Siyaset felsefesi ve siyaset sosyolojisinin en merkezi ve çok boyutlu kavramlarından biri olan demokrasi, yalnızca bir yönetim biçimi değil; meşruiyet, egemenlik, hak ve bilgi kuramı ile iç içe geçmiş bir değerler manzumesidir. Bu metinde, demokrasinin dilbilimsel kökenleri (etimolojisi), dayandığı bilgi felsefesi temelleri (epistemolojisi) ve Antik Yunan’dan küresel moderniteye uzanan kavramsal-tarihsel dönüşümü akademik bir metodolojiyle çözümlenmektedir.
"Demokrasi" sözcüğü, Antik Yunanca dilden Batı dillerine ve oradan küresel literatüre geçmiş bir kavramdır. Sözcük, iki ayrı kökün birleşiminden meydana gelir:
Antik Yunanca bir terim olan demos (δῆμος), kabaca "halk" olarak tercüme edilse de, klasik felsefe, filoloji ve siyaset sosyolojisi açısından son derece dinamik, çok katmanlı ve tarihsel süreçte dönüşüme uğramış bir muhtevaya sahiptir. Kavramın doğru çözümlenmesi, demokrasinin özünü ve yaşadığı meşruiyet krizlerini anlamanın ilk şartıdır. Homeros metinlerinde (MÖ 8. yüzyıl) demos, siyasal bir özneden ziyade coğrafi bir mekânı ifade etmekteydi. Bu dönemde sözcük, "toprak parçası", "ülke" veya "belirli bir kırsal bölge" anlamına geliyordu. (Destan geleneğinde bir topluluğun coğrafi, mimari ve idari varlığını eksiksiz betimlemek amacıyla demos ve polis kelimeleri aynı dize içinde ardışık olarak konumlandırılır. Bunun en berrak örneği Odysseia'nın 11. kitabında (Nekuia / Ölüler Diyarı sahnesi) Kimmerlerin yurdunun tasvir edildiği dizelerdir:
Odysseia 11.14: “ἔνθα δὲ Κιμμερίων ἀνδρῶν δῆμός τε πόλις τε,” (Orada Kimmer kavminin/adamlarının hem demos'u [toprağı/halkı] hem de polis'i [şehri] vardı.)
Zamanla bu toprağın üzerinde yaşayan, aristokratik sınıfa dahil olmayan taşralı toplulukları, çiftçileri ve sıradan özgür insanları tanımlamak için kullanılmaya başlandı. Dolayısıyla ilk evrede kavram, mekânsal bir aidiyetten sosyolojik bir sınıfa doğru evrilmiştir. Klasik Dönem Atina’sında demos kavramı çift anlamlı (ambivalent) bir yapıya bürünmüş ve siyaset felsefesinin en büyük tartışma konularından biri haline gelmiştir.
Kurumsal ve hukuki metinlerde demos, yasa önünde eşit olan ve mecliste oy kullanma hakkına sahip tüm Atina yurttaşlarının bütününü (populus) ifade ederdi. Resmi kararnameler "Edoxen te boule kai to demo" (Meclis ve demos böyle kararlaştırdı) formülüyle başlardı.
Platon, Aristoteles ve Thukydides gibi aristokratik eğilimli düşünürlerin literatüründe demos, egemen elitlerin (aristokratlar ve oligarklar) karşısında konumlanan "yoksul, eğitimsiz ve mülksüz çoğunluk" anlamına geliyordu. Bu bağlamda demokratia, halkın tamamının değil, alt sınıfların üst sınıflar üzerinde kurduğu bir tür "sınıf egemenliği" olarak görülüp eleştirilmiştir.
Demos vs. Laos (λαός): Laos, genellikle homojen bir kitleyi, bir lidere bağlı savaşçı topluluğunu ya da dinsel bir cemaati ifade eder. Siyasal bir iradesi veya kurumsal bir kimliği yoktur. Demokrasinin temelinde cemaatlerin kurumsal bir kimliği yoktur. Demos’un ayırt edici vasfı olan isegoria (herkesin eşit konuşma hakkı), Laos modelinde yerini monoloğa ve liderin sesinin yankılanmasına bırakır. Topluluk, kendi siyasal iradesini egemene devrederek özne olmaktan çıkar ve iktidarın enstrümantalize ettiği (araçsallaştırdığı) bir nesne haline gelir.
