Giriş
Régis Debray (d. 1940), Fransız filozof, siyaset kuramcısı ve yazardır. Gençlik yıllarında Latin Amerika'daki devrimci hareketlere katılmış, Che Guevara ile yakın ilişki kurmuş ve Bolivya'da onun gerilla mücadelesine katıldığı için tutuklanarak idam istemiyle yargılanmıştır. Cezası hafifletilerek birkaç yıl hapis yattıktan sonra, Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand'ın danışmanları arasında yer almış; devrimci mücadeleden devlet yönetimine uzanan bu sıra dışı hayat tecrübesi, siyaset ve uygarlık üzerine geliştirdiği özgün düşüncelere yön vermiştir. Eserlerinde devlet, ulus, din, medya, kültür ve Amerikan hegemonyasının Avrupa üzerindeki etkilerini tarihsel ve felsefî bir bakış açısıyla ele alır; keskin ironisi, zengin tarihî göndermeleri ve çok katmanlı üslubuyla çağdaş Fransız düşüncesinin önde gelen isimlerinden biri kabul edilir.
"Amerika'dan Mektup" ya da "Batı Birleşik Devletleri" New Left Review dergisinde Şubat 2003'te yayınlandı. Politik taşlamanın zirvelerinden kabul edilebilecek bu yazısında Debray, ince hiciv yetisiyle hayali arkadaşı Xavier C***'e yazılmış bir mektup formunda başından geçenleri anlatır.
Aynı konu ve isimle (Batı Birleşik Devletleri – United States of the West) kitabı da yayınlanan Debray eserinde ABD-Avrupa-Türkiye ilişkilerini hicveder. 70 küsur yıldır içinde olduğumuz ve dış ve iç kamuoyunda çok tartışılan son toplantısı Ankara'da yapılan NATO için mevzu güncel iken biz de bu eseri okuyucunun dikkatine sunuyoruz. Eser 2003'te yazılmasına rağmen dünyada hiçbir şeyin değişmediği ve eserin hala güncel olduğu gözden kaçmayacaktır
Amerika'dan Mektup
Sevgili Debray,
İşlem tamam! ABD vatandaşı oldum. Dil ve tarih testlerini harika notlarla ve büyükelçimizin seleflerinin burada, Washington’daki itibarlarını zedelemeden geçtiğimi duymaktan memnuniyet duyacaksınız. Sadakat yemini, Göçmenlik Ofisi'nin biraz kasvetli ortamında gerçekleşti; yıldızlı bayrağın önünde, elimizde kalbimizde durduk. Bununla birlikte, beni tanıdığınız için, bunun benim tarafımdan ucuz bir fırsatçılık eylemi olmadığını, ancak daha büyük bir planın başlangıcı olduğunu anlayacaksınız.
Elbette sizi ikna etmeyi beklemiyorum; ama kim, ikisini de (Avrupa ve Amerika, ç.n.) şekillendiren medeniyetin —geçici de olsa— tek güvencesi olabileceğinden korktuğu bir proje konusunda en eski dostunu ikna etmeye çalışmaz ki? M.S. 212 yılında İmparator Caracalla, sınırlarındaki barbar ordularını ve artan askeri harcamaları göz önünde bulundurarak, Dicle Nehri kıyılarından Atlantik Okyanusu’na kadar Roma İmparatorluğu’ndaki her özgür insanı Roma vatandaşı ilan ederek devrim niteliğinde bir adım attı. Bir anda, sarsılmakta olan süper güç, milyonlarca yeni vergi mükellefi, yetenekli insan ve askere alınacak kişiyle güçlendi. Bu yapı, iki yüz yıl daha ayakta kaldı.
Günümüzde, dünya nüfusunun yalnızca yüzde 15’inin elinde bulunan ve küreselleşme sayesinde geri kalan yüzde 85 için Place Saint-Denis’deki bir Hermès vitrininin içeriği kadar görünür olan Batı medeniyeti, benzer şekilde birleşik bir gücü talep etmiyor mu? (Paris'in en lüks caddesindeki pahalı marka mallar satan dükkanlara atıf. Kimi o dükkanlardan içeri girer ve alışveriş yapar; büyük çoğunluk ise vitrinini dışarıdan seyreder. ç.n.) Ortak hedefler Avrupa ile ABD’yi birleştiriyor. Hepimiz ekonomilerimizi serbestleştirmeyi, hinterland'ımızı demokratikleştirmeyi ve insan haklarını desteklemeyi amaçlıyoruz. Ancak zenginliğimiz kıskançlığı çekiyor ve çevremizde aç ve yoksulların dalgası yükseliyor. Huntington’ın medeniyetler çatışması üzerine vaazları, dünyanın aynı zamanda devletlere bölündüğü gibi hayati bir gerçeği göz ardı ediyor. Her eylemci için asıl mesele, ideolojilerle kurumların birbiriyle örtüşmesini sağlamaktır. (Hz.) Muhammed’in ölümünden sonraki on yıllar içinde önce Emevi, ardından da Abbasi imparatorlukları ortaya çıkmasaydı, bugün İslam var olur muydu? Şam ve Bağdat, dini olduğu kadar siyasi başkentler de değil miydi? Arap istilalarını durduracak bir Hıristiyanlık, Karolenj veya Bizans imparatorlukları şeklinde olmasaydı, Hıristiyanlık var olur muydu? Konstantinopolis surları olmasaydı, Athos Dağı (Grek Ortodoksluğu'nun kutsal manastırı, ç.n.) var olur muydu? Frank şövalyeliği olmasaydı Sistersianlar (katı kurallı bir Katolik tarikatı, ç.n.), V. Şarl olmasaydı Cizvitler var olur muydu?
