Her Kurban Bayramı yaklaşırken yardım kuruluşlarının kurban kampanyaları da görünür hale geliyor. Sosyal medya reklamlarında, dramatik müzikler eşliğinde "Afrika'ya kurban bağışı" kampanyalarının üzerimize adeta boca edildiği bir döneme tanıklık ediyoruz. Cep telefonu oyunlarında bile derneklerin kampanya reklamları görür olduk. Televizyon ekranlarında ve dijital bağış platformlarında milyonlarca liralık vekâlet kurban organizasyonları yürütülüyor. Hiç şüphesiz bu faaliyetlerin önemli bir bölümü samimi yardım çabalarına dayanıyor. Ancak son yıllarda büyüyen bu sektör, beraberinde ciddi bir soruyu da gündeme getiriyor: Bağışçının emanet ettiği kurban bedeli gerçekten vaat edildiği şekilde kullanılıyor mu?
Ne yazık ki, dini vecibeler ile insani yardım duygularının kesiştiği bu nokta, düzenlenmemiş bir piyasanın acımasız mantığına terk edilmiş durumda.
Burada tartışmak istediğim konu, vekaletle kurban kesen kurumlarda kurumsal güvenilirlik, hesap verebilirlik ve şeffaflığın nasıl sağlanacağı.
Modern Dünyada Kurban ve Vicdanın Uzaklaşması
Kurban ibadeti tarih boyunca yalnızca bir dini vecibe değil, aynı zamanda paylaşmanın, dayanışmanın ve ihtiyaç sahibiyle doğrudan temas kurmanın bir aracı oldu. Modern şehir hayatı ise bu ilişkiyi değiştirdi, dönüştürdü. İnsanlar artık kurbanlık seçmiyor, kesim sürecine katılmıyor ve et dağıtmıyor. Bunun yerine bu görevi profesyonel organizasyonlara devrediyor.
Bu dönüşüm kendi başına bir problem değil. Ancak birey ile yardım faaliyeti arasındaki mesafe büyüdükçe, denetim ihtiyacı da artıyor. Çünkü bağışçı, bu yeni şartlarda yaptığı yardımın ne şartlarda kullanıldığını ve muhtaçlara ulaştırıldığını doğrudan gözlemleyemiyor.
Özellikle Afrika merkezli kurban kampanyalarının yaygınlaşmasıyla birlikte yeni bir durum ortaya çıktı. Türkiye'deki kurban bedelinin oldukça altında rakamlarla sunulan bu kampanyalar, birçok kişi için cazip bir seçenek haline geldi. Fakat bu model, istemeden de olsa yardımı bir tür "vicdan konforu hizmetine" dönüştürme riski taşımakta. Bağışçı, yaptığı fedakârlığın gerçek etkisini görmek yerine, sürecin bütünüyle görünmez hale geldiği bir sisteme güvenmek durumunda.
Şeffaflık Sorunu
Türkiye'de faaliyet gösteren birçok yardım kuruluşu, topladığı kurban bağışlarının nasıl kullanıldığına ilişkin ayrıntılı ve bağımsız denetimden geçmiş raporlar yayımlamamaktadır.
Geçmiş yıllarda bazı vakıfların kesilen kurbanların etlerini muhtaçlara ulaştırmak yerine piyasaya sürdüğü, kasap dükkânlarına "bağış eti" olarak değil, ticari mal olarak aktardığına dair iddialar ortaya çıkmıştır. Eğer Türkiye gibi nispeten denetim mekanizmalarının işlediği bir ülkede bu tür vakalar yaşanıyorsa, Afrika gibi denetimin fiilen bulunmadığı coğrafyalarda neler olabileceğini tahmin etmek zor değildir.
Bağışçı çoğu zaman yalnızca bir fotoğraf, kısa bir video veya teşekkür mesajı görmektedir. Ancak bu görüntülerin hangi organizasyona, hangi tarihe, hangi miktardaki bağışa karşılık geldiğini doğrulayabilecek mekanizmalar oldukça sınırlıdır.
Daha önemli bir sorun ise mali yapıların yeterince anlaşılır olmamasıdır. Toplanan bağış miktarı, satın alınan hayvan sayısı, dağıtılan et miktarı ve operasyon giderleri çoğu zaman ayrıntılı biçimde açıklanmamaktadır. Böyle bir ortamda hem gerçek suistimallerin tespit edilmesi hem de haksız ithamların önüne geçilmesi zorlaşmaktadır.
Şeffaflık eksikliği yalnızca bağışçı açısından değil, dürüst çalışan kuruluşlar açısından da bir sorundur. Çünkü hesap verilebilirliğin olmadığı yerde güven zamanla aşınır.
Afrika Tuzağı: Ucuz Vicdanın Coğrafi Arbitrajı
Yurt dışındaki kurban organizasyonları konusunda en çok tartışılan konu operasyonların ölçeğidir.
