Bu Şehr-i Buşehr ki Bi-misl-ü Behadır (*) ya da Gelecek ABD-İran Savaşı

06 Ocak 2020

 

 

2011'de hizmete giren İran'ın Buşehr nükleer santrali, çok tartışmalı İran atom enerjisi programının barışçı yüzünü simgeler. 1000MW güç ile İran elektrik şebekesine enerji sağlayan santral Fars (Basra) Körfezi kıyısındadır. Ancak İran nükleer programı tüm İran'a yayılmış çok sayıda tesisten oluşur, ki bu tesislerin kimi yeraltında inşa edilmiş olup İran'ın barışçı atom enerjisi niyetlerinin sürekli tartışılmasına neden olmuştur. İran ile ABD'nin 1979 İran İslam Devrimi'nden beri süregelen anlaşmazlıkları, yeryer sürtüşmeleri ve son dönemde her iki tarafın da Irak ve Suriye'de yürüttüğü vekalet savaşları bilinmedik şeyler değil; ama söylenebilir ki son 10-15 yıldır bu sürtüşmede İran nükleer programı başlıca itici unsurdur.

Bu satırların yazılışından 3 gün önce (2 Ocak) İran'ın elit Devrim Muhafızları Kudüs Birliği komutanı General Kasım Süleymani, misafir geldiği Bağdat havaalanında arabasına düzenlenen bir ABD dron saldırısı sonucu hayatını kaybetti. Birkez daha Ortadoğu'da savaş ve kargaşa fitili ateşlenmiş oldu. Süleymani, İran, Suriye ve Irak hükümetleri arasındaki kimi açık, kimi gizli anlaşmalar gereği, uzun süredir Suriye ve Irak'ta süren karışıklıkların bastırılması, İŞİD ve benzeri terörist grupların tenkili vb. güvenlik operasyonları için görevdeydi. Bu meyanda İran'ın bölgenin eski ve güçlü bir devleti olarak Ortadoğu'da cereyan eden hadiselere müdahil güçlerden biri olduğunu tekrara gerek yoktur sanırız.

Süleymani'nin ölüm emrini bizzat ABD başkanı Trump vermişti. Ancak burada akla şu soru geliyor: Neden daha önce değil de şimdi ABD böyle bir darbe vurdu? Aylardır körfez ve Hürmüz Boğazı'nda alev alan, isabet alan petrol tankerleri nedeniyle İran ABD tarafından suçlanmış, İran her seferinde suçlamaları reddetmişti. Olaylar Suudi Arabistan'da bir rafineri kompleksinin Yemen kaynaklı olduğu iddia edilen bir dron saldırısıyla havaya uçurulması ile dramatik bir hal almış, Suudi petrol üretimi bu saldırı nedeniyle ciddi sekteye uğramıştı; bu saldırıdan da İran sorumlu tutuldu. Tüm bu olayların ortasında ABD başkanı Trump İran'a yapılacak bir hava saldırısını başlamasına 10 dakika kala iptal etmiş, açıklamasında "gidecek sivil hayatların çokluğunu görünce saldırıdan vazgeçtiğini" açıklamıştı. Bundan önce de Irak ve Suriye'den asker çekme kararları ABD devlet mekanizması içinde tartışılmış, Pentagon ve diğer güvenlik bürokrasisinin itirazlarına rağmen başkan kararında direnmişti. Daha sonra küçük bir Amerikan askeri gücünün Suriye'de kalmasını kabul etti.

