Hayat dijital zamanlara kadar; inançlar, değerler, çıkarlar için yaşanmaya çalışılıyordu. Artık hayat kadrajın içine sığdırılabildiği ölçüde değerli. Kadrajın dışında kalan kısmıysa, içi için harcanabilir ya da ihmal edilebilir hale geldi. Çünkü ekrana sığan kısım beğeni, onay, alkış ve kısa süreli haz sağlıyor. Bu da hayatı bir performansa, bir gösteriye dönüştürdü.
Show business kavramı Türkçeye "gösteri dünyası" şeklinde çevrilmiştir. Sözlük anlamı itibarıyla aslında “gösterme işi” demektir. Ancak bu kavram bir mesleğe ve sektöre karşılık geldiği için dilimize "gösteri dünyası" olarak yerleşmiştir.
Hemen her kavramda olduğu gibi bu olgunun da kökenleri en eski zamanlara kadar götürülebilir. Gösteri, ayinlerden kutlamalara, eğlencelere kadar her çağda ve coğrafyada farklı biçimlerde varlığını sürdürmüştür.
Uzun bir tarihsel arka plana girmeden şu soruyu sormak gerekir: Amaç nedir? Seçkinleri, orta sınıfı ya da kalabalıkları bir izlence ile eğlendirmek ve bolca alkış almak. Sahnede olan kişi, rol, makyaj, kostüm ya da maske aracılığıyla kendisi olmaktan çıkarak başka birine dönüşür. Başka biri olarak rol yapar: Ya komik olur ya bir kabiliyetini sergiler ya da taklit yoluyla takdir toplayıp alkış alır.
Burada pek tabii ekonomik kaygılar belirleyicidir. Daha çok izlenme daha çok para anlamına geldiği için aşırılıklar kaçınılmaz hâle gelir. Bu durum izleyicide, toplumsal değerlerin çözülmesi, özenme ve öykünme gibi dönüştürücü sonuçlar doğurur.
Amacı insanları eğlendirmek olan “gösteri dünyası” sosyoekonomik ve kültürel açıdan daha büyük sonuçlar doğurur. Özellikle modern ve kapitalist dünyada devasa bir endüstriye dönüşür. En görünür, en bilinir olanın enformatik gücü kapitalizmin görmezden gelebileceği bir şey değildir. Sermaye bundan sonuna kadar faydalanır.
Gösteri dünyasının kalabalıklar üzerindeki etkisi, bütünüyle bir kitap hacminde ele alınabilecek bir konu. Bu yazıda ise söz konusu olgunun, özellikle bu toplumda hayatı nasıl bir "gösteriye" ve "performansa" dönüştürdüğü üzerinde durulacaktır.
Televizyon, renkli televizyon, özel televizyonlar, internet ve sosyal medya... Bu süreç gösteri dünyasının da eş zamanlı biçimde etkisini değiştirdi, dönüştürdü. Nihayet sıradan insan; sahnede rol kesen, başkası olan, başkasını taklit eden, cinselliği son noktaya kadar kullanan sahne insanını özümsedi, benimsedi, içselleştirdi ve o olmaya karar verdi.
Özellikle “sıradan insanın” sosyal medyadaki paylaşımlarına bakıldığında o ışıltılı dünyada bir aktör, bir parça gibi rol üstlendiği, poz verdiği ve alkış beklediği görülür. Daha çok ilgi çekebilmek için sıra dışı olma, abartılı roller takınma, başkalarına benzememe çabasının “sıradanlaşması” ironik bir durumdur. Marjinalliğin sıradanlaşması kalabalığı oluşturan insanları büyük bir yığının değersiz bir ayrıntısı olmaktan kurtarmaz.
