Tarihe Daha Farklı Bakılabilir mi?


 

 

Elbette özgürüz. Aklımızdan geçenlere, düşüntülerimize kendimiz bile engel olamayız. Bu düşüntülerimizi dile getirmekte de özgürüz. Söyleriz, anlatırız; hele dinleyen varsa. Söylemekle kalmaz yazarız da. Aklımızdan geçenleri bazen renkle bazen notayla bazen bedenimizin kaslarını devindirerek ifade ederiz.  Buraya kadar özgürüz. Peki bu özgürlük hep böyle sürüp gider mi? Ya da bu haliyle sürüp gitmesi bizi memnun eder mi? Etmediğini hepimiz biliyoruz. İnsan dahasını istiyor. Sözümüzün, düşüntümüzün başkalarınca beğenilmesini, onaylanmasını, takdir edilmesini de istiyoruz. İşte burada bir durmamız gerekiyor. Kendi kendimize iken, aile, arkadaş, eş dost, mahalle dairelerinde iken hesapsız kitapsız içimizden geldiği gibi sarf ediverdiğimiz o düşüntülerimizin yansımaları olan sözümüzü, sanatımızı, eserimizi ham haliyle ortaya çıkarmayı istiyoruz istemesine ama ortama sunduklarımız karşımızdakilerce de beğenilecek, takdir edilecek mi?  İşte mesele.

Hayat, ne içine doğduğumuz ortamdan ne birincil ilişkilerimizin aktörleri olan muhataplarımızdan ibaret. Hayat, hayata sunuşlarımızın içinde başkalarınca eleştirilere tabi tutulup yargılandığı bir dolaşım ağıdır, bir tedavül ağıdır, bir sirkülasyon ağıdır. Öte dünyadaki “mahkeme-i kübra”yı bilemeyiz ama bu dünyadaki “yargı salonu” işte bu ağdır. Tekil fiillerimizin amellere dönüştüğü ağdır bu hayat. Fiilimizi amele dönüştüren fail olan biz değilizdir. Fiilimizi amel kılan bizi gözlemleyen, inceleyen, süzen, yargılayan ötekilerdir. Ötekilerin bizim fiilimiz üzerindeki bu mesaisidir işte bizim o fiilimizi “değerli” ya da “değersiz” kılan. Sunumumuzu, fiilimizi “değerli” kılan ona başkalarının yaptıkları atıflardır. “Fiil benim, ötekilere ne” diyemeyiz. Fiil senin ama onu tekil, sana ait bir düşüntü olmaktan çıkaran, onu amel kılan ötekilerdir. Dolaşım/sirkülasyon/tedavül ağı sosyalin mekânıdır. Sosyalin kurulduğu ağa pazar da deniyor, piyasa da, medya da, sosyoloji de. Adı ne olursa olsun, bu minderde, bu kortta, bu sahada, bu meydanda sunumumuza değer biçilmesi sürecinde her biri özenle irdelenmesi gereken çok sayıda değişkenle karşılaşıyoruz. Pazarlama teknikleri, güç ilişkileri, baskı grupları, algı manipülasyonları hepsi buradalar. Bu ağ sunumda bulunan bireyden tutarlılık, tutunumluluk, sistematiklik beklemiyor. Tek şarkıyla ünlenen pop şarkıcısından kimse ne yeni bir hit bekliyor ne de toplum içinde saygın bir kişilik sergilemesini. Ama eğer o popçu tek şarkılık olmayı istemiyorsa, diğer şarkılarının da beğenilmesini istiyorsa pop star giderek ikon sanatçı olmak istiyorsa o zaman bir sonraki şarkısının da hit olması için işini sıkı tutması gerektiğini de bilir. Müzik bilgisini geliştirir, profesyonel ekip kurar, yaşantısına çeki düzen verir,  bir “sound” yakalamaya çalışır. Hayatın matematiği aslında basit. Pop şarkıcısının pop star ve giderek ikon sanatçı olmasındaki çizgi hem özgür olmak hem de onaylanmak isteyen herkes için geçerli. Düşüntüsünü düşünce kılmak isteyen düşün insanı için de. Özgür olmak ilanihaye mümkün değil, onaylanmak da istiyorsak.

