Suriye: Emeviliğin Her Daim Kalesi

10 Haziran 2020

 

Yerleşik Olmanın Gücü: Uyum ve Uzlaşı

Bir önceki makalemizde bugünkü Suriye Devletinin içinde bulunduğu bölgenin tarihi ve coğrafyası üzerinde durmuştuk ve yazımız, “Suriye/Arz-ı Şam: Özgürlüğü Tatmayan Topraklar” başlığını taşıyordu. Bu günkü yazımıza da kaldığımız yerden devam ediyoruz ve bölgenin Müslümanların egemenliğinde geçen yıllara yoğunlaşacağız. Yine bu dönemdeki Moğol İstilaları ve Haçlı Seferlerinin bölgedeki etkilerine kısa notlar düşeceğiz. Çünkü bugünkü durumun anlaşılabilmesi için tarihi arkaplana bir göz atmamız gerekir.

Tarih çok zaman “an”ın aynası oluyor ve insanlar günün hayhuyu içinde genellikle ne halde olduklarını göremiyorlar. Çünkü ormanın dışına çıkıp dışarıdan ormanda olup bitenler hakkında fikir sahibi olma geleneği pek yaygın değil. Bugünü tarihi verileri ışığında değerlendirmek daha sağlıklı sonuçlara ulaşılmasına imkân veriyor. Bu gerçeklik, Suriye konusunda da açık bir şekilde karşımıza çıkıyor. Özellikle Hz Ömer sonrası dönemde yaşananlar ile bu Suriye gerçekliği arasında ciddi benzerliklerin bulunduğunu görüyoruz. Öyle ki bu dönemde olup bitenler, özellikle de yönetici-teba ilişkileri, bugünkü Suriye’nin/ Suriyelinin neredeyse dogmalaşmış, sıradanlaşmış davranışları, tepkileri konusunda önemli bilgiler veriyor.

Bereketli Suriye topraklarının Müslümanların yönetimine geçmesi ile birlikte Müslümanlar dini, siyasi ve kültürel hayatlarında yeni bir döneme geçtiler. Çükü Suriye tecrübesi onların yeni bir gelenek ve tasavvurla yüzleşmelerine neden oldu; büyük oranda da ondan etkilendiler. Dolayısıyla bu tecrübe Müslümanların İslam algısını, devlet tasavvurlarını, yönetme biçimlerini, dünyaya bakışlarını ciddi şekilde sarstı ve Şam yönüne doğru evirilmesine neden oldu. Günlük hayatta ve Müslüman zihinde Kur’an’ın temel ilkeleri ve Resul’ün uygulamaları önemli değişimlere uğradı. Ancak bölge halkının binyıllardır uygulaya geldikleri adet, görenek, alışkanlık ve hayat algılarında İslam Müslümanlar önemli bir değişikliğe neden olamadı. Onlar hayatlarını alışa geldikleri biçimde yaşama inançlarını bildikleri gibi uygulamaya ve bildikleri işleri yapmaya devam ettiler.

Arap Yarımadasından bölgeye çok sayıda kabile (pek çoğu da çöl bölgesinden olmak üzere Müslümanlaşmış kabileler) göç etti. Farklı mahallelerde yaşamalarına rağmen yerel halkla günlük hayatta sıkı sık karşılaşıyorlardı; çünkü pazar ortaktı, daha doğrusu tek pazar vardı O da yerli halka ait olan pazardı. Ancak yerli halkla yeni gelen Müslümanlar arasında bir kaynaşma oluşmadı. Yerli halkın yaşam biçimi ve anlayışları Müslüman toplulukları ve bireyleri oldukça etkilediyse de aynı şeyi yerli halk için söylemiyoruz. Bu durumu, bölgedeki İslamlaşmanın çok yavaş seyretmesinin yanı sıra, önceki döneme ait dini ve sosyal kurumların Müslümanların egemen oldukları dönemde de aynen devem ediyor olmasından da anlıyoruz.

