Fransa’nın Türkiye Karşıtlığını Anlamak İçin Pusula

06 Eylül 2020

FRANSA’NIN KISA SURİYE TARİHİ

Fransa’nin genelde Osmanlı bakiyesi coğrafyada, özelde de Doğu Akdeniz’de takındığı provaktif ve agresif politika ve davranışların sebebini, kısacası bölgede ne yapmak istediğini görebilmek için tarihten bugüne Suriye politikalarını bilmek önem arzetmektedir. Elbette Lübnan’ı da Suriye’nin bir parçası veya tamamlayıcısı olarak ele almak gerekir. Fransa, Suriye ile sadece siyasi ve ekonomik önemi ve özelliği için değil, dini bir gereklilik olarak ilgilenmekte, tüm hiristiyanlar adına hristiyanlık için bu görevi üstlenmektedir. Onlar için Lübnan, Suriye’nin kalbini oluşturmakta, Suriyeyi kontrol edemedikçe Lübnanı da kontrol edemeyeceklerini bilmektedirler. Son dönemdeki Makron Fransasının bölgedeki eylem ve davranışlarını ve elbette Türkiye karşıtlığını doğru okuyabilmek için Fransa’nın bölge tarihini ve bölgedeki tarihi emellerini ve kendisine biçtiği misyonu bilmek bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü son yıllarda Türkiye’nin Suriye politikaları ve Suriyedeki askeri harekatları Fransa’nın bölge çıkarlarına doğrudan etki etmektedir. Biz de bu yazımızda, Fransa’nın kısa bir Suriye tarihini aktaracağız. Ağırlıklı olarak da Fransa’nın 1917-1947 yılları arasında bölgede yapıp ettikleri üzerinde duracağız.  

Birinci dünya Savaşı sonrasında Bilad-ı Şam veya Suriye diye isimlendirilen bölgede İngiltere’nin güdümünde Şam merkezli kısa süreli bir krallık dönemi yaşansa da İtilaf Devletlerinin San Remo Konferansında aldıkları karar gereğince bölgenin Filistin kısmı İngilterenin geriye kalan kısmı ise Fransa’nın idaresine bırakılmıştı. Böylece bu krallık da sona ermiş, Fransız ve İngiliz işgali fiilen başlamıştı. Bu işgal süreci öncelikle bölgenin demografik yapısını bozdu, büyük insan hareketleri yaşandı. Geleneksel yapılar ve kurumlar ortadan kaldırıldı. Bölge; Suriye, Lübnan ve Filistin (Filistin de daha sonra Ürdün ve Filistin diye ikiye ayrıldı.) olarak üç bölgeye ayrıldı. Hâlbuki önceki tarihlerde Suriye/Bilad-ı Şam dendiğinde bu üç bölgenin tümü birlikte akla geliyordu. İngilizlerin adamı Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal baba evine gönderilerek Suriye ve Lübnan olarak isimlendirilen bölge de 26 yıl sürecek Fransız işgali fiilen başlamış oldu.

1920’den 1946'ya kadar devam eden süre içerisinde, Suriye’nin sosyal dokusunu bozacak ne varsa hepsi planlanarak uygulandı. Bu işgal yönetimleri boyunca Batı hayranı bir kitle oluşturuldu ve bürokrasiye de bunlar yerleştirildi. Özellikle Orduya ve güvenlik birimlerine, Nusayri, Dürzi, İsmaili ve Hıristiyan kökenli azınlıklar yerleştirilerek mevcut denge çoğunluk aleyhine bozuldu. Devletin imkânlarından sadece belli kesimler yararlandırılarak, ayrımcılık bir devlet politikası haline getirildi. Bunlarla da yetinilmedi, bölge “böl, parçala, yut” anlayışı çerçevesinde altı farklı yönetim merkezine ayrıldı. İçişlerinde yarı bağımlı, dışişlerinde tam bağımlı bu altı kanton, bölge, etnik ve dini yapısı göz önünde bulundurularak oluşturulmuştu. Bununla hem bölgenin bir bütün olarak ayaklanmasını önlemeyi hem de bölgesel etnik ve dini farklılığı bir rekabete ve düşmanlığa dönüştürerek bölgeyi daha kolay yönetmeyi planlıyorlardı.

