Herkes Haklı, Kimse Masum Değil

17 Ekim 2026

ahlaki çürüme, biz-öteki çatışması ve özeleştiri…

Bir sorun ortaya çıktığında sorunun kaynağını, sebebini ve ne olduğunu doğru tespit edip uygun çözüm yolunu bulmak doğru yöntemdir. Tabii mesele sorundan kurtulmaksa. Ancak böyle olmuyor.

Bugünlerde hemen her sohbette ortak teşhis ve yakınma konusu “ahlaki çürüme”. Buna itirazı olana rastlamak mümkün değil.

Peki sorunun kaynağı ne, sorumlular kim; sorunun çözümü ne, bundan kurtulmak istiyor muyuz? Bu sorular cevap-çözüm doğurmak yerine arınma ve kazanma fırsatına dönüyor. Hızlıca suçlu; şu ya da şunlar olarak tespit ediliyor. Böylece suçlu biz olmadığımıza göre hem arınıyor hem de ötekileri değersizleştirip mevzi kazanıp başarmış oluyoruz.

Kimler böyle yaptı?

Uzun bir liste olacağı için doğru soru şudur:

Kimler böyle yapmadı? 

Adalet duygusunu yitirmediği için kendi mahallelerinde yalnızlaşmış, dışlanmış az sayıda insan.

Dini, politik, etnik, ideolojik çevrelerde; sanat ve medya dünyasında birbirine tepki olarak doğan, birbirinden farklı oldukları iddia edilen yapı ve oluşumların neredeyse tümünde şunlar yaşandı:

  • Kendi iddialarıyla çelişme,

  • Kendi kutsallarını, çıkarları için istismar etme,

  • Ahlaki ilkelerin kazanç-çıkar için yok sayma.

Bu noktada toplum nasıl karşılık verdi? Bu soru yanlış, çünkü içinde yaşadığımız topluluk bir toplum özelliği taşımıyor. Zira en acı ya da en kıvançlı durumda bile ortak tepki veremeyen, bunları hızlı ve coşkulu biçimde çatışma fırsatına çeviren düşman kesimlerden oluşan topluluktan toplum çıkmaz.

O zaman soruyu tekrar kuralım:

Çürümenin ortaya çıktığı yapı ya da oluşumların; mensupları ya da taraftarları nasıl tepki verdi? Hemen hepsi birbirine benzer tepkiler verdi:

“Bu çürümenin sorumlusu biz değildik. Gerçek sorumlu ötekilerdi. Ötekiler de filanca zamanda benzer bir çirkinlik yaptığı için şimdi bizi eleştiremezdi. İçimizden çıkan kötü birisi yüzünden tümden şeytanlaştırılmamız hiç adil değildi, suçun şahsiliği söz konusuydu. Asıl şeytan ötekilerin tümüydü. Hatta daha da gözü kararttık. Suçüstü yapılan şahitli-itiraflı çirkinliklerde bile inkâr-ret tutumu ile bunun bir iftira olduğunun savunulduğunu gördük.”

Çürüme bizde değil de öteki mahallede ortaya çıktıysa kendimiz için istediğimiz masumiyet karinesi, hakkaniyet bir kenara bırakıldı. Toptan şeytanlaştırılmaktan şikâyet ederken ötekileri şeytanlaştırdık. Hatta tüm kötülüklerin ötekiler yüzünden olduğunu iddia ettik. Tüm kesimler ellerindeki algı araçları ve imkanlarıyla bunun için çabaladı. Adil ve ahlaklı olduğu için yalnızlaşmış az sayıda insan müstesna. 

Her oluşum kimlik, anlam yaratıp kazanç vadettiği için taraftarların gözünde yüceltildi, bu da amansız saldırı ve savunma tavrını yerleştirdi. Buradan adalet, ahlak, erdem, iyi insan ve sağlıklı bir toplum çıkmaz.

Kendi kesimini iyi, doğru, güzel; öteki kesimleri kötü, yanlış, çirkin şeklinde formüle eden kişi ve oluşumlar adalet ve ahlak isteyemez. Sadece her şartta kendi çıkarlarını korunmasını adalet, her ilkesizliğinin -yüce bir amaca hizmet ettiği için- ahlak olarak kabul edilmesini ister. Halbuki kişi ötekinin hakkını koruduğunda adil, ötekine zararı dokunmadığında ahlaklı olur. Çünkü adil olmadığında ahlaklı, ahlaklı olmadığında adil olamazsın. Ahlak ve adalet konusunda ötekini son derece sert, katı, tavizsiz biçimde eleştirirken; kendini ve mensup olduğun kitleyi “ama, fakat…” diyerek görmezden geliyorsan, aynı ölçütleri kullanmıyorsan, aynı titizliği göstermiyorsan ahlaksız ve kötü bir insan olursun.

“Ötekini şeytanlaştırmayı” ilk görev sayan tiplerin adalet ve ahlak propagandası kendi çirkinliklerini perdelemek dışında bir anlam taşımaz.

Geçmişi, bir inancı, etnisiteyi ya da ideolojiyi yüceltmek ya da yermek gerçekliği tekrar üretmek ve kendi hedeflerin için bir araç haline dönüştürmek için sıklıkla yapılır. Propaganda bu işe yarar, özellikle bugünün imkân ve araçlarıyla kolay ve etkili biçimde amacına da ulaşır. Bu da “biz ve öteki” zemininde bir çatışma yaratır. Her çatışma bir zafer içindir. Biz ve öteki çatışmasını da besleyen bu zafer arzusudur. Bugün çatışan taraflar için zaferin getirisi güç, statü hülasa sermayedir. Çatışma; örgütlü yapıları, hiyerarşik ilişkileri, statüleri, menfaat ilişkilerini ve ağlarını zorunlu kıldığı için bir zafere ulaşılmasa bile sürecin kendisi kesinlikle her kesimde kazanan elitler yaratır. Bu yüzden asla biz ve öteki çatışması bitmez ve bu çatışma daima ulu, yüce, kutsal bir değer diliyle propaganda edilir.

Nihayetinde kim ne söylerse söylesin, herkesin haklı olduğu bir yere gelindi. Herkes haklıysa doğal olarak kimse masum değildir. Yani bu noktada haklı çıkmak bir değer ifade etmez. Tek ve zorunlu bir çıkış yolu kaldı. Ya bu melun ve meşum kuyuda “biz ve öteki” birbirini trajik biçimde tüketecek ya da tüm taraflar özeleştiri yapıp kendi gerçekleriyle yüzleşecek.

Bu ilk adım. İlk adım atılmadan diğer adımları konuşmak anlamlı mı?

Bu niyet, irade ve cesaret kimde var? Bu ahlaka sahip bir kesim var mı?

Tüm kesimler gerçekten adalet ve ahlak isteme noktasında dürüst mü, yoksa başarıya giden yolda her şey mübah mı? 

Suçlu kim?

Buna kim sebep oldu?

Tabii ki ötekiler.

Ya biz?

Biz mi?

Biz Allah tarafından seçilmiş,

Tarihi şanla şerefle yazılmış,

Muasır medeniyetler ülküsünden şaşmayan demokrat, modern, çağdaş, eşitlikçi, emekçi, aydın; aynı zamanda gayet dindar, hatta fırka-i naciyeden olmakla masun, masum, insanlık için lütuf, seçkin kimseleriz.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.