Ötekine Karşı Pirus Zaferi

10 Mart 2026

Dürüst olmak gerekirse, artık kimse adil ve müreffeh bir yaşam peşinde değil. Herkes ötekine karşı mutlak zafer istiyor. Bundan da bitmeyen bir çatışma doğuyor. Takribi yüz elli yıldır bunu yaşıyoruz. Kabul edelim ki dirençli bir bünyemiz var.

Peki bunca adalet, ehliyet, liyakat, hürriyet edebiyatına ne diyeceğiz? Basit: Bunlar, altta kalanın bir nefes alıp kendini toparlayabilmek, bir ihtimal kalabalıktan meşruiyet kapmak için bir süreliğine başvurduğu bir diskurdur. Ta ki koltuğa oturana kadar. Koltuğa oturunca da bir sonraki mağduriyete dek çatı aralığına kaldırılan meseleler bunlar. Eğer bu sürede birtakım hatalar, günahlar olursa, onlar “Yaptık ama niye yaptık bir sor” girizgâhıyla uzun uzun açıklanır. Bu hatalar pek tabii ki ötekiler yüzünden yapılmıştır. İçeride ve dışarıda birtakım şer odaklar mecburen bu hataların yapılmasına neden olmuştur. Öteki içeride ve dışarıda mutlak bir hezimete uğratılana dek böylesi hataları mazur görmek gerekir. Her şey halk içindir. Bu savunma taraftarlar arasında kabul gördükçe idarede kalınır. Peki taraftarlar buna ikna olur mu? Olmasa da bu kültür; “Kol kırılır, yen içinde kalır”, “Şu kritik dönemeçte şimdi bunları konuşmanın vakti değil” klişelerini üreten bir kültür olduğu için mahalle asabiyesiyle bu hatalar pekâlâ mazur görülür.

Sahne bu. Aktörler, koltuklar, mağdurlar, zalimler, mazlumlar değişse de işleyiş tüm taraflar için böyledir. Takribi yüz elli yıldır hikâye hep bu biçimde gerçekleşir. O halde mesele bir kültür meselesidir ve tüm taraflar kendilerini “öteki düşmanlığı” ile var eder. Öteki var oldukça kendilerinden olanların hataları, günahları, kusurları kapatılır, mazur görülür. Ötekine karşı eleştiriler ise son derece ayrıntılı, keskin ve serttir. Özeleştiri ise tüm taraflarda büyük günahlardan sayılır.

Peki öteki kimdir?

Image

Türk tarihi açısından ötekiyle yaşama kültürü, ulus devlet tecrübesine kadar kabul edilebilir şekilde medeni ve insanidir. En azından eldeki tarihî kaynaklar böyle söylüyor. İttihat ve Terakki pratiğinden itibaren (ister şartlar gereği deyin, ister dünyada yükselen trend ulusçuluktu deyin) birlikte yaşam geleneğimiz içinde ötekiler yaratılmıştır. Aynı dönemde başlayıp günümüze dek sürecek olan Batılılaşma macerası da bir daha geri dönüşü olmayan derin bir çatlak, tartışılmaz bir öteki pratiğini dayatmıştır. Emperyalistlerin sömürgeleştirdikleri tüm coğrafyalarda görülen; sömürgeci efendilerinin politikalarını kendi bekâları sayan yerli “Batıcılar” ve halk arasındaki çatışma, bizde de benzer biçimde ortaya çıkmıştır.

Günümüzden geriye doğru bakılınca : Amerika-İsrail ittifakının İran’a saldırmasında, Epstein Pedofili Çetesi meselesinde, Kabe’de Hacılar meselesinde, 6 Şubat depreminde, Kovid-19 pandemisinde toplumun nasıl Batı-Doğu ekseninden sert ve hızlı biçimde ikiye ayrıldığı, derhal eldeki malzemeyle ötekini şeytanlaştırmaya çalıştığı görülür. Burada etnisite, mezhep, inanç ayrılıkları değil, doğrudan Batı yanlıları ve Batı karşıtları diye iki ana eksen olduğu rahatlıkla görülür. Adı böyle konulmak zorunda değil tabii ki. Bunun sol, liberal, modern, laik, seküler, Atatürkçü ya da Osmanlıcı, milliyetçi, dindar, İslamcı gibi sıfatlarla da adlandırıldığı malumdur. Sonuç olarak, bunu ana hatlarıyla Batı yanlıları ve Batı karşıtları olarak adlandırmak hatalı olmaz. İşte bu çatışmanın ötekileri, maalesef sömürge ülkelerinde de sıklıkla görülen çatışmanın taraflarıyla bir çeşit akrabalık gösterir.

“Öteki kötüdür.” temalı bu çatışma kültürü; bahsi geçen savaş, deprem, afet gibi büyük meselelerin doğru biçimde analiz edilmesine ve bu başlıklarda sağlıklı bir toplumsal yaklaşım üretilmesine de mani olur. Çatışma ve zafer motivasyonu bu konularda bilimsel ve kültürel açıdan sağlıklı sonuçlara ulaşma ihtimalini de ortadan kaldırır. 

