Türk Düşüncesini Ararken


 

Türk düşüncesi kayıp mı ki arayalım? Aramak, arayış içinde olmak, bulmak için yapılan bir etkinlikse evet. Soruyu “Bir Türk düşüncesi var mıdır?” şeklinde sormuyor, bir mevcudiyet araştırmasını kast etmiyorum. Arayışımı “Var mıdır?” yerine “Nerededir?” soru eki ile yapıyorum. “Türk düşüncesini nerede bulabiliriz? Nerede görünür hale gelir?” şeklinde güncelleyelim sorumuzu.  Böylece düşünceye göre daha dar, düşüncenin mantıksal cihazlarla yapılan biçimi olan felsefenin de Türk düşüncesi için yeri ve önemini, Türk felsefesinin görünümünü tasvir etmek, bu arayışın amaçladığı durum olacaktır.

Kayıp bir düşünce değil aradığımız. Hep gözümüzün önünde duran, belki baktığımız ama görmediğimiz, görmek için farkına varmamız gereken bir varoluş… Türk düşüncesini bizim için kayıp kılan, görüşümüze perde çeken engelleri aralayan bir arayış, görünüşlerin arkasında saklı duranı arayan bir araştırma. Aslında aradığımızı bulduğumuzda, sadece onun hep orada olduğunu değil, aramaya yönelik bakışımızın, yani arama aracımızın, bu düşünceyi yaratan, oluşturan şey olduğunu fark edeceğiz belki de. Böylece arayışla ulaşılacak yer, yine arayanın sahip olduğu araçlar olacaktır.

Efesli bilge Herakleitos’un “Kendimi araştırdım” özdeyişini, metafizik yükünden sıyırıp kendi kültür evrenimize, bu arayışın metaforu olarak aktarabiliriz. O, bilgeliğin amacı olan evren bilgisine, evren kumaşı ile dokunmuş benliğimizden geçileceğini kastediyordu. Mademki ruhumuzda kendi kendini çoğaltan bir evrensel akıl (logos) vardır; o halde bu akıl yoluyla evrensel olana ulaşılabilir. Peki, kendi gözümüzden bir Türk düşüncesi ve felsefesi arayışında kendi evrenimizde gördüğümüz nedir? Metaforik anlamda da olsa, Türk düşünce evrenini oluşturan bir Türk aklı var mıdır? Bu manada başlığı yeniden gözden geçirelim: Türk düşüncesini ararken yapılan, bu düşüncenin oluşturduğu yapılarda, başta düşüncenin üzerinde aktığı yatak olarak dil ve onun ürünleri üzerinden, iç ve dış gerçekliğimizi keşfetmeye yönelik bir araştırma etkinliği olacaktır; bütünün parçasında, bütünü görebileceğimiz…

Düşüncenin yönelimi, günlük yaşantıdan bilime, kültürün yüksek ürünlerine kadar uzanır. Bu yüksek ürünler, o kültürün içinde ve onun olanaklarıyla gerçekleştirilmiş bilim ve sanat üretimleridir. Bu manada düşünce, kendisini bilimde, felsefede sanatta, edebiyatta, dini ve mistik düşüncede açar. Arama, bu açılanın ne olduğunun arayışıdır. Bu çerçeve içinde Türk felsefesi, ait olduğumuz medeniyet çevresinde üretilen kültürün malzemesiyle oluşacaktır. Bu malzemeyi felsefece anlama, yorumlama ve çözümleme denemeleri, Türk felsefesinin ön hazırlığıdır. Felsefî bir bakışla geleneği özümseyerek yeni felsefelerle harç edecek ve malzemesini üretecek bir gelecek felsefesini beklemek, hakkımız olmalıdır. Bu niyetle eteğimizdeki taşı dökmek ve bu inşa faaliyetine girişmek gerek. Türk felsefesi ve bu felsefeyi inşa edecek olan akıl, anlayan, yorumlayan ve çözümleyen bir akıldır; malzemesi ise o medeniyet çevresinin yaratım ve yaşama alanları; dili, dini, edebiyatı, sanatı, folkloru, hatta yaşama alanından çıkmış veya form değiştirmiş kültürel arkeolojisi: Mitolojisi, masallarıdır. Bu felsefî içerik edebiyatımızda; masallarımızda, hikâyelerimizde, şiirlerimizde, türkülerimizde saklı durmakta ve felsefenin kendilerini billurlaştırmasını beklemektedir. Geniş anlamıyla edebiyat ürünleri, düşünmelerimizdir. Felsefe ise onları düşünceler haline getiren bir faaliyet olarak düşünülmelidir. Türk felsefesinin evrensele katılmasının yolu da buradan geçmektedir.

