Yılmaz Daşçıoğlu: Öznenin kendisini idraki, kendisini nesnede seyretmesidir


Yılmaz Daşçıoğlu ile “Dalgalı Suda Gölge ve Sûret : 19. Yüzyıl Türk Edebiyatında Bireyin Oluşumu Üzerine”  kitabından hareketle edebiyat tarihindeki önemli değişimlerin felsefi ve sosyolojik arkaplanını konuştuk. Daşçıoğlu’nun, Rönesansla başlayan insan, zaman ve mekan algısındaki  değişimlerle modernizmin sanata yansıması; sanatta duygunun ve aşkın olanın geri çekilmesiyle neleri kaybettiğimiz; yeni birey algısının romandaki rolü gibi konulardaki görüşlerini bu kısa söyleşide yoğunlaşmış olarak bulacaksınız.

Sanat Ve Edebiyatta Modernleşme Süreçleri Ve Bireyin Doğuşu Üzerine

 

Rönesansın insanı özne, doğayı da nesne konumuna çıkarmasıyla sanatta birinin romantizmi diğerinin realizmi doğurduğunu söylüyorsunuz. Modernizmin yeni içeriği ve görünümü karşısında sanat şimdi nerede duruyor?

İnsanlık tarihinin büyük dönüşümlerinden (ki bazıları buna en büyük sapma diyor) birisini oluşturan modernleşmenin Rönesans ile birlikte nitelik kazandığı söylenebilir. Birçok paradigmatik olguyu da içinde barındıran bu süreç aynı zamanda insanın özne olarak ortaya çıkışına paralel biçimde doğanın da nesneleşme sürecini geliştirmiştir. Bu önemli bir kırılma noktasını oluşturur. Hümanist anlayışın merkezileştirdiği insanın yegâne bilen ve eyleyen olarak özne olma süreci, doğayı da yeni bir gözle görme ve dönüştürme çabasını getirmiştir. Aydınlanma tamamıyla nesnellik üzerinden, nesne-merkezli bir özne kurma girişimi iken, romantizm özneyi merkeze alır. Edebiyatta da ağırlığın özneden yana kayması romantizmi, nesneden yana kayması gerçekçiliği ortaya çıkarmıştır. Her iki durumda da insanın tanrılaşma eğilimi belirgindir. İlkinde kusurlu ve içe dönük olmakla birlikte merkezi konumunu itiraftan alan, ikincisinde ise nesneye egemen olmak isteyen bir öznedir söz konusu olan. Ondokuzucu yüzyılın ana eğilimi olan bu durum, yüzyılın yılın sonuna doğru sanat ve edebiyata önce tanrıdan ve dinden boşalan yeri doldurma; böylece kendisine kutsal bir alan oluşturma biçiminde dönüştü ikinci dünya savaşı sonrasından itibaren ise “insansızlaşan” bir niteliğe doğru evrildi. Artık “kendisine inanmayan bir sanat tanrısından”, çirkinin estetiğinden, gerçek ile kurmaca arasındaki farkın ortadan kalktığı bir oyundan söz ediyoruz.

 

Sanatta duygunun öne çıkmasını bireyin kendisini idraki açısından önemli görüyorsunuz. Sanatta, özellikle şiirde lirizmin azalmasıyla modern insanın içine düştüğü duygu kütlüğü ve ben idraki arasında doğrudan bir etkileşim var o zaman, öyle mi?

Öznenin kendisini idrakinden kasıt, kendisini nesnede seyretmesidir. Bu da duygusal bir süreçtir. Romantizm nesneyle karşılaşan öznenin duygusal dalgınlığının adıdır aynı zamanda. Bu bireyin doğuşunu belirleyen eylem biçimidir. Bu yüzden de duygu ile güzelliğin aynı şey olduğu sanılmıştır. Tıpkı insanın tabiatla karşılaşmasından doğan heyecanın kendisinin güzel olup olmaması gibi. Bu noktada duygunun rolü bazen kendisini aşmıştır. Duygusallık bugün bile geniş kitleler tarafından bizatihi sanat zannedilmektedir. Oysa duygunun duyarlılığa dönüşmesindeki incelik, ölçülüp biçilme, aklın denetiminden geçirilme olmaz ise yanıltıcı, popüler ve ucuz bir estetiğe düşme tehlikesi vardır. Lirizm bu tehlikenin tedbiridir. Özne olarak insanın nesne karşısındaki duyarlılığı ve kendisini hem nesnenin hem eserin içerisinden izleme imkânı taşır.

 

Romanı modernleşmenin önemli bir aracı olarak değerlendiriyorsunuz. Sanatta bireyin ön plana çıkması da bu türün gelişmesinde yeni bir adımdı. Modernleşme sonucunda ortaya çıkan yeni birey yeni romanda rolünü nasıl ifa ediyor?

Hiç şüphesiz edebiyatın modern zamanlarda ürettiği en önemli aygıtlardan birisi olarak roman aynı zamanda bireyin doğuşuna da ortaklık eden bir araç olmuştur. Bütün dünyanın genel olarak tek bir kişinin etrafında örgütlendiği bir yapı olarak kurgulanan roman çeşitli bakımlardan modernleşmenin motorlarından birisi olmuştur. Realist roman hem Balzac’ta hem Dostoyevski’de bütün toplumun ve insanın bireyin etrafında ve fakat dil içinde yeniden üretildiği bir süreç olmuştur. Bu süreçte idenin yerini mümkünün, tipin yerini karakterin aldığı; giderek eksik ve kusurlu bireyin merkezileştiği bir yapı oluşmuştur. Bu sistematik ve hiyerarşik değerlerin de tasfiyesi anlamına gelmektedir. Yeni birey parçalanmış, kafası karışık ve marjinalin temsilidir.