Demos vs. Plethos (πλῆθος): Plethos, yapılandırılmamış, kurumsal kimliği olmayan, sayısal çokluğu ve "kalabalığı" (çoğu zaman amorf yığınları) ifade eder. Demos ise meclis çatısı altında örgütlenmiş, rasyonel müzakere yetisi olan kurumsal kalabalıktır. Modern iktidar, örgütlü emeği, sivil toplumu ve kamusal müzakere platformlarını tasfiye ederek bireyleri yalnızlaştırır. Dijital ağların ve algoritmik yapıların egemen olduğu günümüz dünyasında bu durum, "dijital plethos" kavramını doğurmuştur. İktidar, kitleleri yankı odalarına hapsederek onları anlık öfkelerle parlayan, ancak kurumsal bir siyasal kuruculuk potansiyeli taşımayan amorf kalabalıklar olarak tutmayı başarır. Plethos haline getirilmiş bir toplum, iktidar için tehdit oluşturmaz; çünkü bu kalabalığın bir araya gelişi rasyonel bir kurucu iradeye değil, geçici reaksiyonlara dayanır. Kurumsal kimliği ve yapısal sürekliliği olmayan bir kalabalık, kolluk kuvvetleriyle veya algoritmik manipülasyonlarla son derece kolay yönetilebilir ve bastırılabilir.
Siyaset felsefesi ve klasik filolojinin en problemli kurucu kavramlarından biri olan kratos (Κράτος), modern literatürde genellikle "iktidar" veya "yönetim" olarak basitleştirilmektedir. Ancak kavramın antik kökenleri, filolojik katmanları ve epistemolojik boyutu incelendiğinde, onun salt bir idari yetkiyi değil; çıplak gücü, egemenlik kapasitesini, fiziksel üstünlüğü ve zorlama gücünü barındıran dinamik bir yapıya sahip olduğu görülür.
Etimolojik açıdan kratos, Hint-Avrupa dil ailesinin sıfat ve fiil köklerine kadar izlenebilen bir geçmişe sahiptir. Kavram, Proto-Hint-Avrupa dilindeki kar- veya kret- (güçlü olmak, sert olmak, metanet göstermek) kökünden türemiştir. Bu kök, Gotçada hardus (sert), Eski Yüksek Almancada hart (kuvvetli/sert) ve modern İngilizcedeki hard kelimeleriyle akrabadır.
Klasik Yunancada kratos’un kazandığı semantik muhteva, yapısal olarak "sertlik", "mukavemet", "fiziksel galebe çalma" ve "baskın gelme yeteneği" ile doğrudan ilişkilidir. Homeros’un İlyada ve Odysseia destanlarında kratos, kurumsallaşmış bir siyasal otoriteden ziyade, savaş meydanında bir savaşçının düşmanına karşı elde ettiği fiziksel üstünlüğü ve zaferi tanımlar. Bir savaşçının kratos’a sahip olması, onun rakibini fiziksel olarak boyun eğmeye zorlama kapasitesinin bulunduğunu gösterir.
Kavram, Hesiodos’un Theogonia (Tanrıların Doğuşu) adlı eserinde kozmolojik ve alegorik bir kimlik kazanır. Hesiodos, Kratos’u nehir tanrıçası Styx ile Pallas’ın oğlu; Bia (Βία - Çıplak Şiddet), Zelos (Ζῆλος) ve Nike (Νίκη - Zafer) kavramlarının kardeşi olarak tasvir eder. Bu mitolojik soy ağacında Kratos ve Bia, baş tanrı Zeus’un tahtının yanından hiç ayrılmayan, onun mutlak egemenliğini ve cezalandırma gücünü icra eden iki asil muhafızdır. (Metinde bu hâl şöyle zikredilir: “Zeus nerede oturursa, onlar oradadır, Zeus nerede yürürse, ardındadır onlar, Ayrılmazlar gümbürtülü Zeus'tan.”) Bu filolojik arka plan, kratos’un doğasındaki şiddet potansiyelini ve zorlayıcı karakteri açıkça ortaya koymaktadır.
Platon, Devlet ve Gorgias diyaloglarında kratos’un salt bir güç uygulaması olarak görülmesine şiddetle karşı çıkar. Platonik epistemolojide siyasal güç, ancak ve ancak episteme (doğru ve kesin bilgi) ile yönlendirildiğinde meşruiyet kazanabilir. Bilgiden ve "İyi Formu"ndan yoksun bir kratos, kör bir şiddetten ve tiranlıktan ibarettir. Özellikle Gorgias’ta geçen Sokrates diyalogu, günümüze ışık tutmayı amacıyla çok önemlidir: “Hem öyle sanıyorum ki, örnek olanların çoğu da tiranlar, krallar, zorba hükümdarlar ve siyaset adamlarıdır; çünkü keyfî iktidarları sayesinde, en ağır ve en dinsizce suçları işlemişlerdir.”
Buna karşılık, Thrasymakhos ve Kallikles gibi Sofist düşünürler, kratos’un radikal bir epistemolojik savunusunu yaparlar. Thrasymakhos, Devlet’in birinci kitabında şu ünlü tezi öne sürer:
"Adalet, güçlünün (kreitton) işine gelendir."