Günümüzde medeniyetimiz, kendine özgü ve kapsayıcı bir siyasi kurum talep ediyor: Batı Birleşik Devletleri. 11 Eylül’e verilen Avrupa tepkisi —“Şimdi hepimiz Amerikalıyız!”— ve (solcu) L’Humanité’den (sağ liberal) Le Figaro’ya kadar uzanan bu birlik dalgası, kendi çapında iç açıcıydı. Ancak komuta birliği olmadan paylaşılan duygular, yemek sonrası konuşmalarından başka bir işe yaramaz. Kanaat önderlerimiz çok az şeyle yetiniyorlar — sözler ile gerçekler arasındaki bağlantıya karşı gösterdikleri kayıtsızlık beni her zaman hayrete düşürüyor. Lütfen biraz daha az şiir, biraz daha fazla mantık! Kennedy’nin “Ich bin ein Berliner” (Alm. "Ben bir Berlinliyim") sözü bir stratejiydi, bir duygu patlaması değildi. Önümüzde yeni bir yüzyıl uzanıyor. Amerika’nın Asya’ya doğru ilerleyişinde Avrupa hangi rolle yetinecek — Afganistan sınırında bir ilk yardım noktasında görev almakla mı? Körfez’de (Fars Körfezi) kürekli bir sandalda devriye gezmekle mi? (2004 yılında İngiliz denizcilerin şişme botlarla Şattülarap, Irak – İran sınır nehrinde gezinirken İran'ca esir alınıp casuslukla suçlanmaları hikayesi) Orta Doğu’ya satış sonrası hizmet sunmakla mı? Dostum, himaye statüsünden kurtulmanın tek yolu, İkinci Bölge’den Birinci Bölge’ye yükselmekten geçer. Yalnızca elli eyaletin sakinlerinin, Amerikan başkanını seçmesi, sadece onların "başparmak aşağı" işaretinin birkaç gladyatörün değil, milyonlarca insan hayatının kaderini belirlemesi adil mi, demokratik mi?
Kabul etmek gerekir ki, yeni Augustus’umuz (İmparator) Air Force One’da (başkanlık uçağı) rahat ederken, Marcus Aurelius’un Yunanca yaptığı gibi düşüncelerini Fransızca ya da Almanca olarak karalasa, bu görev daha kolay olurdu. Ancak Tiber Nehri’nin öncüleri (Roma'daki nehir) ile Potomac Nehri’nin çırakları (Washington kentindeki nehir) arasındaki benzerlik çarpıcıdır: Her iki tarafta da soyut düşünceyi pragmatik bir red, tarihsel iyimserlik ve melankoliye uzaklık gibi ortak özellikler görülür; Operasyon Odasından (ABD başkanının brifing aldığı ve askeri operasyonları yürüttüğü oda) evlilik yatağına kadar her yerde entrika vardır. Her ikisi de yabancılara kucak açar ve tüm tanrılara saygı gösterir. Her ikisinde de fethedilenlere —Güney Amerikalılar, Japonlar— vatandaşlık hakları tanınır.
İlk adım, uluslararası hukuk uzmanlarımıza, ortak değerlere sahip bir bölgeyi paylaşılan egemenliğe sahip bir bölgeye dönüştürecek bir dönüşüm planı hazırlamaları talimatını vermektir. Porto Riko’nun konumu —estado libre asociado— "bağlı özerk devlet" - yeni anayasal modelimiz için yol gösterici olabilir. Araya denizlerin girmesi sorun olmayacaktır: Martinik ya da Guadeloupe’yi (Fransa'nın okyanus ötesi kolonileri) bir kenara bırakın, Hawaii’yi düşünün. Atlantik, BBD (Batı Birleşik Devletleri) için, Roma için Akdeniz’in olduğu gibi —mare nostrum— (iç deniz) olacaktır. Paris ve Los Angeles, Hudson Nehri’nden (New York'taki nehir) eşit uzaklıktadır. Aynı çıkarlar peşinde koşarken dışişleri bakanlıklarının, istihbarat servislerinin ve gözetleme uydularının mantıksız bir şekilde çoğaltılmasının ne yararı var? Tek bir jeostratejik süreklilik için neden bu kadar çok kafa?
Sevgili Régis, bu aşamaya geldiğinde, önümüzde yatan işin boyutunu kavramış olacaksın. Belki de burada, Fransız Devleti’ne uzun yıllar hizmet etmiş olmam, her iki tarafın temsilcileri için bir danışma notu hazırlamamda işime yarayabilir. Öncelikle, Avrupa’nın sözcüleri – AB’nin tepesinde her altı ayda bir birbirlerinin yerini alan Belçikalı, İtalyan veya Hollandalı dönüşümlü başkanlardan biri – Oval Ofis’te bir görüşme fırsatı bulurlarsa, BBD’nin davasını nasıl savunmalıdırlar? Ben altı temel nokta öneririm.