Daha görünür, daha beğenilir olmak için daha farklı, daha ilginç, daha sıra dışı olma çabası, aslında çevreyle girilen bir yarıştır. Bu yarışı kıskançlık, başkasını küçük görme ve kendini beğenmişlik besler. Oysa bu yarış sermaye için vazgeçilmezdir. Çünkü gösterilerden törenlere, giyimden otomotive kadar neredeyse tüm tüketim süreçleri, 'farklı ol, kalabalıktan ayrıl, kendine değer ver' sloganıyla körüklenir. Burada mesele yalnızca ekonomik değildir; aynı zamanda insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkiyi aşındıran ahlaki bir erozyon söz konusudur.
Işıltılı dünyanın değerli bir parçası olma arzusu sıradan insan için artık normalleşen bir durumdur; konu zamanla kişinin bireysel pozu, rolü olmaktan çıkmış; geleneksel törenler bile birer gösteriye dönüşmüştür.
Törenler de özünde bir gösteri olmakla birlikte aslında bir şeye işaret eder, bir amaca yöneliktir. Cenaze töreni bir vefata ve bundan doğan hüzne işaret eder. Tören ile işaret ettiği arasında bir uygunluk olmalıdır. İşaret eden, işaret olunanı aşmamalıdır; aşarsa odak noktası merhum olmaktan çıkar, başka bir şeye dönüşür.
Düğün ve mezuniyet törenleri bu bağlamda en dikkat çekici olanlarıdır.
Günümüzdeki ortalama bir düğünü gözümüzde canlandıralım:
Tüm zamanlarda ve tüm toplumlarda düğün yakın çevre ile toplanılıp mutlu bir haberin paylaşıldığı, eğlenilen, tebrikleşilen ve hediyeleşilen bir törendir. Bu törenin işaret ettiği yalın bir gerçeklik vardır: Bir kadın ile bir erkeğin evlendiği ve artık birlikte bir hayat süreceği. Buradaki düğün "işaret eden", kurulacak aile hayatı ise "işaret olunan"dır. Bu önemli olayın ilanı, bir kutlama aracılığıyla gerçekleştirilir.
Artık işaret eden konumundaki tören, işaret olunan aile hayatını aşar. Arada devasa bir uyumsuzluk, devasa bir boşluk oluşur. Bu törenler artık profesyonel bir gösteriye dönüşür. Gösteriler işaret ettikleri şeyleri aşıp onları değersizleştirir. Sonraki yaşam bu görkemli gösteri ve gerçeği arasındaki boşluğu dolduramamanın travmaları biçiminde sürer.
Işıklar, sisler, spotlar, konfetiler, havai fişekler ve etkileyici bir müzik eşliğinde sahneye gelin ve damat gelir. Bu cümleden “gelin ve damat” ifadesini çıkarıp yerine “sanatçı, şarkıcı, dansöz, şovmen, şampiyon” kelimelerinden birini koyalım. Cümlenin daha anlamlı olduğu görülür. Sahnede ya kitleyi eğlendiren biri olmalı ya da eşi benzeri görülmemiş bir başarıya imza atmış birisi. Yani burada konsept ile öznelerin uyumsuzluğu söz konusudur.
Hayatın yeni bir evresine geçişi simgeleyen bu törenin bu denli abartılması yalnızca görgüsüzlükle açıklanamaz. Bu durum, sıradan insanın görünür, bilinir, beğenilir olma arzusunun bir sonucudur. Bu arzu sosyal medya paylaşımları ile birlikte zirveye ulaşır. Mesaj şudur: "Ben sıradan biri değilim; starlara, prenseslere layık bir tören yaptım, ben de bir prens ya da prensesim; peri masalı gibi bir evliliğimiz ve pembe panjurlu bir evimiz olacak."
İşaret eden düğün o kadar görkemlidir ki işaret olunan evlilik hayatı birkaç gün içinde alelade bir koşuşturmaya dönüştüğünde arada muazzam bir boşluk doğar. İşte bu boşluk zamanla hayal kırıklığı, öykünme, tatminsizlik, öfke, çatışma hatta nefretle dolar.
Burada iki nokta dikkat çeker:
Birincisi, özneler kendileri olmaktan memnun değildir; başkasına dönüşme arzusu abartılı biçimde gösterilir.