Trump'ın bu nispeten barışçı kararları, başka konularda yaptığı hamlelerin gölgesinde kaldığından çok dikkat çekmemiş olabilir. Bunlar arasında yıllardır tartışmalı olan İsrail'in başkenti olarak Kudüs'ün kabulünü onaylaması ve Amerikan elçilik ve dışişleri misyonunun Kudüs'e naklini emretmesi, İran'la yapılmış olan uluslararası nükleer enerji anlaşmasından çekilmesi ve İran'a ambargoyu onaylaması, bir ara Suriye'ye bir füze saldırısı yapılmasını emretmesi sayılabilir. Ancak bunların hiçbiri Ortadoğu'da varolan gerginlik ve savaşı ciddi sayılacak ölçüde artırmadı. Füze saldırısı ise Suriye'ye fazla bir hasar vermedi. Trump herşeye rağmen diğer Cumhuriyetçi partili Amerikalı başkanlara kıyasla nispeten daha barışçı tavrını korudu. Ondan önceki Cumhuriyetçi partili başkanlardan her iki (baba ve oğul) başkan Bush Irak'la savaşmış ve Afganistan'a asker göndermişti. Belki de bu nispi barışçı tavır anlaşılmaz değildir.  Amerikan sağ seçmeni çiftçiler, küçük işletme sahipleri, Amerikan taşrasının geleneksel küçük şehir ve kasaba ahalisi gibi kişilerden oluşur ve bu kesim uzun zamandır bitmez tükenmez savaşlar nedeniyle Amerika'nın kaynaklarının anlamsızca denizaşırı uzak ülkelerde çarçur edildiği, Amerika'nın kendi ekonomisi, sanayii, eğitim ve insan kaynaklarına yeterince kaynak ayrılamadığı için Amerika'nın çöküşte olduğu kanaatinde idiler. Amerikan askeri Afganistan gibi dünyanın öte ucundaki bir ülkeye ayak basalı 20 yıl dolmak üzereydi; Amerikan tarihinde bu kadar uzun savaşlar yoktu ve bu savaşların sonuçları da tartışmalıydı; Trump seçim kampanyası boyunca "yıllardır savaşıyoruz, peki zafer nerede?" diye sormuş, seçimi askerleri ülkeye geri getireceği ve ülkenin parasını gene ülkeye harcayacağı vaadiyle kazanmıştı. Ne ki, Trump'ın Amerikan kurulu düzeni ("establishment") ile sürtüşmeleri bitmedi, sonuçta Kongre'nin bir kanadı olan Temsilciler Meclisi'nin aldığı kararla görevden uzaklaştırılması için hukuki süreç başlatıldı. RT TV'de konuşan bir yorumcunun dediği gibi, "daha öncesiyle sonrası arasında ne değişti? Tek fark (başkanı) azil süreci" idi. Böyle düşünenlere göre Trump sonunda neo-con'lar tarafından teslim alındı. Nitekim nükleer silahları gerekirse tek taraflı kullanma taraftarı olan aşırı şahin güvenlik danışmanı John Bolton (nam-ı diğer Joe Dalton!) Trump tarafından görevden kovulmuştu; Bolton şimdi başkanın son saldırı emrini kutluyor.

Trump'ın saldırı kararı Amerikan sağ kamuoyunda çok da canlı destek bulamadı. "Bunun  ABD ve Batı'nın güvenliği için gerekli olduğunu" söyleyen yorumcular olduğu gibi, karşı çıkan başkaları da oldu. Baştan beri Trump'ı kayıtsız şartsız desteklemiş Amerikan Fox News sunucusu ve yeni milliyetçi (küreselleşme karşıtı) sağın güçlü seslerinden Tucker Carlson "saldırı Amerikan hayatlarını kurtarmak için yapılmış. Mutlu musunuz, şimdi kendinizi daha güvende hissediyor musunuz?" dedi Amerikalılara. Muhalefetteki Demokrat parti ve diğer muhalif liberal-sol kesimler saldırıya duydukları andan itibaren tepki gösterdi.  Dünyanın öbür yanında, İran'da ise saldırı muhalifler dahil tüm kesimleri yönetim etrafında birleştirerek son akaryakıt zammından beri süren  muhalif gösterileri durdurdu, bu kez halk Amerika'yı lanetlemek için sokağa döküldü.

Trump şimdiye dek sürdürdüğü İran'la ateşkes tutumunu ister azil tehdidi nedeniyle kurulu düzenle anlaşmak için versin isterse ta baştan beri aslında savaş için fırsat kolluyor olsun, birkez daha Ortadoğu'da  cehennemin kapıları açılmış görülüyor, zira İran Ortadoğu'daki itibarını sürdürmek istiyorsa birşeyler yapmak zorundadır, yoksa taraftarları nezdindeki psikolojik hakimiyeti kaybeder. Ancak yine de İran soğukkanlılığı elden bırakmayarak "savaşı başlatan taraf biz olmayacağız" dedi.