- Sayın Başkan, süper güç olmanız boş bir övünme değildir, ancak görevleriniz kapasitenizle orantılı değil. Zaten gücünüzün sınırlarını aşmış durumdasınız. Kuril Adaları’ndan Panama’ya, Ümit Burnu’ndan Tayvan Boğazı’na, Balkanlar’dan Ateş Toprağı’na (Güney Amerika'nın güney ucu) kadar tüm dünyayı tek başınıza kapsayamazsınız. Kaç tane tehlike bölgesinin zaten kontrolünüzden kaçtığını bir görün: Kuzey Kore hâlâ boyun eğmemiş durumda, Afganistan Cumhurbaşkanı başkentinden çıkamıyor. (2004'te Taliban yönetimi devralmamıştı); Körfez’de lastik botlar savaş gemilerinize delikler açıyor. (Zodyak botlarla ABD savaş gemilerine saldıran İranlı intihar fedaileri), Latin Amerika kaosa sürükleniyor. ABD’li işadamları, kaçırılma ya da daha kötüsünün riski olmadan yurtdışına seyahat edemiyorlar.
Hızla artan doğum oranları nedeniyle, en güvenilmez ve az gelişmiş ülkelerin orduları giderek daha tehlikeli hale gelecek; beyazların orduları ise, daha iyi donanımlı olsalar da, asker bulmakta zorlanacak ve şimdiden fedakârlık yapma konusunda heveslerini yitirmiş durumdalar. Nüfusunuzun bu dünyadaki şeylere olan bağlılığı —ki bu, karşılıklı yaşam kalitemizi sürdürmek açısından çok önemli— üstün ateş gücünüz 30.000 feet yükseklikten hakimiyet kurmanıza imkân verdiği sürece bir sorun teşkil etmiyor. Ancak bir gün nükleer silahların yayılması bu avantajı sınırlayacaktır. Bir halkın ülkesi uğruna ölmeye hazır olması, yöneticilerinin elindeki en güçlü kozdur. NATO’nun Beşinci Maddesi, 11 Eylül’ün hemen ardından evrensel destek gördü; ancak fark etmiş olacağınız üzere, o zamandan beri bu coşku giderek azalmaktadır. Seçmenlerimiz de haritayı okuyup hesaplarını yapabilirler. Konfüçyüs artı Allah (Uzakdoğu ve İslam ülkeleri), petrol rezervlerinin yüzde 70’ine ve küresel nüfusun neredeyse üçte ikisine eşittir. Çin şu anda sizin yanınızda; ancak gelecekte çıkarlarını Çin-Pakistan-Suudi ekseninde görürse, Avrupa ağırlık merkezinin kaymaya başladığını hissedebilir. İki kıtamız arasındaki denge değişiyor. Bir gün, askerleriniz çamurun içine girmek zorunda kalacak. Ancak, büyük bir transatlantik federasyon altında birleşen halklarımız, yeni yurttaşlarının yanında —hatta onların öncülüğünde— savaşmak için yepyeni bir ilhamla dolacak.
- Demografik verileri göz önünde bulundurun. 1900 yılında Batı, dünya nüfusunun üçte birini barındırıyordu ve sömürge sistemi ile boyun eğdirilmiş halkların okuma yazma bilmemesi sayesinde dünyanın yarısına hükmediyordu. 2025 yılında Batılılar nüfusun yalnızca yüzde 10’unu oluşturacak ve okuryazarlık oranlarımız düşüş eğiliminde. Çin ve Hindistan yazılım geliştirme alanında hızla ilerlerken, ileri teknolojilere hakimiyetimiz elimizden kayıp gidecek. Kendimizi tek bir Federasyon altında birleştirmek demografik durgunluğumuzu sona erdirmeyebilir, ancak en azından bir göç akınını başka bir akınla dengeleyebilir. Hispanik yeni gelenlerin Latin kültürü, kuzeyin hakim olduğu Avrupa’da yeterince temsil edilmiyor — bu da bizim aleyhimize. Hristiyanlığın ağırlık merkezi güneye kaydı. 1939’da en büyük üç Hristiyan ülke Almanya, İtalya ve Fransa’ydı; bugün ise Meksika, Filipinler ve Brezilya. Siz onlara bizden daha yakın ve daha bağlısınız; dini köklerimizi tazelememize yardımcı olabilirsiniz. Öte yandan, biz milyonlarca Kuzey Afrikalı ve Türk’e sahip olduğumuz için, düşmanlarınızı sizden daha iyi tanıyoruz. Ortak sınırlarınız ve iyi ya da kötü ortak anılarınız bulunmayan İslam dünyasının karmaşıklığı karşısında fikirleriniz fazla basit kalıyor. Dolayısıyla, beceriksiz karşı saldırılarınız, uyumsuz ittifaklarınız ve kaba analizleriniz sırıtıyor.
Siz milyonlarca Latin kökenli insanı Batı Birleşik Devletleri’ne getireceksiniz, biz de Müslümanlarımızı. Ortak devletimiz, insan mozaiğinin gerçek anlamda temsil edici bir mikrokozmosu, kültürlerarası alışveriş için eşsiz bir ortam haline geldiğinde, liderlerimizin küresel sözcüler olarak ne kadar daha inandırıcı olacağını bir düşünün. Daha da önemlisi, Sayın Başkan, Avrupa’nın birleşmesi, nüfusunuzun büyük ölçekte WASP’larla (White Anglo-Saxon Protestant: Protestan beyaz ırk) yenilenmesi anlamına gelecektir. Hacı Babalarınızın (Pilgrim Fathers: Amerika'ya ilk göç eden Püriten Hırıistiyan kilisesine mensup cemaat) açık tenli torunları olan iki ya da üç yüz milyon etnik Avrupalının demografik etkisi, göz ardı etmek istemeyeceğiniz bir faktördür.