İkincisi de görev, sorumluluk, fedakârlık, emek gibi kavramları öncelemesi gereken aile hayatı, bir sahne gösterisine indirgenmiştir.
Bu abartılı gösterinin getirdiği ekonomik yük, öznelerin rol yaptıklarının bilincinde olmasından doğan sahtelik ve davetlilerin rol çalma çabaları da ayrıca dikkat çekicidir; Bütün bunlar sosyal medya platformlarında paylaşılacak karelere dönüşür ve dijital tribünden görkemli bir alkış beklenir.
Benzer bir durum mezuniyet törenlerinde de karşımıza çıkar.
Mezuniyet bir konuda izni, icazeti olma hâlidir. Mühendislik fakültesinden mezun olmak mühendislik yapma izni, ehliyeti, yeterliliği olma hâlidir. Diploma da bunun göstergesidir. Anaokulundan mezun olan bir çocuğun neye ehliyeti, izni, icazeti olabilir ki bu durum bir tören ya da kutlama sebebi sayılsın?
İşte bu noktada anne ve babaların “gösterisi” başlar. Dünyanın en “biricik” çocuğunun velileri olarak bu olağanüstü başarıya imza atmanın gururu toplumla paylaşılmayı hak eder. Sadece çocuk özel kostümlerle, müziklerle, çiçeklerle, hediyelerle öne çıkarılmakla kalmaz; anne ve baba da özel kostümlerle insanların karşısına çıkar. Bu mübalağalı tören özel pozlarla taçlandırılır ve o törene katılamayanlara da sosyal medya platformları üzerinden ulaştırılıp tebrik, takdir ve temenniler buradan alınır. Kostüm, tören, sunum-gösteri, paylaşımlar, takdir, tebrik, alkış, beğeni… Kreşlerden üniversiteye kadar tüm eğitim süreçlerinde artık mezuniyet kutlamaları bir zorunluluğa dönüşüp kendi sektörünü, hatta endüstrisini oluşturmuştur.
Olimpiyat şampiyonu ya da uluslararası ödül sahibi için anlamlı olan bu görkemli törenler, tüm çocuklar için düzenlendiğinde sorunlu hâle gelir. Bu birkaç açıdan sorunludur:
Eşitsizlik ve Dengesizlik: Bu görkemli gösteri ile işaret ettiği şey arasında bir uyum, denklik söz konusu değildir. Bu durum başarı kavramını değersizleştirir.
Emek Unsurunun İtibarsızlaşması: Bu mezuniyetlerin büyük çoğunluğu bir emeğin sonucu değildir; zorunlu bir sürecin doğal tamamlanışıdır. Çoğu zaman emek gerektirmeyen bu sıradan sonucun abartılı kutlanması, gerçeklik hissinin kaybolmasına yol açar.
Gerçeklikle Uyuşmama: Bu törenler sonucunda alınan belgelerin genellikle bir işe yaramaması da bir hayal kırıklığıdır.
Ebeveynler sorumluluklarını yerine getirmenin gururunu ve “biricik” evlatlarının görmezden gelinemeyecek başarılarını artık zorunluluğa dönüşen bu kutlamalarla toplumla paylaşır; takdir, tebrik, alkış, beğeni, yani iddialarının onaylanmasını bekler. Bu ruhen hastalıklı bir durumdur.
Doğum günü partilerinden baby shower’lara, yıl dönümü kutlamalarından sünnet düğünlerine kadar daha birçok törende benzer bir durum vardır. İşaret eden tören-kutlama, işaret olunan durumu abartılı biçimde aşar ve arada olan boşluk, iddia ve anlamı yutup yok eder. Bir zaman sonra özne artık bunun anlamsızlığını, absürtlüğünü fark etse de gerektiğinde aynı şeyleri daha abartılı biçimde tekrar etmeyi bir sorumluluk, bir mecburiyet olarak sürdürür.
Abartılı bir prodüksiyon, gösterişli hediyeler, abartılı kostümler, makyajlar ve roller… Tüm bu çabanın altında yatan iddia şudur: "Biz olağanüstüyüz, sıradan değiliz, takdir edilmeyi hak ediyoruz; bize hayranlıkla bakın ve bizi alkışlayın."