Müslümanlarla yerli halk arasında gerekli kaynaşmanın olmamasının en önemli nedeni Bölgeye yerleşen Müslümanların geldikleri bölgelerinde olduğu gibi burada da koloniler/kabileler halinde yaşıyor olmaları ve kendilerine savaş/cihad dışında bir meslek seçmemiş olmalarıdır. Bu açıdan bölge halkı ile fazla ilgilenmediler. Onlar için önemli olan aldıkları cizye/ zekât/ vergi ve göreceli hâkimiyetleriydi. Onlar kendilerine meşgul olacak farklı alanlar seçmişlerdi. Bölge halkının ne yaptığı neye inandığı veya ne ile uğraştıkları onları fazla ilgilendirmiyordu

[1]

. Dolayısıyla yerel halkla fazla kaynaşmadan onlar bölgenin efendileri olarak oluşturdukları yeni mahallelerinde bulundukları yerin nimetlerinden yararlanarak yaşamaya devam ettiler. Müslümanlar daha çok Roma/Bizans askerlerinin, yöneticilerinin, elitlerinin boşalttıkları alanları doldurdular. Müslümanların işi askerlik ve yöneticilikti. Çünkü kendilerine böyle bir misyon biçilmiş, kendileri de bunu özümsemişlerdi. Zaten bu uygulama o döneme kadarki tüm imparatorlukların uygulaya geldikleri bir yönetme biçimiydi. Müslümanlar da öncekilerin bu uygulamalarını sürdürdüler.

Bilindiği gibi Kureyş Kabilesi ticarette mahir olmasına rağmen, kabilenin göçmenleri bu alandaki tüm yeteneklerini Yarımada’da bırakmışlardı. Çünkü onlar daha önce tacir olarak pek çok kereler geldikleri bu topraklara bu kez bir tacir olarak değil bir fatih olarak gelmişlerdi. Bu nedenle bir tacir gibi değil bir fatih gibi davranmaları gerekirdi. Üstelik fatih/savaşçı olmak bir yaşam biçimine, bir mesleğe dönüşünce, tasavvur ve alışkanlıklar farklı şekillerde cerayan ediyor ve gözler ayakların basıldığı topraklara değil, ayakların basılacağı yeni topraklara dikilmişti. Zaten “cihad ruhu zarar görür” endişesiyle uzun bir müddet Arap Yarımadası kökenli Müslümanların tarım ve ticaretle uğraşmaları yasaklanmıştı.

Bu yasak elbette sadece Suriye için değil tüm İslam coğrafyası için söz konusuydu. Zaten kendilerine yeni yurtlar ve yeni uğraş alanı bulan Yarımada sakinleri zaman içinde de bu tacir olma yeteneklerini yitirdiler. Çünkü sadece bu bölgeye değil, tüm Müslüman coğrafyaya yayılan Arap Yarımadası kökenli Müslümanlar kendilerini “İslam’ın savaşçıları” ve “seçkin yöneticileri” olarak görüyorlardı. Onlar, sefer olduğunda at veya deve sırtında cepheden cepheye koşuyor, seferde olmadıkları zaman da garnizon şehirlerde veya kendilerine ayrılan mahallelerde bir kabile düzeni içinde yeni sefer emrini bekliyorlardı. Onların geçimi bu seferler üzerine kuruluydu. Müslümanlarda egemen düşünce ve fiili uygulama “ganimet kültürü”ydü Çünkü onlar hem genel bütçeden belirli bir maaş alıyorlardı hem de savaşta elde edilen ganimetlerden kendilerine bir pay ayrılıyordu.

Peygamberin doğduğu topraklardan gelenlerin yeni dünyalarındaki konumları buydu. Daha sonraki dönemlerde bunlara ek olarak, savaşa katılmayan, ancak ziraat ve ticaretle de uğraşmayan bir din adamı sınıfı da oluş(turul)muştu. Bu son tespitler elbette sadece bu bölge için değil tüm Müslüman coğrafya için söz konusuydu.

