Siyaset bilimi ve kamu hukuku literatüründe meşruiyet (legitimacy), bir siyasi otoritenin veya devlet aygıtının, yönetilenler nezdinde ve uluslararası toplumda yönetim/egemenlik hakkının gerekçelendirilmesi ve kabul görmesi durumunu ifade eder. Meşruiyet, salt kaba kuvvete dayalı bir iktidar (potestas) ile hukuki ve ahlaki bir haklılığa dayanan otorite (auctoritas) arasındaki kuramsal ayrım çizgisidir.
Siyaset felsefesinde devletin meşruluğu üç temel sütun üzerine inşa edilir:
Weber’e göre hiçbir iktidar, varlığını salt çıplak şiddet, zorlama (coercion) ya da ekonomik çıkar ilişkileri üzerine uzun süre inşa edemez. İstikrarlı bir yönetim için iktidarın, yönetilenlerin zihninde bir meşruiyet inancı (Legititätsglaube) yaratması ve bunu sürdürmesi gerekir. Weberyan kuramın kavranabilmesi için Weber'in Ekonomi ve Toplum (Wirtschaft und Gesellschaft) adlı eserinde netleştirdiği iki temel kavramsal ayrımın ortaya konması zorunludur:
Güç (Macht): Bir toplumsal ilişkide, aktörün direnişlere rağmen kendi iradesini dayatabilme olasılığıdır. Güç, salt ampirik bir zorlamayı içerir ve rıza aramaz.
Egemenlik / Otorite (Herrschaft): Belirli bir emir içeriğinin, belirli bir insan grubu tarafından itaatle karşılanma olasılığıdır. Burada itaat, dışsal bir zorlamadan ziyade, emri verenin bu hakka sahip olduğuna dair içselleştirilmiş bir kabulden kaynaklanır.
Dolayısıyla sosyolojik anlamda meşruiyet, gücün (Macht) egemenliğe/otoriteye (Herrschaft) dönüşmesini sağlayan yegane dönüştürücü mekanizmadır. Modern devletlerin kurucu harcı olan bu tipte (Weberyan yaklaşımda Rasyonel-Yasal olarak İsrail’in meşruiyeti ele alınır.) meşruiyet; normatif olarak düzenlenmiş, kurallara bağlı ve gayrişahsi (impersonal) bir hukuk düzenine dayanır. Bireyler lidere veya kişiye değil, yasal olarak tahsis edilmiş "makama" itaat ederler. Bu yapının en gelişmiş idari aracı bürokrasidir. Liyakat, yazılılık, görevlerin hiyerarşik dağılımı ve kuralların evrenselliği
rasyonel-yasal meşruiyetin sürekliliğini sağlar. İsrail, kurumları, mahkemeleri ve bürokratik aygıtı ile dışarıdan bakıldığında "rasyonel-yasal" bir otorite tipolojisi sergilemektedir.
Ancak, formel hukukun evrenselliği ilkesi (kuralların herkese eşit uygulanması), etnik ve dini aidiyetlere göre diferansiyel (ayrımcı) bir karakter kazandığında rasyonel-yasal otorite zedelenir. Hukuk, rasyonel bir adalet aracı olmaktan çıkıp belirli bir grubun tahakküm aracına dönüştüğünde, yönetilen nesnel kitle nezdindeki meşruiyet inancı sarsılır.
Sonuç olarak Weberyan yaklaşım bize gösterir ki; bir siyasi yapının uluslararası mekanizmalarca tanınması veya gelişmiş bir bürokrasiye sahip olması, onun sosyolojik olarak meşruiyet krizini çözdüğü anlamına gelmez. Yönetimi altındaki heterojen nüfusun zihninde gayrişahsi, adil ve evrensel bir meşruiyet inancı inşa edemeyen yapılar,
rasyonel-yasal niteliklerini kaybederek salt "çıplak güç" (Macht) aşamasına gerileme riskiyle karşı karşıyadır.
Siyaset felsefesinde normatif meşruiyet, sosyolojik meşruiyet anlayışlarından farklı olarak, bir siyasal iktidarın sadece yönetilenler tarafından fiilen kabul görüp görmediğiyle değil, o iktidarın ahlaken ve hukuken savunulabilir (justifiable) olup olmadığıyla ilgilenir. Siyasal iktidarın kaynağını ilahi iradede veya geleneksel hiyerarşilerde arayan klasik doktrinlerin sekülerleşme ve aydınlanma süreçleriyle birlikte sarsılması, modern meşruiyet arayışlarını toplumsal sözleşme (social contract) teorilerine yöneltmiştir.