İran, savaş durumunda Hürmüz boğazını petrol trafiğine kapatacağını yıllardır söylemiş ve "o zaman petrolün varili 250 Dolar'ı geçer, peki bununla baş edebilir misiniz?" diye Batılı güçleri tehdit etmiştir. Savaş çıkarsa bunu yapıp yapamayacağını göreceğiz.  Öte yandan ABD'nin yıllardır bitmeyen Afganistan macerası 1979 devrimiyle İran üzerinden kapanan Orta Asya koridorunu Afganistan'dan açmak içindi; ama bugüne dek başarılı olamadı. Orta Asya'ya Amerika'nın sızması ve orada hakim hale gelmesi Rusya'yı yumuşak karnından vurmak ve Asya'ya hakim olmak için gereklidir.

İran Süleymani suikastinden sonra ilk raundu almış görünüyor; bunu ona Irak meclisi, tüm yabancı güçlerin derhal ülkeden çıkması yönünde resmi bir karar alarak hediye etti. Tabi Irak hükümetinin parlamento kararını hemen uygulamaya koyacağı kesin değil. Öyle yapabilir ya da Irak başbakanı parlamentosunun kararını cebine koyup Amerikalılarla görüşürken bir koz olarak kullanabilir. Bunları göreceğiz.

Amerika'nın "ülkemden çık" diyen Bağdat yönetiminin çağrısını ne derece kale alacağı da bir başka sorudur, zira, ne yazık ki Bağdat'ın elinde kararı dinlemeyen ABD kuvvetlerini ülkeden kovacak güç yok. Ancak bu durumda ülkedeki varlıkları yasadışı ve işgalci konumuna düşecektir. ABD, artık ortada "Saddam tehlikesi" gibi, belki de çok abartılmış bir neden olmadan Irak gibi bir ülkeyi tekrar işgalini kendi müttefiklerine, rakiplerine ve uluslararası kamuoyuna hangi gerekçeyle izah edecektir? Öte yandan Irak'ta İranlı askeri uzmanlar ve güçlerin 2014'ten beri faal olduğu söylense de bunların varlığı genelde hem İran hem de Irak yönetimince inkar edilmiştir.

Şii ağırlıklı Irak yönetiminin İran'ın kendi ülkesindeki askeri varlığına ve İran yardımlarına sempatiyle baktığı açıktır; İran'ın da Irak'taki Şii ağırlıklı hükümeti müttefik gördüğü açıktır. Bunları niçin söylüyoruz? Şunun için: Öteden beri İran'ın Şii mezhebini destekleyen bir politika yürüttüğü, müslümanlar arasında Sünni-Şii ayrımcılığı ile ikilik yaratmak istediği şeklinde yorumlar duyarız. İran'ın tüm İslam alemi üzerinde etkili olmak istediği dikkate alınırsa mezhepçilik yapmasının aptalca bir politika olduğu ve kendi ayağına kurşun sıkmaktan farkı olmadığı açıktır. Ve İranlılar aptal da değildir. İran Şii mezhepçiliği yapmaz,  ama başka birşey yapar:  İran, İslam Cumhuriyeti, kurucusu Humeyni ile beraber uygulamaya koyduğu resmi ideolojisine göre İran İslam devrimini tüm müslümanlar için bir devrim ocağı, bu meyanda Şiileri müslümanların öncü gücü görür ve destekler; tıpkı Marksistlerin proletaryayı halkın öncü sınıfı gördükleri gibi. Sünniler bu şablona göre Şiilere tabi olacak ve öyle kurtulacaklardır. Eleştirebiliriz tabi, ama İran bakış açısından İslam birliği ancak böyle mümkündür. Bu anlamda İran'ın resmi felsefesi "messianik" (kurtuluşçu, insanlığı kurtarıcı) bir felsefedir.  Tüm "messianik" hareketlerin bir öncü gücü vardır, bu kaçınılmaz birşeydir. Hıristiyanlık için bu kilise idi, Fransız devrimi için burjuva, Marksizm için proletarya, İran için Şiiler, Mao'nun Çin devrimi için köylülerdir. Son zamanlarda Türkiye'de gelişmeye başlayan Osmanlıyı ihya hareketinin öncü kuvveti de Sünni müslüman Türk'tür; yani şablon aynıdır. 

