Darbelerin "Başarısızlığı"Na Değil "Hasılası"Na Bakmak - 2

21 Kasım 2017

Soru şu:

Darbeler tarihimizin tarafları olarak

a)
– darbecilere ilaveten
– oldukları sırada darbeleri alkışlayanlar -bunlardan bir kısmı sonradan nedâmet getirip utanç içinde itirafta da bulunmuş olabilirler-
– darbe sürecinde avantaj elde edenler kadar,
– darbeleri her zaman, ya da zaman zaman onaylayanlar bir cenahta;

ve

b)
– darbelerin hedef aldığı, canlarıyla, mallarıyla ve itibarlarıyla ezip tuz-buz ettiği asıl mağdur zümrelerine ilaveten
– karaladığı, şeytanlaştırdığı ve yeraltına ittiği "kötülüğün sıradan çocukları" kadar,
– "normal demokrasiye geçildi"kten sonra daha kalabalık oldukları anlaşılan darbe karşıtları ve demokrasi sevdalıları öbür cenahta

iki karşıt taraf kimi, kimleri "mağdur/masum/ilgisiz/habersiz" görüp ayıklamaktadırlar?

Kısaca bu taraflara kendi beğendikleri nitelemelerle "Cumhuriyetçiler" ve "Demokratlar" demek, adlandırma düzeyinde fazla Amerikanlaştırıcı bir çağrışım yapsa bile sağlayacağı kolaylık hatırına bu çağrışımı dikkate almadan okumanızı rica edebilirim, herhalde.

Cenahlardan ilki, "Cumhuriyetçiler", şer güçlerin "temiz duygularını istismar ettiği" bir "masum halk"tan; ikincisi olan "Demokratlar" da, darbelerle püskürtülerek seçkinlerin ayrıcalıklarından mahrum bırakılan "Anadolu insanı"ndan söz ediyor.

Cumhuriyetçiler, bu "masum halkın" kandırılmaya müsait, cahil, cahil olduğu için de "safiyâne dinî duygular besleyen", bu duygularının istismar edildiğini anlamaktan aciz, aslında "eğitilebilir", ama eğitimsiz olduğu için "zavallı", bir eğitilebilse artık gerçeği kavrayıp doğru karar verebildiğinde demokrasiyi de hak edecek bir kitle oluşturduğu kanaatindedir. Bu bakış açısı, esasen halkı "cezâî ehliyeti bulunmayan" bir "nesne insanlar yığını" olarak gördüğü için asıl suçluyu daima bu masum kitleyi "süflî iktidar hırslarıyla" baştan çıkarıp "Cumhuriyet'in kazanımlarını hiçe sayacak" şekilde emellerine alet edenler [yani ikinci cenah'ın politik aktörleri] olarak teşhis eder.

Demokratlar cenahı ise, mektep-medreseden mahrum bırakılsa da "Anadolu insanı"nın temyiz kudretini mâlik, "öz kültürümüz"den, "Anadolu irfânı"ndan süzülüp gelen bir tefrik basiretiyle doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek olgunlukta, yahut "memleket meselelerinde sağduyu ile hareket edebilecek" veya "çıkarlarının demokrasi ile daha iyi korunabileceğini anlayacak kadar akıllı" bir kitle olarak görür. Bu bakış açısı, halkı, maruz bırakıldığı baskı ve kısıtlamalardan kurtarılması mümkün, sağduyulu, normal şartlarda suç işlemeye tevessül etmeyecek, vatanı ve milleti için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan, elitlerin hoyrat muâmelerini fazlaca "ârifâne" bir olgunlukla aşırı bir sabır ve tahammülle karşılayan "sağduyu sahibi bir halk" olarak görür. Bu sağduyu sahibi halk, artık, gelişmelere seyirci kalmasına yol açan yılgınlıktan bir kurtulabilse, daha kararlı bir biçimde haklarını talep ederek ağırlığını bir koyabilse demokrasi daha da güçlenecektir. Bu nedenle Demokrat cenah, "Anadolu insanı"nın masum olduğunu kabul eder ve asıl suçluyu "despotik oligarşilerini sürdürmek için bu masum kitleyi baskı altında tutan", halkı adam yerine koymayan, "halka rağmenci", "tepeden inmeci" Cumhuriyetçi cenah olarak teşhis eder.