John Locke, Hükümet Üzerine İkinci İnceleme (Second Treatise of Government) adlı eserinde liberal meşruiyet teorisinin temelini VIII. Bölüm’ün (Siyasal Toplumların Başlangıcı Üzerine) 95. paragrafında dile getirir. Devletin meşruiyetinin ilahi hakka veya babalık otoritesine değil, yalnızca ve yalnızca bireylerin hür iradesine ve rızasına dayandığını şu sözlerle ilan eder:
"Men being, as has been said, by nature, all free, equal, and independent, no one can be put out of this estate, and subjected to the political power of another, without his own consent."
(Daha önce belirtildiği gibi, insanlar doğaları gereği bütünüyle özgür, eşit ve bağımsız olduklarından, hiç kimse kendi rızası olmaksızın bu durumdan çıkarılamaz ve bir başkasının siyasal gücüne tabi kılınamaz.)sözleriyle atmıştır. Locke’un meşruiyet modeli; bireysel hakların önceliği, rıza (consent) ve iktidarın sınırlandırılması ilkeleri üzerine kuruludur.
Locke’ta devletin meşruiyeti, yönetilenlerin açık (express) ya da zımni (tacit) rızasına bağlıdır. Siyasal toplum kurulurken bireyler, doğa durumundaki haklarını bütünüyle devretmezler; sadece "doğa yasasını çiğneyenleri cezalandırma" hakkını kamusal otoriteye bırakırlar. Bu bağlamda siyasal iktidar, mutlak bir egemen değil, belirli amaçları gerçekleştirmek üzere kurulmuş bir emanetçidir (fiduciary trust). Dolayısıyla siyasal otoritenin meşruiyet sınırı, bireyin devredilemez doğal haklarını koruma ödeviyle doğrudan ilişkilidir. Yönetim, kendisine emanet edilen gücü kötüye kullandığında veya mülkiyet hakkını ihlal etmeye başladığında meşruiyetini kaybeder ve bir tiranlığa dönüşür. Locke, meşruiyetini yitiren bir iktidara karşı topluma direnme ve devrim yapma hakkı tanır. Bu durum, toplumsal sözleşmenin feshedilmesi anlamına gelmez; toplum varlığını korur, ancak emanete hıyanet eden hükümeti görevden alarak meşruiyeti yeniden tesis edecek yeni bir yasama gücü oluşturur.
Jean-Jacques Rousseau’da Toplumsal Sözleşme (Du contrat social) adlı kurucu yapıtında, meşruiyeti liberal bir hak koruma mekanizmasının ötesine taşıyarak, kolektif ve ahlaki bir cumhuriyetçi model içinde yeniden tanımlar. Rousseau’ya göre insan doğa durumunda özgür, mutlu ve kendi kendine yeten vahşi bir varlıktır. Ancak mülkiyetin ortaya çıkışı ve uygarlığın gelişimiyle birlikte eşitsizlikler başlamış, insan zincirlere vurulmuştur. Rousseau’nun temel sorusu şudur: İnsan bu zincirlerden kurtulup, hem toplumsal düzen içinde yaşayıp hem de nasıl doğa durumundaki kadar özgür kalabilir? Bu sorunun cevabı toplumsal sözleşmedir. Locke'un aksine Rousseau, toplumsal sözleşmede her bireyin kendisini ve tüm haklarını topluluğun bütününe kayıtsız şartsız devretmesi (alienation totale) gerektiğini savunur. Buradaki paradoksal mantık şudur:
Herkes kendisini bütünüyle devrettiği için şartlar herkes için eşittir ve kimse aslında kendisini bir başkasına teslim etmiş olmaz. Birey, bu sözleşmeyle doğal özgürlüğünü kaybeder ancak karşılığında yurttaşlık özgürlüğünü ve mülkiyetinin hukuki güvencesini kazanır. Rousseau’da meşruiyetin yegane kaynağı ve yürütücü ilkesi Genel İrade (general will) kavramıdır. Genel İrade, salt tikel çıkarların toplamı olan "herkesin iradesi" (volonté de tous) demek değildir; toplumun ortak yararını ve kolektif aklı temsil eden ahlaki bir bütündür. Rousseau’ya göre egemenlik halka aittir ve temsil edilemez. Temsili demokrasi, meşruiyeti zedeler; halk egemenliğini vekiller aracılığıyla yürüttüğü an özgürlüğünü kaybeder. Bu nedenle gerçek meşruiyet ancak doğrudan demokrasiyle mümkündür. Yasalar, genel iradenin somutlaşmış halleridir. Birey, genel iradeye (yani kendi katılımıyla yapılan yasalara) itaat ettiğinde, aslında kendi özgür iradesine itaat etmiş olur. Bu nedenle Rousseau, genel iradeye uymayanların "özgür olmaya zorlanacağını" ifade eder.