Konumuza dönersek, muhtemel bir Amerika - İran çatışmasının ilk arenası Irak olacak gibi görünüyor. Eğer ABD Irak hükümetinin tahliye emrini dinleyip askerini çekecek olursa (muhtemelen ABD kuvvetleri o durumda Erbil'e çekilir)  İran kendi "grand stratejisi" açısından büyük zafer kazanır; zira Şam'a ve Akdeniz kıyılarına dek tüm bölge İran'ın askeri-siyasi etki alanına açılır.  Bunu asla istemeyecek Amerika'nın kolay kolay bölgeden askerini çekeceğini sanmam, bunun anlamı ne yazık ki savaş olacak gibi görünüyor şimdilik.

Tekrar başa dönersek böyle bir savaşta Amerika'nın en önemli hedefleri (başta Buşehr) İran'ın nükleer tesisleri olacaktır. İran'ın birkısmı yeraltındaki nükleer reaktörlerini vurmak için Amerika'nın "korugan kıran" (bunker buster) bombaları hazırladığı söyleniyor; ne ki İran'ın Irak gibi kolay lokma olacağını sanmıyoruz. Ancak bu savaşın herşeyden önce İran nükleer kapasitesini yoketmek için çıkarıldığını, Trump'ın İran'la nükleer anlaşmayı çöpe atarak muhtemel bir çatışmanın tohumlarını attığını unutmayalım.  Gelecek Ortadoğu savaşı ABD açısından Irak'ın işgali kadar kolay olmayacaktır, bu savaştan ABD'nin bir kazançla çıkması mümkün müdür; onu göreceğiz. Her halukarda, eğer savaş çıkarsa, bu uzun ve yıpratıcı bir savaş olacağa benziyor. Öte yandan vurulan nükleer tesisler nedeniyle ortaya çıkacak radyoaktif kirlilik sadece İran'a değil, tüm Ortadoğu'ya ve bu arada Türkiye'ye yayılacaktır. Sanırım ve korkarım ki, daha önce Ukrayna'da Çernobil ve Japonya'da Fukuşima nükleer santrallerinde meydana gelen kazalardaki tahmin edilenden düşük can kaybı, saldırı planlayanların hesaba kattığı bir parametre olmalıdır: Fukuşima'da 3 reaktör infilak etti, 573 ölüm doğrudan radyasyonla alakalı bulundu, diğer 15.000 kişi gelen tsunami dalgasında boğularak öldü, radyasyon nedeniyle değil. Çernobil'de tek ve eski teknolojili bir reaktör patladı, 60 kişi radyasyon etkisiyle öldü. Bu rakamlar saldırganlara reaktör vurmayı kabul edilebilir "çevresel zarar" (collateral damage = istenmeden verilen zarar) sınırları içinde saymayı getiriyor.  Bunun anlamı, reaktör bombalayanın insanlık ve çevre suçu işlediği gerekçesiyle fazlaca suçlanmadan bu işin içinden sıyrılabileceğidir. Bu da reaktör vuranların tetiğe daha kolay basmalarını getirecektir.

Türkiye'nin bu savaşta rolü ne olacaktır? En akıllıca politikanın savaştan uzak durmak olacağı açık. Yine de dışarıda Amerika'nın baskısı, içeride de birtakım maceraperestlerin, Amerika hayranlarının ve anlamsız bir Şii nefretinin etkisiyle Türkiye böyle bir savaşa İran'a karşı girecek olursa bu felaketimiz olur.

Sözlerimizi, ABD Demokrat parti kanat lideri, siyasetçi ve düşünür Lyndon LaRouche'un yıllar önce davetimiz üzerine Türkiye'ye geldiğinde söylediği şu sözlerle bağlayalım: "İran'la savaş Türkiye'nin tek parça gireceği son savaş olacaktır".