- Ekonomik argüman da aynı derecede ikna edicidir. Dünya GSYİH’sinin neredeyse yüzde 60’ını tek bir egemen devletin bünyesinde barındırmanın avantajlarını bir düşünün. Artık cari açığınızı sürdürme konusunda yabancı yatırımcıların istekliliğiyle ilgili endişeleriniz kalmayacaktır. Onların başka seçeneği olmayacaktır. Ekonomilerimizi birleştirerek, sadece çelik, muz ve hormonlu sığır eti konusundaki çekişmelere son vermekle kalmayacağız. Taraflar birbirlerine hayati öneme sahip stratejik bir düzeltme imkânı sunacaklardır. Enron (skandallarla batan bir Amerikan enerji tekeli) sonrası kurumsal kültürünüze olan sarsılmış yatırımcı güvenini, Ren modelimizin (Alman iş - şirket modeli) sağlamlığı ve köklü ilişkilerinden daha iyi ne geri getirebilir? Ve durgunlaşan sanayilerimizi canlandırmak için Teksas ya da Manhattan’ın şok terapisinden daha iyi bir yol olabilir mi? Büyük Devlet ve Büyük İş Dünyası birlikte çalışarak geleceğin en verimli otoyolunu inşa edecek. Size sosyal diyalog, fabrika komiteleri ve istihdam politikalarının erdemlerini nazikçe hatırlatacağız; siz de şirket birleşmelerin ve personel azaltımlarının değerine dikkat çekeceksiniz. Geleceğin büyük Batısı, ortak idealimiz, verimlilik artı yeniden dağıtım olacaktır. Bunu tek başınıza başarabilir misiniz, Sayın Başkan?
- Kültür, biliyorum, öncelikli endişeniz değil; kısa keseceğim. BBD bünyesinde, eğlence endüstriniz artık kıskanç profesyonellerimizin hedefi olmayacak (her ne kadar, nefret etmekten büyük zevk aldıkları o piksel ve selüloit canavarı Moloch’un dönüşümüne yas tutsalar da) – (Hollywood'dan bahsediliyor). Bu alandaki katkılarımız, bu tür eleştirileri susturacak bir kalite etiketi sağlayacaktır. Küreselleşme artık Amerikanlaşma olarak küçümsenmeyecek. Hamburger artı Chateaubriand, pembe dizi artı Visconti, Coca-Cola artı Château Pétrus, Disneyland artı Louvre—nicelik artı niteliğin bu birleşimi, BBD’nin iki cephede zafer kazanmasını sağlayacak: mutluluk hakkı artı manevi yücelme. Geniş kitleler ve kültürel incelik, büyük bütçeler ve deneysel sanat—o zaman kim cesaret edip seviyenin düşmesinden, her yerde yaygınlaşan bayağılıktan, beyni uyuşturan eğlenceden bahsedebilir ki? Ortak kültürümüz artık materyalizm ve teşhircilikle — sizin Askeri-Sanayi-Eğlence Kompleksinizin ürünleriyle — eşanlamlı olmayacak; aksine, yelpazenin en üstünden en altına kadar, kültürün ta kendisiyle özdeşleşecek. Tek başınıza, her yerdesiniz. Birlikte, kusursuz olacağız. (Şunu da eklemek isterim ki, entelektüel ve sanatsal çevrelerimizde, özellikle Fransa ve İtalya’da, kampüslerinizin bile kıskanabileceği bir “yıldızlarla süslü bayrak” coşkusu bulacaksınız.)
- Federal kurumlarınızın durumu, Sayın Başkan, pek de iç açıcı değil. Müttefikleriniz üzerindeki etkiniz, lobi gruplarınız üzerindeki etkinizden on kat daha fazla. İdare hukuku alanındaki uzmanlığımız —özellikle Fransızları kastediyorum— güçlü çıkar gruplarını yürütmenin lehine yeniden ayarlamaya yardımcı olacaktır. Paradoksal görünse de, çevreden gelen elitlerin terfi ettirilmesi merkezin amaçlarına hizmet edecektir. Aynısı, hantal askeri makineniz için de geçerlidir. Yüz yıl sonra, kolonicilerinin ve yardımcı birliklerinin protestolarına kulak tıkayan Pretorlar gibi (Roma'da özel askeri sınıf) bölgesel komutanlarınız, önceki emsalleri gibi kendilerini prokonsül ilan ederek Batı’nın kalıntıları için savaşmaya başlayabilirler. Kibirli başkomutanlarınızın, Amerikan kuvvetlerinin yeni Avrupa takviyesiyle eşit rütbeye sahip olmasını kabul etmesi zor olacak; hâlâ STK başkanlarından daha iyi muamele görmedyen (yani ciddiye alınmayan Avrupalı) subaylara stratejik komutayı devretmeyi kabul etmeleri ise daha da zor olacaktır. Ancak müttefikleriniz, BBD'nin birleşik silahlı kuvvetlerine tam olarak entegre olduklarında çok daha az kızgın olacaklar. Yeni askere alınanlar canlanacak, liderler motive olacak, genelkurmaylar ise zirvedeki adamlarla doğrudan temas kurarak cesaretlenecek — hepsi de kraldan daha kraliyetçi olacaklar. “Amerika Birleşik Devletleri’nin yanında aktif bir rol oynamak” yerine, nihayet merkezde yer alacaklar.