Bu yaklaşım, epistemolojiyi gücün emrine veren bir kırılmadır. Sofist düşünceye göre, evrensel ve aşkın bir "adalet bilgisi" yoktur; aksine, gücü elinde bulunduran odak (kratos), neyin adil, neyin doğru ve neyin yasal olduğunu kendi çıkarları doğrultusunda tanımlar ve topluma dayatır. Bilgi ve hakikat, egemen olanın iktidarını rasyonalize etme araçlarıdır. (bknz. Power-Knowledge)
MÖ 5. yüzyıl Atina’sında demokratia, aristokratik elitler tarafından icat edilmiş övgü dolu bir kavram değil, aksine bir hakaret terimi olarak doğmuştur. Aristokrasiye göre demos, eğitimsiz, mülksüz ve mülkiyet bilinci olmayan yoksul kitlelerdir. Bu kitlelerin siyasal alanda söz sahibi olması, geleneksel anayasal düzenin (arche) yıkılması ve kaba gücün (kratos) nitelikli azınlığa dayatılması anlamına geliyordu.
Antik Atina'da demos’un kratos üzerindeki egemenliği doğrudan ve kurumsaldı. Kura yöntemiyle çalışan mahkemeler (Dikasteria) ve halk meclisi (Ekklesia), gücün elitlerin elinde merkezileşmesini engelliyordu. Bu dönemde iki kavram arasındaki ilişki, yoksul çoğunluğun zengin azınlığı tahakküm altında tuttuğu radikal bir sınıf egemenliği biçimindeydi. Atina demokratia’sı homojen veya ani bir devrimle değil, aristokrasi (eupatridai) ile yoksul köylülük (thetes) arasındaki derin sosyo-ekonomik çatışmaları çözmek amacıyla gerçekleştirilen bir dizi anayasal reform neticesinde (Solon Reformları (MÖ 594), Kleisthenes Reformları (MÖ 508/7), Ephialtes ve Perikles Reformları (MÖ 462-450) kademeli olarak inşa edilmiştir.
Modern dönemde “Demos-Kratos” anlayışı tamamiyle değiştirilmiştir ve Demos (halk), egemenliğin yegane kaynağı ilan edilmiş; ancak gücü doğrudan kullanma yetkisi elinden alınmıştır. Kratos (güç), anayasal kurumlar, kuvvetler ayrılığı ve bürokratik devlet aygıtı içinde soyutlanmış ve evcilleştirilmiştir. Böylece halk, gücün sahibi kılınmış ama o gücü sadece düzenli seçimlerde oy vererek temsilcilerine devreden pasif bir özneye dönüştürülmüştür. Bu durum, Max Weber’in modern devleti "meşru fiziksel şiddet tekeli" olarak tanımlamasıyla zirveye ulaşmıştır. Kratos, halkın kolektif eylemi olmaktan çıkıp devlet aygıtının tekelindeki bir disiplin aracına dönüşmüştür. Foucault da demokratik teorinin egemen figürüne ve yasanın sınırlarına takıntılı olduğunu savunur. Bu teori, iktidarın öncelikle olumsuz, yasaklayıcı ve yukarıdan aşağıya doğru işleyen (“şunu yapmayacaksın”) bir nitelik taşıdığını varsayar.
Günümüz demokrasisinde iki şeyin değeri yoktur: Fikir ve emek… Günümüzde sadece yozlaşmanın ve eğlendirmenin değeri vardır. Gerçek fikir ve sanat adamları, demokratik idarede değer görmezler. Zirâ en adî bir katille, bir ayyaşla, bir sapıkla eşitlenirler. Hakikat bu eşitlenmeyi kabul etmez. Hakikat ile hakikat olmayanın eşitliği yoktur. İyi ile kötü arasında eşitlik olursa, iyi daima kaybeder. Demokrasi işte bu prensibe dayanır. Ve, “eğlence kitlelerin afyonudur.” Foucault, bu takıntının demokratik vatandaşların gözünü, üretken, yaygın ve her yerde mevcut olan modern iktidarın gerçek işleyişinden kör ettiğini iddia eder. Demokratik toplumlar yasal hakların genişlemesini ve seçimlere katılımı kutlarken, iktidar disiplin mekanizmaları aracılığıyla yasanın altında işler. Okullar, hapishaneler, hastaneler ve fabrikalar, bir vatandaş oy kabinine girmeden çok önce davranışları, uysallığı ve faydayı şekillendirir. Bu bakış açısına göre, liberal demokratik haklar iktidara karşı çıkmaz; aksine, modern toplumu destekleyen köklü, eşitlikçi olmayan disiplin ağlarını maskeleyen yasal bir perde işlevi görür. Halk bir kaptır. Neyle doldurursan onu sana verebilir. Kanun da, gizli eşyayı bulmaya mahsus bir fal kitabı değildir. Olana, gördüğüne, bildiğine göre hükmeder.. Unutmamak lazımdır ki Demokrasi, bir muhalefet rejimidir. Bir ülkedeki demokrasi, muhalefetin sesi kadardır.
Yeni yorum ekle