Oysa tören bittiğinde, hayat tüm sıradanlığıyla ve önemsiz detaylarıyla devam edecektir. İşaret eden tören ile işaret olunan gerçeklik arasındaki bu derin uçurum ürkütücüdür.
Özellikle modern zamanlarda insanın anlamı yitirmesiyle birlikte varlığın-hayatın bilgisine dair belirsizlik katlanarak artar. Belirsizliğin yarattığı kaygıya karşı başkaları tarafından onaylanmak geçici de olsa iyi hissettirir. İnsanların aldıkları eşyaları ve yaşantılarından kesitleri dijital mecralarda paylaşması ve beğeni-onay beklemesi, hayatı kuşatan ürkütücü belirsizlik karşısında takındığı bir tavırdır. Kapitalizmin tüketimci zihni, anlam aramak yerine 'sahip ol, tüket, eğlen' pratiğini dayatır. Bu, anlam arayışının zahmetinden kaçıştır. İşte gösteriye dönüşen bu törenler de anlamı yitirmenin, ürkütücü belirsizliğin içinde yaratılan beğeni anlarıdır. İnsanlar bu beğeni, takdir, alkış, onay “an”larını; bu anlarda yaşanacak geçici hazzı “hayatın anlamı” olarak kabul ederler. Öznelerin hayatıyla, iddialarıyla alakası olmayan bu törenlerin-gösterilerin beğenilerden doğan kısa süreli hazzı yaşamak dışında pek bir anlamı yoktur.
Nihayetinde insan için hayat bir gösteriye, bir performansa, birey de oyuncuya dönüşmüştür. Kulis, dekor, kostüm, makyaj, rol ve sahne gerçek hayatı değersiz bir ayrıntı hâline getirmiştir. Her şey dondurulmuş bir kareye veya birkaç saniyelik videolara gelecek beğeniler uğruna planlanmaktadır.
Dışarıdan gelecek onay ve alkış her şeyin önüne geçtiğinde, takınılan maskeler, oynanan roller ve kurulan dekorlar gerçek yüzümüzü yok etmektedir. Sahteliklerle dolu bu sahne, gerçek hayatın yerini almıştır. Burada artık aşk, dostluk ve temel insani değerler birer taklitten ibarettir.
Duyguların pazarlandığı bir sahne gösterisine kurban edilen bir hayat, insana ne vaat edebilir?
Modernizmin insanda yarattığı “her şeyi bilebilme, varlığa hükmetme, hayatı yönetebilme” algısı insanın tanımlamaları yaparken haddi aşmasına neden olur. Halbuki insan güçlü ve zayıf yanları olan ölümlü bir varlıktır. Önce, güçlü yanlarını da zayıf yanlarını da “olduğu gibi” kabullenmek zorundadır. Hayal kırıklığı yaşamamak ve gerçekle uyumlu biçimde var olabilmek için bu ön şarttır. Halbuki gösteri, olduğundan farklı görünmeye çalışan, abartılı iddialar barındıran bir simülasyondur. Sermaye bundan beslenir, gerçeği kabullenen ve haddini bilip ihtiyaç, gerçeklik ve erdemlilik bağlamında yaşayan insan, sermaye için bir sorundur.
Spot, sis, kostüm, kutlama ve alkış çağında ne kadar zor olursa olsun yapılması gereken ilk şey kişinin kendisini insan olarak kabul etmesidir. İnsanlıktan doğan erdem, ahlak, sorumluluk, zorluk, fedakarlık, gayret gibi hasletler ve sonu ölüme varan bir dizi problemin muhatabı olduğunu bilmesidir
Beğeni, alkış ve onay almak için hayatı abartılı bir çaba ve sahte pozlarla kadraja sığdırmaya çalışmak kadrajın dışını tatsız, sıkıcı, travmatik bir eziyete dönüştürür.
Yeni yorum ekle