Mevcut “yük paylaşımı” düzeni, yükün çok büyük bir kısmını sizin omuzlarınıza bırakıyor. Bir zaman gelecek ki — Roma için bu, MS 3. yüzyıldı —, savunma harcamaları, iç kamuoyunun kabul edebileceği sınırları aşacak. Yüz milyonlarca yeni vergi mükellefiniz, nihayet o devasa askeri aygıtın — zaten federal bütçenizin önemli bir yüzdesini oluşturan — maliyetlerini “dışarıya yüklemenizi" gerektirmeyecek. Dahası, en eski müttefiklerinize vatandaşlık hakkı vermek, izolasyonist geri çekilme feryatlarını, insani savaşın coşkulu destekçilerinin sesiyle bastıracaktır.
- Kamuoyu anketlerinden korkuyorsunuz: “Amerika, Amerikalılar için!” Oysa analistleriniz, Orta Batı’dan (Amerikan taşrası) hiçbir şikayet gelmeden, İsrail’i elli birinci eyalet, Tayvan’ı elli ikinci eyalet ve 67 milyonluk Türkiye’yi de elli üçüncü eyalet olarak tanımlıyorlar. Yakında bir pazarlama kampanyası endişeli kesimi ikna edecek: Sonsuz Adalet, Yeni Ufuk, Yürüyüşteki Amerika, Bitmeyen Macera, Sınırsız Mutluluk! Bunu ortaklaşa finanse edeceğiz. Vatanseverlerinize ve milislerinize, nüfusun ikiye katlanması, taze paranın akışı ve Amerikanlığın yayılmasının —tıpkı zamanında Romalılığın yayılması gibi— ülkenizin ihtişamını ve koruyucu gücünü ikiye katlayacağını garanti edin. Onlara stratejik derinlik kazanımını hatırlatın —düşmanlarınız, güven verici bir tampon devletler kordonunun dışına itildi.
Karşılıklı bir taviz söz konusu: en yüksek makama aday olma hakkı. Torunlarınızın Meksika, Danimarka veya Fransa’da doğmuş bir başkan seçeceği düşüncesi sizi endişelendirebilir. Ancak Roma’nın imparatorluk sınırlarını Basra Körfezi’ne kadar genişleten İmparator Trajan İspanyol’du; Fenikece ve Süryanice konuşan Septimus Severus Tunusluydu (ya da Araptı); Diocletian ise sadece bir Dalmaçyalı, yani Hırvat’tı. Roma her zaman Roma’da değildi. O büyük gezgin hükümdarlar olan Antoninler döneminde, personel ve kayıtlar birden fazla kez “Bir Numara”nın peşinden gitti. Marcus Aurelius imparatorluğu Ren Nehri’nden ya da Tuna Nehri’nden yönetti. Konstantin başkentini, merkezin dışında kalan bir boş arazi olan Boğaz’a taşıdı — bu, kuşatma fikrini ortadan kaldıran parlak bir hamleydi. Bu değişim, ilk çokkültürlü topluma bin yıllık ek bir ömür kazandıracaktı. Belki bir gün, Batı Birleşik Devletleri’nin başkenti Ankara, Honolulu ya da Messina’da (Sicilya) olacaktır… Ama olayların önünden gitmeyelim. Önümüzdeki yüzyıl boyunca biz Avrupalılar, Washington’un Potomac Nehri kıyısında kalacağını resmen garanti edebiliriz.
Burada çok kısaca özetlediğimiz nedenlerden ötürü, tüm alçakgönüllülüğümüzle sizden bize "City" (Şehir) haklarını vermenizi rica ediyoruz. (Debray''dan kinaye: "Bize vatandaşlık haklarını verin" der gibi iken, aynı zamanda "City of London" denen Londra'nın büyük finans kapital merkezi olma yasal ayrıcalıklarını da kastediyor!). Danışmanlarınızın inceleyebilmesi için bir not bırakacağım. Halefim, cevabı almak üzere altı ay sonra burada olacak. Saygılarımla, Sayın Başkan.
Şimdi de Eski Dünya’ya gelelim. Bu konuyu Avrupa Komisyonu Başkanı’na en iyi nasıl sunabiliriz? Unutmayın ki, Doğu Yakası’ndaki üst düzey yetkililer hem daha alıngan hem de kindardır. Bu saygın hiçlik (hiçbir işe yaramaz ama şatafatlı makamlar), nazik bir yaklaşım gerektirecektir.
- Sevgili dostum, endişelenme. Tek gereken senin imzan. Bu süreç yıllar önce başladı — en azından 1925’e kadar uzanıyor; o zamanlar Valéry, gözünü kırpmadan “Avrupa, açıkça bir Amerikan komisyonu tarafından yönetilmeyi arzuluyor” diye yazabiliyordu. (Paul Valery, Fransız düşünür, 1871 – 1945). ABD, anlaşma gereği zaten bir Avrupa gücü: Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın bir üyesi — aslında, bu teşkilatı kontrol ediyor. Askeri bir denge gücü oluşturmaya yönelik arka arkaya yapılan girişimler sislerin içinde kayboldu. Bugün kim Batı Avrupa Birliği (WEU) ve onun “güvenlik tüzüklerinden”, Batı Avrupa Askeri Örgütü’nden (WEAO), Batı Avrupa Askeri Birliği’nden (FAWEU), Eurofor’dan ve “Gymnich” toplantılarından bahsediyor? Kim Planlama Hücresi’ni, Fransız-Alman Savunma Konseyi’ni, Avrupa Güvenlik Konseyi’ni ya da en son övündüğünüz “Avrupa Hızlı Müdahale Gücü”nü hatırlıyor? Bölgesel düzeyde, NATO sizin tek işleyen savunma yapınızdır. Kendinize biraz olsun inanç duysaydınız, Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Kuzey Atlantik Antlaşması’nı geçersiz ilan ederdiniz. Ancak federal bir Avrupa için en tutarlı şekilde çaba gösteren iki akım — Hıristiyan ve Sosyal Demokrat — kurtarıcılarımızın dış politikasına, en azından söylemek gerekirse, sarsılmaz bir destek vermiştir. En azından, Batı Birleşik Devletleri’nin tam anlamıyla bir parçası olarak, resmi bir karşılık alabilirsiniz.