[1]

Örneğin, genel devlet yapısı içerisindeki ordu ve yönetim kademelerinde Nusayri ve Dürzi azınlığa yeni imkânlar tanınırken Lazkiye ve Cebel-i Dürzi/ Süveyde merkezli Nusayri ve Dürzi devletini kurarak farklılıklarını/ ayrıcalıklarını pekiştirmişlerdi. Böylece bugünkü Nusayri diktatörlüğünün temellerini daha 1920’li yıllarda atmışlardı.

Bunun yanında bölgenin çoğunluğunu oluşturan Sünni nüfusun yaşadığı bölgeyi de Şam, Halep ve İskenderun Sancağı olarak üç ayrı kantona ayırmışlardı. Bu bölgeler arasındaki sıradan coğrafi ve etnik farklılıkları problem haline dönüştürerek bunları ayrışma ve çatışmanın araçları olarak kullanmışlardı. Fransız/Batı tipi milliyetçilik teşvik edilerek bir karşıtlık oluşturulmaya çalışılıyordu. 

27 Kasım 1918 tarihinde merkezi Beyrut’ta bulunan Fransız Yüksek Komiserliği bir kararname yayınlayarak merkezi İskenderun olmak üzere Antakya, İskenderun ve Harim’i içine alan “İskenderun Sancağı” kurulduğunu duyurdu. Sancak Fransa’nın atadığı bir Vali tarafından yönetilecekti. Zaman içerisinde diğer kantonlar Suriye’nin bir parçası kabul edilirken biraz da Türkiye ile yapılan pazarlıklar sonucu İskenderun sancağı ayrı bir statüde ele alınıyordu.

[2]

Suriye’de Fransa’nın manda yönetimini genel hatlarıyla üç döneme ayırmak mümkündür.


1-     

1920–1926 yılları arası; anlaşmazlık ve çatışmanın zirvede olduğu dönem.


2-     

1926–1936 yılları arası; Fransa’nın politikalarında yumuşamaların görüldüğü dönem


3-     

1936–1946 yılları arası; bağımsızlık tartışmalarının ve olayların yoğunlaştığı 10 yıl. Fransa’nın manda yönetiminin son bulma sürecinin yaşandığı dönem.

Suriye topraklarında böl ve yönet politikası uygulayan Fransızlar, ülkeyi etnik ve dini ayrılıklar zemininde ayrı parçalara ayırarak yönettiler: Cebel-i Dürzî, Lazkiye, Şam, Halep ve İskenderun sancağı. Fransa’nın Hıristiyan nüfusun özellikle de Katolik Marunîlerin koruyuculuğunu “ilahi bir görev” sayarak müdahalede bulunması, Müslüman halkın Fransızlara olan nefretinin daha da artmasına neden olmuştu. İngiltere ve Fransa’nın Arap topraklarını paylaşmalarına cevap olarak, Arap milliyetçiliğini savunan siyasal örgüt ve partiler toplumda hızla taraftar toplamış ve güçlü direniş hareketleri kurulmuştu. Nedense o dönemde tüm İslam coğrafyasındaki ayaklanma ve isyan hareketleri yerel ve milliyetçi tonlar taşıyordu. Üstelik bu oluşumların tamamı da Fransa kaynaklıydı. Ümmetçi ve İslami ilkeleri ön plana çıkaran yapılar pek görülmüyordu. Afgani, Abduh, Mehmet Akif çizgisini esas alan siyasi hareketler oluşturulamamıştı.

1921’de Türkiye ve Fransa arasında imzalanan Ankara İtilafnamesi’yle İskenderun sancağının Fransa’nın manda sınırları içerisinde kalması kabul edilmekle birlikte özel idari bir statüye sahip olması ve burada yaşayan Türk nüfusun kültürel gelişimleri için bazı kolaylıkların sağlanması ve bu bölgede Türkçe’nin, Fransızcanın yanında resmi dil olarak kabul edilmesi kararı alınmıştı. Ayrıca yine anlaşma hükümleri arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin İskenderun limanından yararlanacağı maddesi bulunmaktaydı.