Türk düşüncesi, Türkçenin yatağında açılır ve akar. Bu dilin olanaklarıyla ve onun eseri olarak. Bu olanak, eserde somutlaşır; Türk dili ve Türk düşüncesi ilişkisini, sadece arkada saklı duran gizil güç olarak değil Türkçe düşünme eylemi ile somut bağı içerisinde ele almak bir mecburiyet haline gelir. Bu manada kültürün ruhundaki logosta görünen ve oradan Türk düşüncesi olarak yansır. Yansıyan elbette aradığımız öz/mahiyet değil, bu mahiyetin kültür aynamıza yansımasıdır. Yansı ise bir yandan gösterir, öte yandan gizler. Mevcut kültürün yansıdığı ayna, bihakkın bu mahiyeti yansıtmıyorsa, sırı dökülmüş ve yer yer saydamlaşmışsa, aradığımız da sırlar içinde yitebilir. Kültürün mevcut hali, böyle gelmekte, böyle görünmekte. O zaman arama-araştırma, mevcut halin tasviri ile başlamalı; görüneni/görüntüleri tasvir etmeli.

Eksik de olsa böyle bir tasvirle başlamak istiyorum.

Ankara’da Kurtuba Kitabevinde Prof. Dr. Hüseyin Gazi Topdemir ile birlikte “Felsefe Yapma!” başlıklı programlar yaptık. Kültürün kristalize olmuş, rafineleşmiş düşünce etkinliği olan felsefe hakkında.  Ünlemsiz kullanımıyla felsefe yapma(k) anlamına gelen bu ifade, günlük dilde, soyut ve anlaşılması zor söylemler için tahfif edici bir mana içerir. Bu ifadenin ikili kullanımı, mevcut kültür evrenimizde, eski alışkanlıklarımız ve popüler kültürün de baskısıyla, felsefenin nasıl göründüğüne de işaret etmektedir. Felsefe yapmayı, zihin karıştırıcı sözler yığını olarak anlamaya meyyal bir topluluk var. Bunların arasında sözüm ona mürekkep yalamış da hayli insan bulunmakta. Bu adı taşıyan bir şarkı adı bile var: “Felsefe yapma!”

Efkâr fikirler demek. Düşüncelerin yani fikirlerin bir araya toplanması faaliyeti olan felsefe de kelimenin bu anlamıyla efkâr toplar. Felsefe derin (refleksif) düşünmedir. Ne var ki efkâr Türk insanına iyi gelmez. Biz daha çok efkâr dağıtmayı severiz. Fakat sadece felsefenin mi payına düşüyor bu durum:

Edebiyat yapma!

Caz yapma!

Numara yapma!

Artistlik yapma!

 

Bu ifadeler, edebiyat, sanat, müzik gibi kültünün bilimsel, sanatsal ürünlerinin günlük dilin dolaşımında nasıl bir değer taşıdıklarının da bir göstergesidir. Buradan hareketle, hızlıca Türk düşüncesinin özelde de felsefesinin ne denli zayıf olduğundan söz etmek, aynı hafifliği entelektüel planda da sürdürmek demek olacaktır. Sadece somut başarıları değil, Türkçenin düşünce olanaklarını, bu olanak altında saklı olanı da görmemek olacaktır bu durum.

Neden mevcudu daha da artarak değerlendiremiyor, saklı olanı açığa çıkartamıyoruz? Birçok neden var elbet. Okuyucu, bu nedenleri sıralar, tartışır ve yorumlayarak bu küçük denemeye katkı sunarsa, o da eteğindeki taşı dökerek bu inşa faaliyetine katılmış olur.