- Avrupa’nın gönlü buna hazır: asıl önemli olan da budur. (Roma imparatoru) Caracalla’nın fermanı bile, farkında olunmayan küçük ölçekli ama yerleşik uygulamaları onaylıyordu. Vatandaşlık, zaman zaman ordudan emekli olanlara, Yunan ya da Doğulu önde gelen şahsiyetlere ve düşünürlere, bazen de bütün kasabalara veriliyordu. Günümüzdeki durum ise çok daha ileri bir aşamadadır. “Happy Birthday to You” şarkısı, “Bon anniversaire, nos vœux les plus sincères” ifadesinin yerini aldı; tıpkı Harry Potter’ın “Le Petit Prince”in ("Küçük Prens, Exupery'nin çocuk kitabı) yerini alması ve Mickey Mouse’un Spirou’yu (Fransız çizgi roman kahramanı, Sipru) gölgede bırakması gibi. Transatlantik vatandaşlık hâlâ kazanılması gereken bir hak olarak kalırken, “Amerikalı olmak” ise yerleşik bir gerçektir. İlki, ikincisini taçlandıracak; tıpkı gün be gün, neredeyse fark edilmeyecek şekilde yükselen bir evin duvarlarının üzerine yerleştirilen bir çatı gibi. Egemenlik değişikliği bir antlaşma ile kararlaştırılabilir; ancak bu, görsel, müzikal ve beslenme alışkanlıkları gibi alanlarda içgüdüsel bir bağlılık transferi de varsa gerçek ve kalıcı olacaktır. Avrupalılar için, özellikle de Rus, Polonyalı veya Çekler için, yaşam alanı zaten Amerikan olmuştur.
Jean Monnet, “Bunu tekrar yapmak zorunda kalsaydık, kültürden başlardım” demişti. Artık çok geç. Avrupa Parlamentosu’ndaki bir oylama her zaman başka bir düzenleme prosedürünü kabul edebilir ve katılım oranı yüzde 30 olan bir referandum, Avrupa Ulus Devletler Federasyonu’nun doğuşuna “karar verebilir”. Ancak o dev — soluk maviye boyanmış, kan kırmızısı kalmamış halde — yoğun bakımda can çekişirken, damar yolundan Amerikan sesleri ve görüntüleriyle besleniyor. Borsalarınız Wall Street’e, bankacılarınız Alan Greenspan’a, bilimsel dergileriniz Nature’a, prime time televizyon programlarınız bizim komedi şovlarımıza, güncel olaylarınız bizim kanaat önderlerimize, eleştirileriniz ise New York Review’a ayarlanmış durumda. Yöneticileriniz, araçlarınız, fetiş haline getirdiğiniz moda sözcükler — bizim daha soğuk ama daha isabetli “uluslararası sistem” yerine “uluslararası toplum”; ya da bizim “idare” yerine “yönetişim” — hepsi bariz nedenlerden ötürü buradan ithal edilmiştir. Gelecekteki CEO’larınız ve maliye bakanlarınız, Kolombiyalılar ve Taylandlı diğerleri gibi gibi bizim işletme okullarımızda eğitiliyor. Başkan adaylarınız, Beyaz Saray’ın bahçesinde ya da daha da iyisi, çiftlikte Başkomutan ile birlikte fotoğraf çektirmek için birbirleriyle yarışıyor. Entelektüelleriniz, Batı’da yeni vatan edindikleri eyaletleri, Doğu’daki topraklarına nazaran daha büyük bir coşkuyla karşılayacaklardır.
Son bin beş yüz yıldır, dünyanın tüm gençlerine—ister zengin ister yoksul olsun—ortak bir merkez sunabilen başka hangi ülke var? İtiraz etmenin bir anlamı yok: On sekizinci yüzyılda mutluluk Fransızdı; bugün ise Amerikan. Thomas Jefferson, ülkesinin Paris büyükelçisiyken, "medeni bir insan kendi ülkesini birinci, Fransa’yı ikinci sıraya koymalı" demeyi alışkanlık edinmişti. Bu slogan, genç teknokratlarınız tarafından tersine çevrildi. Fransızlar, Almanlar ve İtalyanların komşuları hakkında bildikleri her şey, artık transatlantik onay gören eserler aracılığıyla aktarılıyor. Birbirlerinin dillerini zar zor konuşan bu halklar, birleştirici üçüncü tarafın ortak diliyle iletişim kuruyorlar. 1930’larda gerçekleşen Fransız-Alman entelektüel tartışmaları artık yok. Hukuk, güzellik, finans, istihbarat ve adalet alanlarındaki standartları ve normları ABD belirlediğinden, tüm kültürel alışverişler buradan geçiyor. Gastronomi hariç, telefonlarınız, filmleriniz ya da hükümetleriniz olsun, tüm aslına uygunluk ve düzgün işleyiş belgeleri Amerikan damgası taşıyor.