Şimdi gidelim bu asıl metinden daha uzun olan girizgâhın bizi götürmesini istediğimiz iklimlere. Efendim, başta tarihçilerimiz hemen tüm sosyal bilimcilerimiz sorgulanamaz, sorgulanması düşünülemez, sorgulanması teklif dahi edilemez bir sayıltıdan hareket ederler. “Her tekil olay kendi koşulları içinde incelenmelidir”. Bu ifadenin daha genişletilmiş halleri de mevcuttur: Her tekil olay o günün kavramları, o olayın aktörlerinin olan bitenlere verdikleri anlamlar ile anlatılmalı, betimlenmeli, açıklanmalıdır gibi. Evet, ilk bakışta mantıklı, doğru bir ifade: Eğer biz o tekil olayın aktörlerinden biri olsaydık. Ama değiliz. Biz o tekil olayın faillerinden biri değil, anlatıcısıyız. Biz işittiğimize, okuduğumuza göre o olayı anlatırız. Bazen ayrı bir mahallenin mensubuyuzdur, bazen ayrı bir kültürün, ayrı bir coğrafyanın, ayrı bir zaman diliminin, ayrı bir metafiziğin. Hans-Georg Gadamer mealen diyor ki “ne yaparsak yapalım, kendimizi sıfırlayıp başka bir aktörün yerine koyamayız”. Evet,  gerçek bu. Gadamer usta haklı. Bizler ravileriz. Ne olduğumuzu, kim olduğumuzu bilelim ki karşımıza incelemek için fırlattığımız o obje’yi, çarpıtmalarımızın da bilincine vararak, inceleyebilelim. (“Obje tam da incelemek üzere karşımıza fırlattığımızdır” demişti İonna Kuçuradi Aralık 1970 FEL 101’de). Aslında mesele daha da derin. Mesele aydınımızın Osmanlı’dan bu yana holistik bir yaklaşım içinden konuşma eğilimidir. Holistik yaklaşım aksiyonel yaklaşımın aksine aktörü aşan bütünselliklerin varlığı, meşruluğu, vazgeçilmezliği önkabulüne dayanır. Osmanlı aydını içlerinde Anglosaksonlarla sıkı temas içinde olanların da bulunmasına rağmen, son tahlilde, tercihini Fransız düşünce geleneğinden yana koymuştur. Çünkü Fransız düşüncesi ontolojik düzlemde holistiktir ve hemen ardından da yapısalcıdır. Osmanlı aydını Fransız okulunu taklit etmemiş, tersine kendi düşünme geleneğine uygun bulduğu için entelektüel ilgisini oraya yöneltmiş, yoldaşlarını oradan seçmiştir. Yapısalcılık çeşitli bilgi dallarında somutlaşır. Tarih’deki karşılığı Annales Okulu’dur. Annales Okulu’nun metodolojisi Türkiye’deki tarih incelemelerinin de bel kemiğini teşkil eder. Tekil tarihçilik yaptığını iddia edenler ise tam da böyle söyledikleri için Annales tarihçiliğinin ta içinden konuşmuş olurlar. Hangi tarihçimizden “her olay kendi döneminin koşulları içinde incelenmelidir” cümlesini duymamışızdır? Bir tarafta Gadamer, bir tarafta Annales, bir tarafta gelenekli tarih anlayışımız. Tercihimiz meşrebimize göre olacak elbette ama şunları da işitelim: “Her olay kendi koşulları içinde incelemeli” demek bu günle hiç bağlantısı olmayan bir cümle kurmak demektir. Tek işlevi geçmişte olan biteni meşrulaştırmaktır. Bunu demek, geçmişi öldürmek, terekesini müzeye koymak demektir. Geçmişi meşrulaştırmak bu günü kurmamızı mümkün kılamıyor. Geçmiş sadece geçmiş olarak mı kalsın yoksa o geçmişi bugünümüze katalım mı? Bana sorarsanız o geçmiş benim bu günümün tam da ortasında adı konmaksızın hala yaşıyor. Yeter ki o geçmişi geçmişe gömenler (gömdüğünü sananlar) de gözlerini açabilsin, o geçmişin aslında geçmemiş olduğunu o geçmişe bu günün gözleriyle bakınca görebilsinler. Görebilsinler ki o geçmişten bu günün gerçeklerine bu gerçekleri dile getiren kelimeleri kullanarak ders de çıkarabilsinler. Geçmişi müze malzemesi olmaktan kurtarıp bu günün kavramlarıyla, kelimeleriyle yeniden kurabilsinler. Geçmişte olup bitenlerin amel defteri açık kalsın. İşte ancak o zaman geçmiş yeniden dolaşıma girsin, yeni okuyucuları yeni yorumlarını katsınlar, geçmişin tekil olayına kendi değerlemelerini katabilsinler, o tekil olay paylaşılan ortak değerlememiz olabilsin. Ancak böyle yapıldığı takdirde olan bitenleri geniş zaman ve geniş mekân içine taşımış olabiliriz. Fiillerimizden dolayı geniş zamandaki sorumluluğumuzun farkına varabiliriz.