Türk felsefesinin önündeki üretim ve çevirim sorunlarını aşmada diyalog son derecede önemli görülmektedir. Diyalog ve onu takiben diyalektikle gelişecek olan felsefenin monolog düzeyini aşması gerekiyor. Diyalog, sadece birbirimizle değil, dünya felsefecileri ile -dünya felsefesi denildiğinde de anlaşılan Batı felsefesi olduğu için Batı felsefesi ile-  kurulmak ve sürdürülmek durumunda.

Şu anda Batı felsefesi formatında felsefi etkinlik sürdürmekteyiz. Farabi gibi filozoflar da bu formatı Yunan kaynaklarından alıp içselleştirerek devam ettirmişlerdi. Felsefenin başlangıcı konusunda Farabi, “Hikmeti önce Kaldeliler buldu sonra Mısır’a geçti, onlardan Yunanlılar aldı” der. Eğer bizim bir felsefe geleneğimiz varsa, bu geleneğin başlangıcı Kalde’ye kadar bile geri götürülebilir. Fakat önemli olan bu geleneği nereden aldığımızdan ziyade onu nasıl işlediğimiz/işlemeye devan ettiğimiz ve aldığımız noktadan nereye götürdüğümüzdür. Tanzimat ile birlikte sorunlu da olsa yeniden karşılaştığımız ve bu gün hemhal olduğumuz bu tarz, batılıdır. Kaynakları ve referans noktaları ile batı. Kavramlar oradan geliyor. Geliyor gelmesine de, bu kavramları kendi felsefe dilimize dönüştürebiliyor muyuz? 

Çevirim diye adlandırdığım sorun burada başlar: Cemil Meriç’in dediği gibi “Hiçbir düşünce, bir ülkeden ötekine olduğu gibi aktarılamaz” Felsefe yönelimi itibarıyla evrensel, lakin felsefenin kendisi ile yapıldığı bir araç olan dilin kendisi kültürel bir varlık. Kavramları kendi dilimizden gördüğümüz zaman evrensele sunacağımız model oluşturma şansımız hiç mi yok? Türkçeleştirmeye, Türkçe düşünmeye bu manada ihtiyacımız var; dilin yaratıcı gücünden hareketle düşünmeye… Mengüşoğlu’nun dediği gibi bir kelime fabrikasyonu ile değil, Türkçe’nin bakışıyla kurulmuş bir felsefe diliyle...

Felsefi diyalogun, etkileşimin en önemli ayaklarından biri çeviri… Çeviri eserlerin artışının eseridir felsefedeki zenginleşme. Bizim felsefe geleneğimizin de en verimli dönemi 9. yüzyılda başlayan çeviri faaliyetinden sonradır. Halife II. Memun zamanında çevrilen antik çağ metinleri, büyük filozoflar ve Meşşaîlik/İşrakîlik gibi sistemlerin çıkmasını sağlamıştır. Bu yüzden çevirinin çok önemli bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Şu koşulla: bir dilden ötekine ifadelerin değil, problemlerin de çevrilmesi gerekiyor.

Antik Yunan’ın problemlerini kendi problemlerine çevirebildiği için, Farabi gibi düşünüler önemlidir. Farabi, bir yandan Yunan felsefesinin iki büyük düşünürünü (Platon ve Aristoteles) kendi içinde sentezlemiş ve sonra bu sentezi kendi inançlarıyla yapmış bir filozoftur. Hikmeti Babil’den başlatan ve oradan Yunan’a getiren Farabi’nin, Yunan felsefesi ile İslam inancını uzlaştırmaya çalışması, aslında Babil-Kalde üzerinden medeniyetlerin uzlaştırılması olarak da okunabilir. Farabi’nin bu tavrı, hikmet için zaman ve mekân sınırlarını aşan bir yaklaşım ortaya koyuyor diyebiliriz. Çeviri de böyle olduğunda, yani problemi kendimize çevirdiğimizde özgünleşir. Çevirme değil alımlama/temellük etme… Çevirme bu manada özümsemedir. Ancak bu özümsemeyi yaparsak bize özgü bir felsefeden söz edebiliriz.

Tartışma uzar gider ama bitirmek babında son söz olarak şunu söyleyebiliriz: , Türk düşüncesini ararken bulacağımız yine kendimizdir. Eksiğimizle, fazlamızla. Oluşturulan ve oluşturan olarak... Yeter ki düşüncenin aksettiği aynayı, Türkçe düşünmenin sırları ile kaplayarak bakımını yapalım.