Son yıllarda özellikle Afrika'da nispeten ucuz kurban kestirme işi, vicdanını en kolay ve ucuz yoldan rahatlatmak isteyenler için ustaca kurulmuş bir tuzağa dönüşmüştür desek çok da abartmış olmayız. Birkaç bin liraya "Afrika'da kurban" vaadi, Türkiye'de aynı bedelin yarısından daha düşük bir maliyetle ibadetini yerine getirme fırsatı sunuyor gibi görünse de, bu ekonomik mantığın arkasında ne yazık ki ciddi bir lojistik ve ahlaki problem yatmaktadır.
Sahra Altı Afrika'nın birçok bölgesinde soğuk zincir altyapısının sınırlı olduğu bilinmektedir. Tropik güneşin ısıttığı topraklarda, bir bayram günü içinde 3.000 ila 5.000 hayvanın kesilmesi ve etlerin bozulmadan on binlerce ihtiyaç sahibine dağıtılması, gıda güvenliği açısından neredeyse imkânsız bir lojistik denklemdir. Etin oda sıcaklığında, özellikle 30-40 dereceyi bulan Afrika ikliminde, kesimden sonraki 2-3 saat içinde bozulmaya başladığı bilimsel bir gerçektir. Buna rağmen bazı kuruluşlar bir bayram döneminde binlerce hayvan kesip on binlerce kişiye et ulaştırdıklarını açıklamaktadır.
Bu çapta kampanyalarla ilgili olarak cevaplanması gereken bazı basit sorular vardır:
- Kesimler hangi tesislerde gerçekleştirilmektedir?
- Veteriner ve sağlık denetimleri nasıl yapılmaktadır?
- Etler hangi koşullarda muhafaza edilmektedir?
- Kaç araç ve kaç personel görev almaktadır?
- Dağıtım süreçleri nasıl kayıt altına alınmaktadır?
Bu soruların ayrıntılı ve doğrulanabilir cevapları kamuoyuyla paylaşılmadığında şüphelerin ortaya çıkması kaçınılmaz hale gelmektedir.
Burada bahse konu operasyonların gerçekten yapılmıyor olduğu halde yapılıyormuş gibi gösterildiği iddiasında değilim. Sorun, yapılıp edilenlerin, önce bağışçıların sonra kamuoyunun haklı şüphelerini izale edecek şekilde gösterilemiyor olmasıdır.
Yardımın Evrenselliği ve İdeolojik Filtreler
Bir diğer mesele ise yardım faaliyetlerinin hangi kriterlere göre dağıtıldığıdır.
Pek çok yardım kuruluşu belirli dini, kültürel veya ideolojik çevreler tarafından kurulmuştur. Bu durum doğal karşılanabilir. Ancak bağışların dağıtımında kimlik temelli tercihlerin devreye girip girmediği meşru bir sorgulama konusudur.
Bağış yapan kişi, yardımının herhangi bir ihtiyaç sahibine ulaşacağını düşünebilir. Oysa bazı durumlarda yardımların belirli mezhep, etnik grup veya siyasi çevrelere öncelik verecek biçimde yönlendirildiği iddiaları gündeme gelebilmektedir.
Bu, sadece ülkemize has bir problem değildir. Suriye'deki iç savaş sırasında, belirli etnik kimliğe sahip derneklerin yardımları sadece kendi etnik gruplarına ulaştırdığı, aynı şehirde yaşayan diğer gruplardaki mültecileri dışladığına dair raporlar bulunmaktadır. Yardım, evrensel bir insanlık hali olmaktan çıkıp, kimlik siyasetinin bir aracına dönüşmektedir. Bu durumda, bağışçının "ben yardım ettim, sevap işledim" duygusu ile yardımın gerçekte hangi ayrıştırıcı mekanizmalarla dağıtıldığı arasında uçurum oluşmaktadır.
Yardım faaliyetlerinin ahlaki gücü, ihtiyaç sahibinin kim olduğundan bağımsız olarak insani ihtiyaçlara cevap verebilmesinden gelir. Bu nedenle dağıtım kriterlerinin de şeffaf biçimde açıklanması gerekir.
Çözüm: Radikal Şeffaflık
Bu alandaki güven krizinin aşılması için iyi niyet beyanlarından daha fazlasına ihtiyaç vardır.
1. Uçtan Uca İzlenebilirlik
Her bağışın hangi faaliyet için kullanıldığı ve hangi ihtiyaç sahiplerine ulaştığı kayıt altına alınmalıdır. Kişisel veriler korunarak oluşturulacak dijital sistemler sayesinde bağışçı, yardımının somut sonucunu takip edebilmelidir.
Örneğin bir bağışçı, yaptığı ödeme ile kesilen kurbanın kaç hisseye bölündüğünü, hangi bölgede kaç aileye ulaştığını ve teker teker her birine kaç kilogram et dağıtıldığını görebilmelidir.
Blokzincir tabanlı, uçtan uca izlenebilir “akıllı para” uygulaması mutlaka düşünülmelidir.