Sömürgecilik sonrası çalışmalarda (post-colonial studies) Patrick Wolfe ve Lorenzo Veracini gibi teorisyenler, İsrail’in kuruluş ve genişleme mantığını klasik sömürgecilikten ayırarak yerleşimci sömürgecilik olarak tanımlar. Klasik sömürgecilikte metropol güç, yerli nüfusu sömürmeyi hedeflerken; yerleşimci sömürgecilikte temel amaç, yerli nüfusu mülksüzleştirerek ortadan kaldırmak (destruction of the indigenous) ve onun yerine yeni bir egemen kimlik inşa etmektir.
Siyasi siyonizmin 1948 öncesi ve sonrasındaki pratikleri, toprak edinimi ve demografik yapıyı değiştirme stratejileri bu paradigma çerçevesinde incelenir. Bir devletin meşruiyeti, üzerinde kurulduğu toprağın tarihsel ve yerli halkının rızasına ya da en azından adil bir tasfiyeye dayanmak zorundadır. Siyonist projenin "halksız bir toprağa, topraksız bir halk" (a land without a people for a people without a land) şeklindeki kurucu mottosu, nesnel tarihsel gerçeklikle çelişmektedir. 1948 Nakba (Büyük Felaket) süreciyle Filistin yerli halkının zorunlu göçe tabi tutulması ve mülksüzleştirilmesi, rızaya dayalı toplumsal sözleşme ilkesini kökünden sarsarak devletin kurucu meşruiyetini (original legitimacy) sakatlamaktadır.
Avustralyalı antropolog ve post-kolonyal teorisyen Patrick Wolfe, yerleşimci sömürgeciliğin en kurucu aksını şu formülle özetler: "İstila bir olay değil, bir yapıdır" (Invasion is a structure, not an event). Bu teoriye göre, yerleşimci sömürgeci proje, başlangıçta gerçekleşip biten tarihsel bir hadise değildir; aksine, yerli halkı görünmez kılmak ve toprağı sürekli olarak kolonize etmek adına her gün yeniden üretilen kurumsal bir mekanizmadır.
Siyonist ideolojinin Filistin coğrafyasındaki pratikleri, Wolfe'un kavramsallaştırdığı "ortadan kaldırma mantığı" (logic of elimination) ile birebir örtüşmektedir. Siyonizm, Avrupa'da yükselen anti-semitizme bir yanıt olarak doğmuş olsa da, devletleşme stratejisi olarak yerleşimci sömürgeci bir metodoloji benimsemiştir. 1948 Nakba (Büyük Felaket) süreci, Filistinlilerin topraklarından kitlesel olarak sürülmesiyle kurucu aşamayı tamamlamış, ancak istila sona ermemiştir.
1967 askeri işgaliyle birlikte Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te başlatılan yerleşim yeri politikaları, Wolfe’un "yapısal istila" teorisinin güncel kanıtıdır. Birleşmiş Milletler (BM) raporlarında ve uluslararası haritalarda net bir şekilde belgelendiği üzere, Filistin toprakları homojen bir işgal altında değil, yerleşimci otobanları, askeri kontrol noktaları ve Yahudi koloni blokları ile yapısal bir parçalanmaya uğratılmaktadır.