Ulus devlet döneminde etnisite ya da mezhep çatışması ise ayrı bir konudur. Kürt meselesi, Alevi-Sünni konusu da modernleşme tarihinde ortaya çıkan ana çatışmaya yer yer eklemlense de bu konuların kendilerine has tarihi ve sosyolojik bagajları vardır. Bu ayrı bir ihtisas konusudur. Burada çözümsüz ve trajik olan asıl mesele bir milletin katı, sert, öfkeli biçimde iki uçta parçalanmasıdır.

Ötekiyle ihtilaflı konuların çözüme kavuşturulması, bir uzlaşının ortaya çıkması, adil ve müreffeh bir yaşam tarafların ajandasında yoktur. Taraflardan biri mağdur-mazlum pozisyondayken adalet, ahlak, vicdan, barış, özgürlük gibi kavramlarla bir söylem geliştirip bununla kalabalıklardan meşruiyet devşirip hâkim pozisyona geçmeyi hedefler. Hâkim olduktan sonra da “ötekini mutlak bir zaferle mağlup etmek, onu eylemsizleştirmek, etkisizleştirmek, direnirse şeytanlaştırmak, diz çökerse de ona asgari bir yaşam hakkı tanımak” stratejisini yürütür. Son 150 yıllık tarihe bakıldığında buna dair birçok veriye ulaşılabilir. Darbe ve muhtıra tarihi bunun örnekleriyle doludur.

Hülasa taraflar birbirine bir konuyu ne kadar doğru, iyi, haklı biçimde anlatırsa anlatsın bunun bir anlamı olmaz. Tarafların anlatısı laboratuvar kesinliğinden bilimsel argümanlarla, dini, tarihi, sosyolojik, felsefi argümanlarla en doğru biçimde desteklense de bu öteki indinde gürültü mesabesindedir.  Bu anlatıyla öteki saf değiştirmez, meselelere başka bir açıdan bakmaz. Bakış açısını bu bağlamda değiştirenler olursa da bunlar gayet istisnadır ve genel manzarayı değiştirmez. Özellikle bize özgü aidiyet duygusu, propaganda sürekliliği ve sertliği hesaba katılırsa bu iklimin kolay kolay değişmeyeceği de görülecektir.

Dini bayramlardan milli bayramlara, salgından depreme, savaştan magazine, hatta Türkiye ile alakası olmayan herhangi bir sansasyonel meseleye kadar hemen her konunun nasıl “ötekini şeytanlaştırmak” için kullanıldığı herkesin malumudur. Ne zafer ne mağlubiyet, ne bayram ne yas, ne eğlence ne kıvanç… hiçbiri fark etmez; argüman üretilebilecek ölü ya da diri, alakalı alakasız her şey ötekine saldırmanın, ötekini şeytanlaştırmanın bir aracına dönüştürülür.

Manzara maalesef budur. Kardeşlerin birbirini ötekileştirdiği bu iklim ancak özeleştiri ve uzlaşma kültürü ile, bakış açılarını değiştirerek, tarihî ve sosyolojik bagajlardan kurtularak değişebilir. Ve henüz bu uzak bir ihtimaldir. Hele orta yaş üstü insanların hâlâ söylem üretmesi ve yaptıkları sert propagandalara bakılırsa maalesef yolun sonu görünmemektedir. Gençlerin de öteki nefretinin bir arada tuttuğu mahallelere arkalarını dönebilecek niteliğe sahip oldukları söylenemez. “Ötekinin kötü oluşunun bizim iyi olduğumuz anlamına geldiği” anlayışıyla kendi kendini tatmin eden mahalleler aklını ve vicdanını köreltmiştir. Hâlbuki öteki ahlaksız ve kötüyken pekâlâ sen de gayet ahlaksız ve kötü olabilirsin.

Mesele, gençlerin içine doğdukları mahallelere rağmen; bu meselenin doğrusu nedir, yanlışı nedir, iyisi nedir, kötüsü nedir, adil olan nedir, adil olmayan nedir, ahlak nedir, vicdan nedir diye sorması, eleştirel düşünceyi ve özeleştiriyi bir yaşam biçimi haline getirmesidir. Ancak o zaman bir umuttan söz edilebilir. Aksi halde hatiplerin, ideologların, propagandacıların tumturaklı nutukları, romantik sloganlarıyla ötekileştirme, ötekinden nefret, ötekini şeytanlaştırmak suretiyle kıyamete dek bitmeyecek bir kavganın, çatışmanın konusu olmayı sürdüreceğiz.

Bu kavgadan, bu çatışmadan bir galip, bir kazanan çıkmaz. Buradan çıksa çıksa bir Pirus Zaferi çıkar. İnsan da o zaferi dahil olmadığı bir savaşta ancak düşmanları için ister.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.