Not: 6 Ocak'ta başkan Trump açıklama yaparak: "Irak'tan çekilmiyoruz. Orada büyük bir üssümüz var inşaına milyarlarca Dolar harcadık. Paramızı Irak ödesin, çekilelim, yoksa ödeyene dek çekilmeyiz. Eğer Bağdat bizi göndermeye kalkarsa da İran'a koyduğumuzdan daha ağır bir ambargoyu Irak'a koyarız" dedi. Sayın Başkan parayı ve para konuşmayı çok seviyor! İran da başka bir açıklamayla imzaladığı nükleer anlaşmadan çekildiğini açıkladı. Bu güne dek İran, ABD anlaşmadan çekilse dahi anlaşmanın diğer taraflarını da sayarak onlarla yaptığı sözleşmeye uyuyordu.

 

(*) Nedim'in "Bu şehr-i'Stanbul ki bi-misl-ü behadır" şiirine nazire.

 

 

altay ünaltay1

yazıya ek: 16.01.2020

Yazı yazıldığından beri önemli gelişmeler oldu şüphesiz. İran Irak'taki 2 Amerikan üssüne füze saldırısı yaptı. Üslerde can kaybı olmadığı söylense de gerek uydu fotoğrafları, gerek daha sonra izinle üslere giren TV'lerin kameraları roket saldırısının "tam isabet" ile gerçekleştirildiğini gösteriyor. Anlaşılan o ki, İran bu saldırıyla savaş başlatacak ağır bir darbe vurmaktan çok "dişlerinin keskinliğini" gösteren bir gösteri amaçladı. Gösteri hedefine ulaşmış görünüyor, zira Trump olayların daha da üstüne gitmedi, sadece tam bir ambargo koyduğunu, nükleer anlaşmadan çekildiğini ve diğer devletlerin de bu karara uymasını beklediklerini açıkladı. Tabi Amerikan hükümetinin tek taraflı aldığı bu karar diğer devletleri ne derece bağlar, bu ayrı bir tartışma konusu. Diğer ülkelerin karara ne kadar uyacağını göreceğiz; şu kadar var ki, Trump'ın işbaşına gelir gelmez nükleer anlaşmayı iptal edip İran'a koyduğu ambargo bu vakte kadar diğer ülkelerce defalarca delindi ya da hiç kale alınmadı.

Krizin bir başka dramatik bileşeni de füze saldırısı esnasında Tahran'dan kalkan Ukrayna'ya ait bir sivil yolcu uçağının düşüşü oldu. Tahran uçağı yanlışlıkla düşürdüğünü kabul etti ve gereğini yapacağını bildirdi. Bu olayla birlikte sayıları tartışmalı bir grup gösterici sokaklara çıkarak tekrar hükümeti protesto etmeye başladılar. Yine de sayılarının General Süleymani'nin cenaze törenine katılan ve bu yolla iktidara zımni destek sunan mahşeri kalabalıklar kadar olduğu söylenemez. Anlaşılan o ki, İran'da iktidar, ülkenin içinde bulunduğu zorluklar ne olursa olsun ve hükümet bu nedenle ne kadar suçlanırsa suçlansın, hala geniş halk kesimlerinden destek görmektedir.

Son olarak şunu da ekleyerek bitirelim: Savaşta yanlışlıkla sivil yolcu uçağı vurmak sadece İran'a has bir eksiklik değildir. 1988`de Tahran Dubai seferini yapan İran Air'e ait 655 sefer sayılı A 300 tip uçak da USS Vincennes Amerikan savaş gemisi tarafından yanlışlıkla vurulmuş, 290 yolcu ölmüştü. Yapılan resmi açıklamada USS Vincennes'in A 300`ü "saldırı yapan bir Tomcat" (Tom Cruise'un yıllar önceki ünlü "Top Gun" filmindeki uçaklar) sandığı söylenmiş, Amerika başkanı R. Reagan İran'dan resmen özür dilemişti..

Ne yazık ki savaş pis iştir ve askeri literatürde "friendly fire" = dost ateşi diye bir tabir vardır. Savaşta yanlışlıkla dost ya da masum kişilere ateş açmayı tabir eder.

Birgün tüm savaşların son bulması dileğiyle..

Per, 01/16/2020 - 14:39 Kalıcı bağlantı

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.