[3]

Fransızların, Lübnan için ise özel hesapları vardı. Böyle olduğu için işgalin başından beri oraya özel ilgi göstermişler, kendi otoritelerini güçlendirecek farklı imtiyazlar vermişlerdi. Daha sonraki yıllarda bu özel ilginin ne anlama geldiği ve amacı, kurulan bağımsız Lübnan devletiyle ortaya çıktı. Bu devletin yaptığı seçimlerde demografik yapı ve nüfus oranları önemli değildi. Nüfusun az olması veya çok olması veya ileride çoğalacak olması bir sorun teşkil etmezdi. Hangi dini veya mezhebi grubun kaç milletvekili çıkaracağı, başbakanın, cumhurbaşkanın, meclis başkanın, genelkurmay başkanının hangisinden olacağı önceden belliydi. Çıkacak ihtilaflarda hakem Fransa idi. Bugüne kadar böyle oldu ve bugünlere Fransızların belirlediği yol haritası ile gelindi. Bu bölgede bağımsız devlet olmak, bağımlı olmanın başka bir şekilde tezahürüydü; çünkü size hürriyet bahşedenler özgürlüğünüzün sınırlarını da çiziyorlardı.

Sadece Lübnan’da değil tüm bu kantonlarda Hıristiyanlar ve azınlıklar lehine bir kayırmacılık esastı. Hepsinde de dindar Sünni halk refüze edilirken, Batı yanlısı şehirli tüccarlar ve toprak ağaları ile Batıda eğitim görmüş okumuş kesime özel imkânlar sunuldu. Nusayriler ve diğer azınlıkların bürokrasiyle tanışmaları bu dönemde başlarken, bunlar özellikle orduya yerleştiriliyordu. O dönemde bölgenin fakirlerini oluşturan ve kırsal kesimlerde yaşayan azınlıkların, büyük şehirlere inerek zenginleşip, eğitim seviyelerinin artması sağlanmıştı. Bunlar normal bir süreç içerisinde değil, çatışma ve ötekileştirme anlayışı çerçevesinde yapıldığı için, olanlar, farklı etnik ve dini yapılardan oluşan bölge halkının ayrışıp, aralarına kin ve nefret tohumlarının ekilmesine neden olmuştu.

Fransızlar, işgal döneminde manda yönetimini kolaylaştırmak ve çoğunluğu oluşturan Sünnilerin bağımsızlık taleplerini etkisiz hale getirmek amacıyla toplumdaki ayrışmayı özellikle planlayıp uygulamaya koydular. Suriye’den göreceli olarak elini çektikten sonra bile toplumsal bölünmüşlüğü kendi siyasal projeleri ve çıkarları doğrultusunda kullanmaya devam etti. Örneğin Suriye ordusunun temelini oluşturan Özel Doğu Akdeniz Birlikleri (Les Troupes Spéciales du Levant) adlı askeri birliklerin neredeyse tamamı Nusayri ve Dürzi kökenlilerden oluşmaktaydı. Sınırlı sayıda Kürt, Ermeni ve Çerkez’i de bu orduya dâhil ederek Arap Sünnileri açıkça dışladılar. Siyasi, sosyal ve ekonomik yapıyı da bu çerçevede yeniden dizayn ettiler. Zaten ekonomik yönden güçlü olan Hıristiyan azınlığa yeni imkânlar sundular ve özel korumaya aldılar.

[4]

Bu durum manda sonrası süreçte de aynı şekilde devam etti.

Bu dönemde Fransızlara karşı pek çok ayaklanma oldu. Bunların başında Şam ve Halepli Sünni Müslümanların kurduğu Suriye Ulusal Grubu (el-Kutle el-Vataniyye)nun mücadelesini zikretmek gerekir. Bu gruplar ülkenin içinde bulunduğu bölünmüşlüğü sona erdirmek ve savaşta başarılı olmak için dini, fikri ve sınıfsal ayrılıkları bir kenara bırakarak Hıristiyan gruplar da dâhil birçok kesimle ortak hareket etmeye çalıştılar. Ancak tam bir birlik oluşturup mutlak bir başarı elde edemeseler de Fransızlardan bazı tavizler koparmayı başardılar. 1928’e gelindiğinde Fransız yönetimi ülkedeki milliyetçi örgütlerin çatısı konumunda olan Ulusal Grup Oluşumu’nu tanımak zorunda kaldı. Aslında hepsi de Batı yanlısı ve Arap milliyetçisi olan İbrahim Hannanu, Haşim el-Atassi ve Şükrü el-Kuvvetli bu mevcut oluşumun lider kadrosu içerisinde yer almışlardı. Fransa, 1928’de ülkede bir kurucu meclis için seçim yapılmasına onay verdi. Yapılan seçimlerde göreceli bir başarı elde eden milliyetçiler meclise girerek hükümette görev aldılar. Bir takım siyasi haklar elde edilmiş olsa da 1936’ya kadar sürecek olan dönemde Suriye siyasal yaşamında karar verici irade yine Fransız manda idaresi olmuştur.