Diğer bölgelerden farklı olarak bu bölgeye atanan vali ve komutanlarla yerel halk arasındaki uyum ve itaat Müslim - gayrimüslim tüm tarihçilerin dikkatini çekecek boyuttadır. Bu uyum ve itaatin sebebi olarak çok zaman ilk bölge valisi Muaviye b. Ebu Süfyan’nın siyasi dehası ve yönetim becerisi gösterilse de bizce bu uyumun asıl nedeni bölge halkının yukarıda anlatmaya çalıştığımız genel yapısı/karakteri olsa gerektir. Daha önceki dönemlerde de pek çok kere yaşandığı gibi bölge halkı, bölgelerine geleni yine kendilerine benzetmiştir. Onlar bu konuda gerçekten çok mahirdir. Halkla, bu yeni yönetici sınıf arasındaki doku uyumu işlerini daha da kolaylaştırmış olabilir. Bilindiği gibi bölgenin ilk valisi kendisi de tacir olan Muaviye b. Ebu Süfyan’dır. Üstelik babası Ebu Süfyan da Yarımada’nın en büyük tüccarı ve kabile yöneticisidir. Bu nedenle Ebu Süfyan oğlu Muaviye’nin bölge halkıyla özellikle de o dönemde bölgenin ticari merkezi olan Şam halkı ile doku uyumunun şaşırtıcı olmaması gerekir.

Muaviye’nin, bölge halkının dilinden; bölge halkının da Muaviye’nin dilinden anlaması, uyumu kolaylaştırmışa benziyor. Aslında bölge halkı için, yöneticinin kimliği o kadar önemli değildir. Önemli olan, onların yöneticilerden neyi, ne kadar veya ne kadara alacaklarıdır. Kısacası onlar için önemli olan ticari ve zirai ayrıcalıklarının korunması ve bu işlerini rahatlıkla yerine getirebilmeleri için düzenin sağlanmasıdır. Bu ayrıcalıklar için vermeyecekleri ödün yoktur. Gerektiğinde din bile değiştirilebilir.

Bu bölgenin yerli halkları, hemen hemen her dönemde bu ayrıcalıklarını korudular. Emevi Hanedanlığı dönemi boyunca sürdürdükleri şaşaalı hayatı bir daha yaşayamadılarsa da ticari ayrıcalıklarını/ üstünlüklerini her devirde sürdüregeldiler. Bu açıdan özellikle bir Şamlı için Emevi aidiyeti ve sevgisi kalplerinin bir köşesinde her daim devam ede geldi ve bu dönem hep hasretle yâd edildi. Bu nedenle günümüz Nusayri merkezli despot Baas yönetimi bile bugünkü Suriye devletini “İkinci Emevi” devleti olarak adlandırmaktadır. İlkokuldan üniversiteye her kademedeki okullara ait ders kitaplarında bu dönem ile ilgili anlatımlar ve devletin güdümündeki medyanın kullandığı dil, bu algının en güzel örneğidir. Üstelik bu kanaat, Baas rejiminin ezdiği Sünni çoğunluk ve onların dini önderleri tarafından da paylaşılmaktadır. Devletin herhangi bir dayatması olmamasına rağmen, Muaviye isminin başına “Hz” ifadesini eklemek, diğer Müslüman coğrafyalardan farklı olarak bu bölgede bir gelenek haline gelmiştir.

