle IŞİD operasyonunun Batı İslamı üzerindeki şimşekleri şiddetlendirme sahnelerine tanık olacağız. Bu çerçevede, Mart ayının sonuna kadar, Charlie Hebdo'dan daha vahim gelişmelere tanık olacağımızı sanıyorum. Hem Türkiye'de, hem Irak ve Suriye'de hem de Batı'da IŞİD operasyonunun çok maksimal sahneleri ile karşılaşmamız sürpriz olmaz. Bu operasyonların doğrudan hedefi "Batı İslamı", yan hedefi AK Parti'nin güçlü iktidarını zora sokacak gelişmelerdir.

Son olarak kendisinin "yeni oluşum" dediği şey için Türkiye'de hiçbir dinamiğin hazır olmadığını düşündüğümü söyleyeyim.

 

YOL AYRIMI

Hantal ve hastalıklı devlet yapısını değiştirmek, yıkmak için yola çıkanlar, iktidar olunca kendileri de önceki hükümetler gibi davranmaya başlıyor. Bunun sebebi seçilmiş olabilmeleri, ama iktidar olamamalarından mı kaynaklanıyor; yoksa güç çok mu tatlı geliyor?

Bu hipotez "belirli bir açıklayıcı" güce sahip. Ama AK Parti iktidarından nemalanan siyaset ve ekonomi esnafı ile, bürokraside AK Parti ile ikbale ermiş bir takım memurlar, partinin olduğu kadar Türkiye'nin de parazitleri, bakterileridir. Biz, memleket olarak asalaklarımızla uğraşamayacak kadar derin bir kriz içindeyiz. Bu asalaklarla uğraşacak, onlardan arınacak zamanlar çok uzak olmayabilir, ama şimdi buna güç yetirecek durumda değiliz. Bu asalaklar da bu fırsatı tepe tepe kullanıyorlar. Türkiye, bugün uzamış bir bunalım içinde. Bu uzamış bunalım aşılamazsa, sadece "breakdown in democratization" değil, "breakdown in globalization" yaşarız. Başka bir anlatımla, bir taraftan demokratikleşme sancısı çekiyor, bunun bedeli olarak da siyasette asalakların öne geçtiği ve sistemin bozuk-düzen gidişinden nemalanmayı marifet edindiği, yani sistemin demokratikleşmesi aracılığıyla sistemden dışlanmış geniş halk kitlelerinin hak ve çıkarlarının yeterince gerçekleştirilemediği bir bunalım bu. Türkiye, hem demokratikleşmesini tamamlamak, hem de küresel dünyaya açılmayı sürdürmek için hem sistemi dönüştürmek, hem de, bütün iktidar partilerinin başına çöreklenen "iktidar nimetlerinin talancısı" asalaklardan kurtulmak zorunda.