 

Masumiyetin kaybedilmesinden doğan yoksunluğun bütün kozmik yapıya yönelen bir saldırıya dönüştüğünü belirtiyorsunuz. Bu, dolayısıyla bireyin evren algısının doğrudan sanata da yansıdığına işaret ediyor. Günümüzde bu yıkıcılık tavrı sanata yansırken bir bakıma sanat da bu yeni haliyle bireyi dönüştürüyor. Bu kısır döngüden çıkış yolu ne?

 

Özellikle Rousseau’nun öncülük ettiği romantizmin insanın tabiatla ilk karşılaşma anına tekabül eden masumiyetin kaybedilmiş olmasının fark edilmesi iki yönde tezahür etmiştir; ilki itirafla beslenen acz duygusunu ve içe dönüşü, ikincisi içinde bulunulan ortamdan uzaklaşma arzusunun, kaçıp gitme isteğinin sonucu olarak masumiyetin temsili gibi görünen (Doğu bir zamanlar böyle algılanmıştır) coğrafyalara saldırıyı doğurmuştur.  Modern birey galiba çelişik biçimde de olsa aydınlanma deneyiminin üstüne düşen bu ben algısı yoluyla oluşur; evrene egemen olmak isteyen insanın kendine yönelmesiyle oluşan karşıtlığın ara yerinde. Bizim romantizmden beslenen (Ekrem, Hâmid, Naci gibi) ilk temsilcilerimizde masumiyet arayışı daha ziyade kaybetme korkusunun ve acz duygusunun bir yansıması biçiminde olmuştur. Sanat ile birey karşılıklı bir etkileşim içerisinde dönüşüyor.

Elbette burada belirli bir kültürel algının eşliğinde kurulmuş bulunan varlık tasavvurunun yerini biraz kitabî ve toplumsal kaybedişin içinde daha ziyade el yordamıyla oluşturulmak istenilen yönsüz bireysel varoluş endişesinin belirginleştiği görülebilir.

Kısır döngüden çıkış yolu ne olabilir diye soruyorsunuz; kim bilir doğanın ilk yaratılışındaki masumiyeti fark etmeye, doğayla kültür arasındaki sıkışıklığı aşabilecek yeni bir bakışa işaret etmek gerekir belki de.  

 

Ontolojik güvenlik kaygısından söz ediyorsunuz. Sanat bu anlamda bir arayışın ürünü olarak da mı karşımıza çıkıyor?

Bizim yeni edebiyatımızın öncülerinin tarihsel ve toplumsal bir kaybediş çağına tanıklık etmeleri, varoluşsal bir kaygıya dönüşmüş olmalıdır. Yukarıdaki soruda değindiğimiz kaybetme korkusu bu şairlerin eserlerinde aşırı duygusal bir söylem ile karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda sanat onlar için aynı zamanda bir sığınak olarak da işlev görüyor. Ekrem’in “ağlarım bilmem niçin kimin için ağlarım” dizesi bu iddiayı kanıtlayacak bir belge niteliğindedir.

 

“Aşkın bir hakikat anlayışından duyular alemine yönelme”nin kusurluluk içinde aranan bir heyecana yol açtığını söylerken, sanatın günümüzde gitgide günübirlik gerçekliğin içine mi gömüldüğünü söylemek istiyorsunuz?

Aydınlanma öncesinde homojen ve çerçevesi çok belirgin bir hakikat anlayışının egemen olduğunu biliyoruz. Kısacası varlık tasavvuru duyularla algıladığımız âlem ile fizikötesi arasında bir ayrışma olmaksızın bütüncül bir algıyı temsil ediyor idi. Gerek aydınlanmacıların gerekse romantiklerin doğaya yönelmesinden “bir farklılaş(tır)ma, ayrış(tır)ma ve bireyleş(tir)me gücü olarak anlaşılan bir tabiat” çıktı. Burada artık ideaya/fikre doğru bir gidiş değil; tabiatın eserine özelliğini veren “devamlı bir akış hareketi”nin, maddenin kökenindeki karanlık mayalanmanın yaydığı enerjilerin gelişip serpildiği çeşitlendirici bir yayılma söz konusudur. Bundan da, yaratıcı gücün tanığı, ideal tip değil birey çıkar. O yüzden tabiat paradoksal bir biçimde, sadece güzelliklerin temsilcisi değil kusurun da doğum yeridir. Bu durum her zaman ve her yerde geçerli bir hakikatten belirli bir zamanda ve belirli bir yerde geçerli olan gerçeğe geçişi sağladı. Yalnız iş burada kalmadı, romana bilinç akışı olarak yansıyan izafiyet kuramıyla aynı zamanda ve yerde herkese göre değişen bir “göreceli gerçeklik” anlayışına açıkçası belirsiz bir gerçeklik anlayışına evrildi. Postmodernlerle birlikte ise aslında bu izafi gerçeğin bile bir kurgu olduğunu, her şeyi retorik ile, dil içerisinde bizim kurguladığımızı; kurmaca dünya ile duyulur dünya arasında bir özerklik değil tam tersine iç içelik bulunduğunu, hangisinin gerçek hangisinin kurmaca olduğunu önemsiz olduğunu düşünmeye başladık. Böylece başlangıçtaki homojen bütünlük belirsiz bir parçalılığa dönüşmüş oldu.