Ayrıca bu bölgede, Irak, İran, Mısır ve diğer bölgelerdekine benzer ayaklanmaların olmamasını ve siyasi çekişmelerin yaşanmamasını da bölgenin ticari gerçekliğine ve yönetici-yönetilen uyumuna bağlamak gerekir. Yerli halk her dönemde, bir şekilde, siyasi otorite ile uyum ve uzlaşmayı/anlaşmayı başardı. Bundan dolayı olsa gerek, kurulu düzenle/ egemen yapı ile çatışan Şia ve Haricilik gibi siyasi grupların/ fraksiyonların bu bölgelerde başlattıkları ayaklanmalar başarısızlıkla sonuçlandı, Sistem ve ticari hayat üzerinde kalıcı bir hasar oluşturamadılar. Bu bölgenin kırsal kesimlerinde, bazı Yarımada kökenli muhalif kabileler yaşaya gelse de yerel halktan destek görmedikleri için bölgede kalıcı olmadılar veya etkin bir noktaya gelemediler. İç ayaklanmaların ve işgallerin yaşandığı dönemlerde bile bu topraklarda göreceli bir istikrar ve sükûnet hâkimdi. Çünkü bölge halkı, ticari hayatlarına ve geleneklerine tümden bir engel konulmadığı, çıkarlarının tümüyle devre dışı kalmadığı sürece merkezi otoriteye önemli bir sorun çıkarmadı.

Bölgenin Temel Anlayışlarının Genel Din Algısına Etkisi

Müslümanların Peygamber sonrası hayatının ilk yüz yılında bu bölge temel bir role sahipti. Bu bölgenin siyasi, ekonomik ve kültürel aktörleri sadece siyasi ve ekonomik yapıyı belirlemediler; başta dil olmak üzere, kültürel, dini, edebi, felsefi alanlar dâhil hayatın her alanını yeniden inşa ettiler. Yarımada dışına çıkıp kadim bölgelere yerleşen daha çok çöl kökenli ilk Müslümanlar, bu bölgenin halklarıyla kaynaşarak hem kendilerini hem de dinlerini yeniden tanımlamak durumunda kaldılar. Kaderin cilvesine (!) bakın ki tüm bu değişim ve dönüşüm Suriye merkezli Emevi hanedanlığı döneminde başladı. Dolayısıyla bu değişim ve dönüşümün rengi ve çerçevesi de bu dönemde, bu bölge de ve bu dönemin aktörleri tarafından belirlendi.

Fikri ve dini tartışmaların o dönemde yoğunlaşması ve “İslam Düşüncesi”nin o yıllarda dal budak salarak zenginleşmesi nedeniyle, geleneksel İslam algısının temellerinin Emevi sonrası dönemde, özellikle de Abbasiler döneminde atıldığı kanaati çok yaygındır. Ancak bu kanaat/ iddia gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. En basitinden detaylı ve çapraz bir tarih okuması bunun böyle olmadığını söyler. Tartışmaların suhulete erip bir yola girmesi ve metinlerin/tedvinin tamamlanmasının bu döneme denk gelmesi sonraki yıllardaki yazar ve araştırmacıları böyle bir kanaate yöneltmiş olmalıdır. Esas olan işin planlanma aşaması ve başlama noktasıdır. Bu da Emevi hükümranlığı dönemidir. Eğer mevcut kültürü, gelenekleri, siyaset yapma biçimini, yazılı malzemeleri/külliyatı, yaşanılan hayatı ve bu hayatın ürettiği model insanı/Müslüman’ı, onun zihin dünyasını ve dünya algısını, ortak bir tasavvur ve bir medeniyet olarak kabul ediyorsak, bu medeniyetin temelleri daha önce veya sonra değil, tam da bu dönemde, bu bölgede ve bu bölgenin (yönlendirdiği) aktörleri tarafından belirlenmiştir. Bu nedenle övülmeyi veya yerilmeyi gerektirecek her ne var ise burayla ve buralılarla ilgilidir.

