Kategorilerin Hapishanesi ve Değişebilen İnsan

13 Temmuz 2026

İnsan zihni, dünyayı anlayabilmek için kategoriler üretir. Bu, düşünmenin doğal bir sonucudur. Ancak kategori, hakikati anlamanın aracı olmaktan çıkıp hakikatin yerine geçtiğinde, adaletin en büyük düşmanlarından biri hâline gelir. Çünkü artık insan kendi fiilleriyle değil, geçmişte içine yerleştirildiği etiketlerle değerlendirilmeye başlanır.

Muhafazakâr düşüncenin en belirgin özelliklerinden biri, sürekliliği ve devamlılığı esas almasıdır. Bu yönüyle toplumsal hafızayı ve değerleri korur. Fakat bu anlayış, bazen insanı değişmez kategoriler içine hapsetme tehlikesini de beraberinde getirir. "Bir kere öyleydi, o halde hep böyledir." hükmü, araştırmanın değil, peşin hükmün ifadesidir.

Hâlbuki hayatın dili, kategorilerden ibaret değildir. İlkçağ filozoflarından Heraklit, "Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz." derken varlığın özünün hareket ve değişim olduğunu dile getiriyordu. Çünkü ikinci kez ne nehir aynı nehirdir ne de insan aynı insandır. Heraklit'in işaret ettiği bu hareket ve değişim fikri, Hegel'in diyalektiğinde sistemli bir felsefeye dönüşmüştür. Ona göre hakikat, donmuş kalıplarda değil; hareket, çelişki ve gelişme içinde ortaya çıkar.

O hâlde varlık, sürekli bir oluş hâlindedir. İnsanın değişebilirliği fikri, yalnızca diyalektik felsefenin değil, yakın zamanda ölüm yıl dönümüyle anılan Nurettin Topçu’nun hareket felsefesinin de temelini oluşturur. Topçu’nun hareket anlayışında insan, vicdanı aracılığıyla bulunduğu hâli sorgulayarak kendini aşma imkânına sahiptir. Hareket, insanın olduğu yerde kalmayı reddetmesi; kendini sürekli olarak daha yüksek bir anlam ve değere doğru dönüştürme çabasıdır.

Aynı hakikatin izlerini İslâm'ın insan anlayışında da görmek mümkündür. Kur'an'ın en temel kavramlarından biri tövbedir. Tövbe, insanın değişebileceğinin ilahî kabulüdür. Eğer insan geçmişine mahkûm olsaydı, ne tövbenin ne hidayetin ne de affın bir anlamı kalırdı. Hz. Ömer bunun en büyük örneğidir. Dün İslam'ın en sert muhaliflerinden biri olan Ömer, daha sonra adaletin sembollerinden biri hâline gelmiştir. Peygamber Efendimiz onu geçmişine mahkûm etmedi; değişebilme ihtimalini yok saymadı. Yine savaş sırasında kelime-i şehadet getiren bir kişiyi öldüren sahabe “Korkudan öyle söyledi” dediğinde, Resûlullah’ın verdiği cevap, derin bir ilkedir: “Kalbini yarıp baktın mı?” Bu ikaz yalnız bir sahabeye yöneltilmiş değildir. Aslında bütün hukukçuları ilgilendirmektedir. Çünkü insanların kalbini yalnız Allah bilir. İnsanların niyetleri hakkında mutlak hüküm vermek, beşerî adaletin sınırlarını aşar.

Yakın tarihimiz bu esasa uymamanın acı örneklerini yaşamıştır. Bir zamanlar Said Nursî ve onun gibi birçok değerli insan, mensup oldukları düşünceler sebebiyle kategorik yargıların kurbanı olmuştur. Said Nursî, mahkemelerde ısrarla "Hukuk kalbe değil, ele yani fiile bakar." diyerek önemli bir hukuk ilkesini dile getirmiştir. Çünkü kalbin muhasebesi Allah'a, fiilin yargılanması ise hukuka aittir.

Bugün de zaman zaman benzer hukuki tartışmalar yaşanmaktadır. Bir kişinin yıllar önce içinde bulunduğu sosyal çevre veya geçmişte kurduğu ilişkiler, değişmez kimliğinin göstergesi gibi değerlendirilebilmektedir. Oysa hukuk, kişileri ait oldukları varsayılan kategorilere göre değil; kendi iradeleriyle gerçekleştirdikleri, kastları ve delillerle ispatlanabilen somut fiilleri üzerinden değerlendirir.

15 Temmuz 2016'da Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ağır ihanetlerinden biri yaşandı. O gece hayatını kaybedenler, yaralanan binlerce insan ve toplumun hafızasında açılan derin yara asla unutulmamalıdır. Bu suçların failleri, hukukun öngördüğü usul ve esaslar çerçevesinde elbette hesap vermelidir. Ancak hukuk devleti, cezai sorumluluğu aidiyet varsayımlarına değil; bireysel fiile, kusura ve yeterli delile dayandırır. Ceza hukuku, insanın bilerek ve isteyerek gerçekleştirdiği somut fiili, kastı ve delili araştırır. Bir insanın geçmişi elbette soruşturmanın konusu olabilir; ancak geçmişi, bugünkü suçun yerine ikame edilemez. Bir etiketten hareketle suçluluk varsayılamaz. Bu nedenle hukuk devletinin temel ilkeleri olan suçta ve cezada kanunilik, kanunların sanık aleyhine geçmişe yürümemesi, masumiyet karinesi, cezaların şahsiliği ve şüpheden sanığın yararlanması ilkeleri adaletin vazgeçilmez güvenceleridir.

Şu hâlde insanı geçmişinin fotoğraflarına mahkûm etmek, hareket hâlindeki insanı dondurmak demektir. Bu durum hem oluş-değişim fikrine, hem hareket ahlâkına, hem de İslam'ın tövbe ve hidayet anlayışına aykırıdır. Gerçek adalet ise kişiyi aidiyetleriyle veya geçmişte ilişkilendirildiği kategorilerle değil, hukuken ispatlanmış fiilleri, kastı ve bugünkü sorumluluğu üzerinden değerlendirebilmektir.

Netice itibarıyla, felsefecilerin hareket ve değişim anlayışı ile İslam'ın insan tasavvuru, yargılama makamında olanlara ortak bir uyarıda bulunur: İnsanı belirli bir zamana hapsetmeyin, acele hüküm vermeyin! Çünkü insan yalnızca geçmişinden ibaret değildir; aynı zamanda değişebilme ve kendini dönüştürebilme yetisidir.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.