- Hukuk ve idare uzmanlarınızın tüm çabalarına rağmen, Avrupa Devleti asla taslak aşamasından öteye geçemeyecektir. İyi bir vatandaş, bir petrol rafinerisinin planından daha karmaşık olan —ve her yıl güncellenen— bir şemayı ezberlemek zorunda kalacaktır: Komisyon, Konsey, Parlamento, Mahkeme, on yedi karar alma prosedürü, sayısız kısaltma ve akronim, güncel tazminat ölçeklerinin anahtarı. İyi bir Amerikalının ise sadece televizyon izlemesi yeterlidir: Bayrak, Wall Street, hava durumu. BBD vatandaşlığı, halkınızın günlük yaşamında kıskanılacak derecede bir sadeleşme sağlayacaktır.
Siyasetten uzaklaştırılmış halkınız, doğal olarak seçim sürecinize güven duymamaktadır. AB’nin kendine özgü “aydınlanmış despotizm” modeli altında, gerçek iktidar merkezleri —Merkez Bankası, Komisyon, Direktörlükler— tamamen antidemokratikken, demokratik yapılar —Strasbourg’daki Meclis— hiçbir yetkiye sahip değildir. Seçilmiş milletvekilleriniz, senatörleriniz, cumhurbaşkanlarınız ve başbakanlarınız boş bir sahnede abartılı hareketlerle konuşuyorlar. Savaş ve barış, ticari politika, bütçe, para birimi, önemli teknolojik kararlar onların elinde değil; işte bu yüzden gözlerinde o uzaklara bakış var. BBD başkanına oy verirken, Avrupalı seçmenler yeniden bir miktar etkiye sahip olmaktan gurur duyacaklar.
- Nihayet sesiniz duyulacak. Etkili isimleriniz, önemli gazetelerde uzun uzadıya yazılar yazacak. Gerçek karar vericilere erişiminiz olacak. Otuz yıldır kullanılmamış bir Fransız ya da İngiliz Güvenlik Konseyi veto hakkının ne yararı var ki? Şu anda dış politika amaçlarımızdan şikayet ediyorsunuz, ancak tüm bunlar sizin olduğunda, “Mümkün olduğunda çok taraflı, mecbur kaldığımızda tek taraflı” sloganımızı yeni bir bakış açısıyla göreceksiniz. 19 Kasım 1996’da Güvenlik Konseyi, Boutros Boutros-Ghali’yi Genel Sekreter olarak yeniden seçmek için 14’e karşı 1 oyla (ABD karşı oy kullandı) karar verdi. İki hafta sonra adayımız Kofi Annan atandı. İşte bu, zamanla zevk almaya başlayacağınız türden bir çok taraflılık. Amerikan yönetiminin sözünden döndüğünden şikayet ediyorsunuz — Kyoto, kara mayınları, Uluslararası Ceza Mahkemesi. Siz de federal yasa yoluyla bir antlaşmayı geriye dönük olarak geçersiz kılabilene kadar bekleyin. Avrupa, ancak BBD sayesinde dünyaya yeniden sesini duyurabilecek ve —daha da önemlisi— kendisini dinletebilecek.
Özelliklerinizi koruyacaksınız. Wisconsin ve Iowa’da da idam cezası kaldırıldı. Üstelik, Avrupa’daki konuşmalarda ilan edilen değerlerden Amerika’nın daha başarılı bir şekilde hayata geçirmediği tek bir tane var mı? Barış mı? Her iki dünya savaşı da Avrupa’dan çıktı. Demokrasi mi? Buralarda halk, şerifi ve yargıcı bile seçer. Yeni Düzen mi? Yeniden dağıtım yoluyla eşitlik mi? Liberal olduğumuzu iddia ediyoruz ama iş sıkıştığında, sizin Avrupalı sosyalistlerinizden çok daha Keynesçi olabiliyoruz. Merkez Bankanız kendi başına bir kanun gibidir, oysa Federal Rezerv Kongre’ye yıllık rapor sunmak zorundadır. Finans sermayesi, AB’den çok ABD’de daha fazla kısıtlanmıştır — düzenleyiciler ordumuza bakın.
- “Hepsi bunun için miydi?” diye soruyorsunuz. Bu elli yıllık zirve toplantıları, konferanslar, antlaşmalar, paktlar… hepsi boşuna mıydı? Hiç de değil: AB deneyimi, önünüzdeki büyük değişimle başa çıkabilmeleri için geride kalan unsurlarınızın eski alışkanlıklarından kurtulmalarını sağlayan hayati bir basınç ayarlama odası işlevi gördü. Örneğin Fransız Sosyalistleri, Avrupa uğruna olmasaydı, neoliberal devrimi asla bu kadar hızlı bir şekilde hayata geçiremezdi. Geleneksel sağ da “iş, aile, vatan” bayrağını bu kadar kolay bırakamazdı. Aylık AB toplantıları şimdiden İngilizce yapılıyor—bu çok önemli bir geçiş aşaması. Quai d’Orsay’daki (Fr. Dışişleri) Norpois tarzı tutuculuk aşıldı. (M. Proust'un bir romanındaki aşırı tutucu diplomat Norpois'ya gönderme). Avrupa’yı geçmişinden koparmada AB, bir geçiş dönemi bağlanma nesnesi, bir bebek emziği oldu. Artık yolumuza devam etme zamanı geldi. Serbest ticaret ve deregüle ekonomileriyle Euroland, sizin trambolininiz olacak.