Bana kalırsa her iki tarafın "mağdur/masum/ilgisiz/habersiz" kitlesi, üç aşağı beş yukarı örtüşüyor.

İki cenah da, bu masum kitleyi ötekinin cürmüne maruz kalmaktan yahut alet olmaktan kurtarmağa çalıştığına göre "istenmeyen gelişmeler" bu masum kitlenin seçimleri sayesinde vücut bulup gerçeklik kazanıyor demektir. "İstenmeyen gelişmeler"in gerçek ve anonim fâili, bu "masum halk / Anadolu insanı"dır.

Her iki cenah da, bu gerçek fakat anonim fâil'i "edilgen bir nesne" olarak aklamak suretiyle karşı cenahı şeytanlaştırmakta; böylece, üzerine kumar oynadığı dilberin namusuna dil uzatmadan ona şirin görünmeyi de başararak barbut atmaktadır. Bu kumarın mantığına göre her iki cenah da, esasen kendi kurtarıcı misyonlarını "masum halk / Anadolu insanı"nı etkileyerek farklı davranmasını sağlamak, böylece "masum halk / Anadolu insanı"nı ötekinden kurtararak yönetmek arzusundadır.

İki cenah arasındaki kumara odaklandığınızda, ilk cenahın, yani Cumhuriyetçiler'in hiç kazanamadığını sanıyorsunuz. Daha vahimi, ikinci cenahın yani Demokratların sonunda kazançlı çıktığını ve dolayısıyla "demokrasi, yani Anadolu insanı"nın kazandığını sanmanızdır. Oysa darbelerin ve darbecilerin niyet ve maksatlarını eksen alan bir yaklaşım, ancak futboldaki maç yorumunda mazur görülebilir.

Haydi futbol diliyle anlatalım. İki takım var. Ama Federasyon Yönetimi de, Hakem Kurulu da, stadyumlar da, saha ve stadyum güvenliğini sağlayan joplu kuvvetler de bu takımlardan ilkine ait. Memleketteki bütün fırsatlar bu futbol olayına göre dağıtıldığı için herkes futbola dahil olmak zorunda. Diyelim topa ayağınız değmiş olsa bile, sizden iyi futbolcu olamayacaksa "bâri maçı izleyeyim, taraftar kitlesi arasında sivrilirim" demek zorundasınız; çünkü futbola dahil olmayanlara hayat hakkı varsa da, daha fazlası yok.

Birinci Kural şu: Sahadaki bütün kırmızı ve sarı kartlık durumlarda suçlu aslında ikinci takımdır; ilk takımın oyuncuları on kusurlu hareketten hangisini yaparsa yapsın cezayı, olaya karışan ikinci takımın oyuncusu alır.

İkinci Kural şu: Top hangi kaleye girerse girsin, golü ilk takım atmış sayılır.

Üçüncü Kural şu: Oyunun herhangi bir anında, kuralları değiştirmek Federasyon, Hakem Kurulu veya o anda maçı yöneten hakemin yetkisindedir (Yani kuralları birinci takım belirler).

Dördüncü Kural şu: Sezon boyunca ya da maç devam ederken ikinci takımın oyuncularının lisansı iptal edilebilir; saha güvenliği, ikinci takımın oyuncularını tutuklayabilir.

Beşinci Kural şu: Tribünlerde sadece birinci takıma tezahürat yapılabilir; spor basınında sadece birinci takımın başarılarına yer verilebilir.

Altıncı Kural şu: Başörtülüler, sakallılar, saçı uzun ya da kulağı küpeli erkekler, dinciler, sosyalistler, Kürtler, Aleviler... Fedarasyonun ve Hakem Kurulu'nun uygun göreceği bir soyunma-giyinme ve tıraş sonrasında, ilk takımın şemâiline büründüklerine ikna edebilirlerse Stadyum'a belki girebilirler.

Yedinci Kural şu: Stadyumun dışında kalanlar avucunu yalar.

Pekiyi, abartıyor muyum? Futbol -pardon- demokrasi tarihimizin böyle bir üslupla başlayıp yakın zamana kadar bu ana şablon üzerindeki bazı taviz ve atılan geri adımlarla devam etmediğini kim iddia edebilir!

Daha önemlisi, madem abartmıyorum, böyle bir demokrasi (pardon) "futbol şeysi"nde hep ikinci takımın kazandığına nasıl inanabilirsiniz?