Verilen her bağışın, bağışçı ve alıcı ayakları (kişilerin rızası doğrultusunda isimleri açık ya da KVKK çerçevesinde maskelenmiş olarak) dijital bir platformda anlık olarak ilan edilmelidir. Sistemin şeffaflığı mesela şöyle somut tablolarla ortaya koyulmalıdır:
| Bağışçı | Tutar | Alıcı / Bölge / Profil | Dağıtılan Pay |
| Ahmet Y. | 15.000 ₺ | E.B. (Mamak - 4 çocuklu aile - gecekondu) | 6 kg |
| H.K. (Eryaman - 80 yaşında işsiz) | 3 kg | ||
| M.A. (Demetevler - 20 yaşında - %90 engelli) | 2 kg |
Bu sayede bağışçı, ödediği bedelin gramaj bazında hangi sosyo-ekonomik profildeki muhtaca, hangi bölgede ulaştığını web sitesi veya mobil uygulama üzerinden anlık olarak takip edebilmelidir.
2. Yardım Fonu ile Operasyonel Bütçenin Ayrılması
Yardım derneklerine bağış yapanların elbette maddi bir beklentileri yoktur ama yardım için gereken mekanizmaların kurulması için profesyonel insan gücüne ve altyapı masraflarının görülmesine ihtiyaç vardır.
Bu işte çalışan insanların “bedava” çalıştırılması, ihtiyaç duyulan araç gerecin “bedava” temin edilmesi söz konusu değildir.
Ne yazık ki bu iki harcama kaleminin birbirine karışma riski bulunmaktadır.
Kurban/bağış bedelleri ile kurumu ayakta tutan ve operasyonu mümkün kılan giderler birbirinden açık biçimde ayrılmalıdır.
Personel maaşları, depo giderleri, kesim ücretleri, yazılım altyapısı, lojistik ve reklam harcamaları ayrı bir bütçede gösterilmelidir.
Dürüst bir kurum, bağışçıya şu açıklığı sunabilmelidir:
"Bu kampanyada toplanan her 100 liranın 82 lirası doğrudan kurban organizasyonuna, 18 lirası operasyon giderlerine ayrılmıştır."
Hatta daha iyisi, şu hesaba yaptığınız bağışlarla personelimizin maaşlarını, hizmet binamızın kirasını, kullandığımız vasıtaların masraflarını karşılayacağız, şu hesaba yatırdıklarınız ise tek kuruşu başka yere harcanmadan doğrudan muhtaçlara ulaştırılacaktır.
3. Bağımsız Denetim ve Açık Raporlama
Kurban operasyonları bağımsız denetim kuruluşları tarafından incelenmeli ve sonuçlar kamuoyuna açıklanmalıdır.
Kesilen hayvan sayısı, dağıtılan et miktarı, operasyon maliyetleri ve ulaşılan kişi sayısı standart raporlarla yayımlanmalıdır.
Sonuç: Rahat vicdan değil, hesap verebilir hayırseverlik
Vekâletle kurban meselesi bugün büyük ölçüde bir kurumsal güven meselesidir. İnsanlar yalnızca dini bir vecibeyi yerine getirmek istemiyor; aynı zamanda ihtiyaç sahiplerine ulaşmayı amaçlıyor. Bu nedenle bağışçıların sorduğu sorular kuşkuculuk değil, sorumluluk göstergesidir.
Rahat vicdanın en kolay yolu, hiç soru sormamak, gönderdiği paranın nereye gittiğini araştırmamak, "ben niyet ettim, sevabımı aldım" diyerek işin içinden sıyrılmaktır. Oysa bir Müslüman, sadece niyetinin değil, aynı zamanda vesile olduğu fiilin sahihliğini de görmelidir. Eğer kestiğiniz kurbanın eti, Afrika'nın bir köyünde güneşte çürümüşse, ya da dağıtıldığı söylenen yardım aslında başka bir amaç için kullanılmışsa, bunun artık bir ibadet olarak görülemeyeceği ortadadır.
Şeffaflık, yardım kuruluşlarına duyulan güveni zayıflatan değil güçlendiren bir ilkedir. Çünkü iyi niyet görünür hale geldiğinde güvene dönüşür. Kurban ibadetinin paylaşma ve dayanışma ruhunun korunabilmesi de ancak bu güvenin sağlam temeller üzerine kurulmasıyla mümkündür.
Bağışçının parasının nereye gittiğini bilmesi bir ayrıcalık değil haktır. Yardım alanın, kendisi adına toplanan kaynağın gerçekten kendisine ulaştığını hatta hayır sahibinin kim olduğunu bilmesi de aynı şekilde haktır. Modern yardım organizasyonlarının önündeki temel görev, bu iki hakkı buluşturacak şeffaflığı sağlayabilmektir.
Radikal şeffaflık, şüphe veren sis perdelerini kaldıracak tek araçtır. Gönderdiğimiz paranın, başına başka işler gelmeden doğru adrese ulaştığını bilmemiz önemlidir. Aksi halde her bayram aynı dramatik müzikler, aynı çaresiz çocuk fotoğrafları ve içine girip çıkanı bilmediğimiz aynı kapalı bağış kutuları arasında sıkışıp kalırız. Ve o kutulara attığımız her paraların, gerçekten birilerinin yarasına derman olup olmadığını asla bilemeyiz.
Yeni yorum ekle