Kardeşlik vurgusu ne kadar yoğun olursa olsun, sahte bir iyi fikir zamanla değerini yitirir. Avrupa’nın yeni para birimi, süpermarket devletinin boşluğunu ifade ediyor: Hiç kimsenin toprağı olmayan bölgeden çıkan, özellikten yoksun köprüleri ve boşluğa açılan pencereleri gösteren banknotlar. Ne portreler, ne manzaralar, ne de özdeyişler var — Avrupalıların hiçbir başarısı, hiçbir tarihi yok mu? Buna karşılık dolar banknotları, Amerika’nın Tanrı’ya ve kendine olan ebedi inancını ilan ediyor: Kahramanlar, kartallar, oklar, zeytin dalı ve Her Şeyi Gören Göz’ün yer aldığı, muhteşem bir mesihçi havası taşıyan bir savaşçı para birimi.
- Elbette bazı pişmanlıklar olacaktır. İngiltere, “özel ilişkisini” feda etmek zorunda kalacak — ve tam da bu nedenle muhtemelen projeyi baltalamaya çalışacaktır. Avrupa’da en çok kaybeden ülke olan Fransa ise yine en çok kazanç sağlayan ülke olacak; en önemlisi de Alman liderliğinden kurtulacaktır. Buna karşılık, BBD'ye girdikten sonra her iki ülke de dış ilişkilerde vazgeçilmez bir unsura kavuşacak: Amerika’daki diaspora. Şimdiye kadar, her iki ülke de Kübalılar ya da İsrailliler bir yana, İrlandalılar ve İtalyanlarla bile rekabet edememişti. Ancak 60 milyon Fransız asıllı Amerikalıyla birlikte işler değişmeye başlayacak.
Kamuoyuna gelince: Son dönemdeki deneyimler referandum sürecinin güvenilmezliğini göstermiştir, bu yüzden fazla uğraşmaya gerek yok. Zaten hükümetleriniz de şaşalı gösteriler ve askeri geçit törenlerinden vazgeçmeyi tercih ediyor. Pasaporta eklenecek üç harf, dalgalandırılacak birkaç bayrak, iç hat uçuşlarında çalınacak iki dilli anonslar… Gerekli düzenlemeler neredeyse hiç fark edilmeyecek. Lütfen sayfanın altına imzanızı atın.
Size ve anti-emperyalist dostlarınıza gelince, sevgili Debray, oyunun bittiğini düşünebilirsiniz. Aksine — bu sadece bir başlangıç olacak. Bundan böyle eleştirileriniz artık kaba bir anti-Amerikanizm olarak değil, demokratik bir yurttaş protestosu olarak değerlendirilecek. Neşelenin! Sizi şimdiden, diğer muhalif arkadaşlarınız Chomsky, Mailer, Sontag, Vidal ile kol kola Washington’da yürüyüş yaparken görüyorum.
Görüşürüz!
Saygılarımla,
Xavier
Washington'dan, yeni hükümeti adına çıkacağı bir görevden yalnızca birkaç gün önce postaya verdiği C***'nin mektubu, Régis Debray'a onun Avrupa için öngördüğü bambaşka bir geleceği anlatan cevabını yazmasına fırsat bırakmayacak kadar geç ulaştı. Debray, eski Fransız diplomat için kaleme aldığı ağıtta şöyle der:
"Bir yurtsever neden ülkesini değiştirsin ki? Milattan sonra 1. yüzyılda yaşamış Yahudi askerî lideri Flavius Josephus, bağımsızlık uğruna verilen umutsuz savaşı terk ederek Romalıların safına geçti ve (Yahudilere) şunu ilan etti: 'Tanrı mabedini terk etmiş, sizin savaştığınız karşı tarafa geçmiştir.'
Xavier de C*** gibi bir insan için, Batı'nın dehasının Eski Dünya'nın inançsızlığını cezalandırmak üzere Atlantik'in ötesine göç etmiş olduğu düşüncesi, silahını ve tüm eşyasını alıp onun peşinden gitmek için yeterli bir sebepti.
Flavius, ömrünün sonunu imparatorluk sarayının ihtişamı içinde geçirirken Yahudilerin tarihini yeniden kaleme aldı. C*** ise daha ağır bir bedel ödedi. Mâverâünnehir uzmanıydı; Türkmen, Karakalpak, Özbek ve Tacik dillerini akıcı biçimde konuşuyordu. Hem eylem adamı hem de strateji analistiydi; yeteneklerini uzun yıllar Fransız devletinin hizmetine sunmuştu. Artık Amerikalıların hizmetindeydi.
Bana mektubunu postaya verdikten kısa bir süre sonra, Pentagon tarafından Türkmenistan'a gönderildi. 2001 yılının dondurucu bir Kasım akşamında, Belh üzerinden Afgan sınırına doğru, hiçbir direnişle karşılaşmadan ilerlemişlerdi ki, bir B-52 uçağının hedefini şaşırarak bıraktığı salkım bombalarından biri üzerlerinde infilak etti; adamlarının büyük bölümüyle birlikte orada öldü."
Yazar: Regis Debray – Çeviri-Yorum: A. Altay Ünaltay
Kaynaklar:
(İnternet kaynakları için 09.07.2026 tarihi esastır.)
- Régis Debray, Letter from America, New Left Review, https://newleftreview.org/issues/ii19/articles/regis-debray-letter-from…
- Régis Debray, Wikipedia, https://en.wikipedia.org/wiki/R%C3%A9gis_Debray
- Iran: Seizure Of British Patrol Boats, Crews Raising Tensions, Charles Recknagel, Radio Free Europe, Radio Liberty, https://www.rferl.org/a/1053453.html
Yeni yorum ekle