Yukarıdaki UNISPAL haritasında açıkça görüldüğü üzere, işgal altındaki topraklarda uygulanan rejim, geçici bir askeri güvenlik önlemi olmanın ötesine geçmiştir. Filistin nüfus havzaları (gri alanlar) birbirinden tamamen yalıtılmış kantonlara (bantustan) dönüştürülürken, yerleşimci kolonileri coğrafi bütünlüğü bozarak genişlemektedir. Bu mekânsal anatomi, sömürgeci yapının kalıcılığını ve yerli halkı coğrafyadan silme amacını taşımaktadır.
Modern hukukta bir devletin territoriyel egemenliği, askeri fetih yoluyla toprak genişletme yasağı (prohibition of the acquisition of territory by force) ile sınırlandırılmıştır. İsrail ise 1950 tarihli Gıyabi Malikler Kanunu (Absentee Property Law) gibi iç hukuk enstrümanlarını kullanarak, mülteci konumuna düşürdüğü yerli halkın topraklarına sistematik olarak el koymuştur. Bu durum, mülkiyet hakkının evrenselliğini yok ederek, devleti Lockeçu anlamda bir "hak koruyucu" olmaktan çıkarıp "hak gaspçısı" konumuna getirmektedir.
Siyaset bilimci Oren Yiftachel, İsrail’i bir demokrasiden ziyade etnokrasi (ethnocracy) olarak tanımlar. Etnokrasi, demokratik kılıfların (seçimler, parlamento) kullanıldığı, ancak gücün, hukukun ve kaynakların yapısal olarak tek bir etnik grubun üstünlüğünü (Jewish supremacy) korumak adına işletildiği rejim tipidir. 2018 yılında yürürlüğe giren "Yahudi Ulus-Devlet Temel Kanunu", kendi kaderini tayin hakkını (self-determination) sadece
Yahudi nüfusa hasrederek, devletin yönettiği tüm kitle üzerindeki rasyonel-yasal meşruiyet iddiasını anayasal düzeyde iptal etmiştir.
Lorenzo Veracini de yerleşimci sömürgeciliğin nihai amacının "sömürgecilik izlerini silerek kendini doğallaştırmak" olduğunu belirtir. Yerleşimci yapı, yerli coğrafyanın isimlerini (toponimi), tarihini ve kültürel dokusunu dönüştürerek yeni bir mekânsal norm (nomos) inşa eder. Filistin köylerinin isimlerinin İbraniceleştirilmesi, yerli nüfusun tarihsel sürekliliğinin hafızadan silinmesi gayretidir.Literatürde bu yapı, Güney Afrika’daki eski rejime benzetilerek apartheid kavramıyla analiz edilmektedir (Human Rights Watch,
Amnesty International ve BM raporlarında tescillendiği üzere). Bir devletin, yönetimi altındaki nüfusun önemli bir kısmını (hem İsrail vatandaşı olan Filistinlileri hem de işgal altındaki topraklarda yaşayanları) yapısal olarak ikinci sınıf statüsünde tutması veya hukuki haklardan mahrum bırakması, o devletin içsel meşruiyetini (internal legitimacy) ortadan kaldırır.
Siyaset bilimi terminolojisiyle özetlemek gerekirse, bir devletin kalıcı meşruiyeti salt askeri güce veya fiili duruma (de facto) değil, hukuki haklılığa (de jure) ve ahlaki tutarlılığa dayanmalıdır. İsrail’in devletleşme süreci ve mevcut egemenlik pratiği;
Yerli halkın rızasını dışlayan kurucu şiddeti (Locke’çu anlamda meşruiyet kaybı),
Etnik ve dini ayrımcılığı anayasal norm haline getiren rejim yapısı (Weberyan anlamda rasyonel-hukuki rasyonalitenin yitimi),
ile karakterize olmaktadır.
Siyasi yapıların meşruiyetini aşındıran veya ortadan kaldıran unsur, gizli dünya hegemonyası anlatıları değil; sahada uygulanan somut hukuk ihlalleri, mülksüzleştirme politikaları, askeri işgaller ve kurumsallaşmış ayrımcılık pratikleridir. Dolayısıyla, meşruiyet krizi yaşayan herhangi bir devlet yapısı (örneğin İsrail), kimliksel bir gizemden ötürü değil; yerleşimci sömürgecilik, apartheid ve uluslararası emredici hukuk kurallarının (jus cogens) ihlali gibi somut ve belgelenebilir pratikleri nedeniyle akademik literatürde gayrimeşru ilan edilmektedir ve edilmelidir.
Yeni yorum ekle