Dolayısıyla bu gün yaşamakta olduğumuz ve atalarımızın yaşaya geldikleri ve sonraki yıllarda kemikleşerek dogmaya ve tabuya dönüşen geleneksel İslam kültürü ve genel İslam algısı üzerinde o dönem ve Suriye etkisi yadsınamaz. Bu İslam algısının mimarları, önder ve ileri gelenleri elbette samimi Müslümanlardı ve İslam’ın temel ilke ve dinamiklerini kendi tasavvurları çerçevesinde, çağın gereklerine cevap verecek şekilde yeniden yorumluyorlardı/ uyarlıyorlardı. Acaba tüm bunlar olurken bu önder ve otoriteler, yani bu bölgenin siyasi ve dini seçkinleri/ otoriteleri, bölgenin yerli halklarından ve onların kültür ve hayat algılarından hiç mi etkilenmediler? Etkilenmediler dersek gerçekten gerçeği söylemiş olur muyuz? Hâlbuki geleneksel/ egemen İslam algısı ile o dönem ve bölge kültürü üzerinde bir karşılaştırma yapıldığında ciddi etkilenmeler olduğunu söylemek durumunda kalırız.

O dönem tarihi Abbasi etkisi hesaba katılarak okunduğunda, dönemin Müslüman aktörlerinin, bölge halkının ve egemenlerin etkisinden uzak olmadıkları görülür. Ayrıca hem tacir olmaları, hem Müşrik/pagan kültüre yabancı olmamaları, üstelik çöle yakınlıkları nedeniyle İslam öncesi Cahiliye geleneği ile bölge halkının geleneklerinin kesişme noktalarının izleri bu geleneksel egemen İslam algısında kendisini açık bir şekilde göstermektedir. Kader inancı, lidere kesin itaat anlayışı, pazarlıkçı, kazanmayı önceleyen bir hayat ve dünya tasavvuru, en önemlisi de Bizantist yönetim biçimi, bu etkilenmenin en açık örnekleridir.

Dini mekanların imar, dizayn ve tefrişi, dini musiki ve ayinlerin, özel gün ve gecelerin ve bunlara ait dilin/ anlatımın neredeyse birebir karşılığının Müslüman dünyada da yer alması bu etkilenmeye başka bir örnektir. Aynı şekilde aile kurumunun ve özellikle seçkin yönetici ve dini elitin aile yaşantısındaki, kadın erkek ilişkisindeki değişim ve dönüşümde de bu etkinin izlerini aramak gerekir.

Ayrıca bölgedeki yerleşik Yahudi ve Hıristiyan kültürünün, Tanrı ve Ahiret tasavvurunun Müslüman düşünceye etkisini de göz ardı etmeyelim. Hz. İsa’nın semaya hululü/yükselişi anlayışı ve Şam’daki Emevi Camisi üzerinden yeryüzüne dönüşü inancının bu etkinin en ilginç örneği olduğunu söylemekle yetinelim. Buradaki Yahudi ve Hıristiyan tasavvurunun Medine’dekinden farklı olarak Romalılaşmış/Bizantist bir Yahudilik ve Hıristiyanlık olduğunu, Müslümanların din tasavvurlarının özellikle bu Romalılaşmış Hıristiyanlık ile karşı karşıya kaldıklarını ve etkilendikleri Hıristiyanlığın bu Hıristiyanlık olduğunu da not edelim. Konumuzun özelliği ve sınırlı olması nedeniyle bu kadarıyla yetinelim. Ancak bölgenin dününe ve bugününe odaklanmaya devam edeceğiz, inşallah…

 

 


[1]

Biz genel politikalardan ve toplumun genelinin uygulayageldiği ortak davranışlardan söz ediyoruz. Bireysel ölçekte farklı uygulamaların elbette mümkündür.

 

Mustafa Demir

1999 yılında Aytunç Altındal, "ABD ve Rusya korumasında olan Suriye'ye, Türkiye'den yanlışlıkla dahi bir bomba düşemez" demişti. (O zaman, Abdullah Öcalan orada tutukluydu, bunun üzerine...). Saydam ve Kaddafi' aynı dönemde öldürüldü, "Emevi merkezli Suriye Hanedanlığı!"...

Cu, 06/12/2020 - 14:45 Kalıcı bağlantı

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.
3 + 12 =
Bu basit matematik problemini çözün ve sonucu girin. Örn. 1+3 için cevabı 4 olarak girin.