Bugünkü yapının kodlarını doğru tespit edebilmek için, Manda Dönemi sonrası Fransa Suriye ilişkilerine kısaca bir göz atmamız gerekir. Çünkü Fransızlar gerçek anlamda hiçbir zaman Suriye’den çıkmamışlardı,  sadece askerlerini çekerek daha soft bir işgali bölge insanın eliyle devam ettirmişler, işgallerini değişen dünya şartlarına göre yeniden kurgulamışlardı. Zeynep Songülen İnanç hanımefendininFransa’nın Suriye Politikası” isimli SDE için hazırladığı raporunda da ifade edildiği ve pek çok örnekle açıklandığı gibi Fransa’nın Suriye’ye ilgisi hiçbir zaman azalmamış, yapılan her darbenin altında onun parmak izlerine rastlanmıştır.

1920’den itibaren başlayan Fransız mandası döneminde benimsenen böl ve yönet anlayışına uygun olarak Suriye, dini ve bölgesel ayrıklılıklar üzerinden yeniden dizayn edildi. Suriye siyasi olarak zayıf ve küçük özerk bölgelere ayrılarak yönetilmeye çalışıldı. Böylece hem Arap milliyetçiliğinin kendileri aleyhine kullanılmasını önlemeyi hem de İngilizlerin bu yöndeki kışkırtmalarından sakınmayı başardılar

Düzenin yeniden sağlanmasının ardından Fransız yönetimi, Milletler Cemiyeti tarafından talep edilen bir yükümlülük olarak “kendi kendini idare” yönünde adımlar atmış ve 1927’de “Vatan Kitlesi/ Suriye Ulusal Grubu”nun kurulmasına izin vermiştir. Ayrıca Fransa, 1930’da Suriye’nin bağımsızlığını da Fransız mandası altında olmak koşuluyla tanımıştır. Suriye Ulusal Grubu’nun önderliğinde devam eden bağımsızlık hareketleri, pek çok yerel yetkinin merkezi Suriye hükümetine devredilmesinde etkili olmuştur. Bunun üzerine Suriye’deki yerel hareketler, Fransa’dan, Fransa-Suriye ilişkilerinin nihai hedefini düzenleyen bir antlaşma yapılmasını talep etmişlerdir. Bu antlaşmanın görüşmeleri devam ederken II. Dünya Savaşı’nın başlaması görüşmelerin sonuca ulaşmasını engellemiştir. Almanların Fransa’yı işgali sonrasında kurulan Vichy Hükümeti Suriye’ye yeni bir komiser atamışsa da genel politikalarda herhangi bir değişiklik olmamıştır. 1944 sonrasında Almanların mağlup olmasıyla kurulan yeni “özgür” Fransa da Suriye’yi işgal etmeye devam etmiştir. Ancak ilginç bir paradokstur ki, 1940-1944 arası Fransa’nın kendisi Almanlar tarafından işgal edildiği dönemde bile Suriye’yi işgale (Cezayir’i de) devam etmiştir. Bu dönemde bile Suriyeliler, yerli destek nedeniyle Fransızları Suriye’den çıkaramamışlardı.

Aksine bu dönemde Suriye genelinde Fransız güvenlik kuvvetlerinin baskıları daha da artmıştı. II. Dünya Savaşı boyunca ülkede sıkıyönetim ilan edilerek, halka yeni vergiler yüklenmiş, özel petrol satışları geçici olarak durdurulmuştu. Günlük hayat alabildiğine zorlaştırılmış, bakkallarda ancak küçük miktarlarda yiyecek satışına izin vermişlerdi. Ayrıca basın yayın organlarına sansür uygulamışlar, hatta kahvehane, gibi toplu olarak bir arada oturulan yerlerde bulunan radyolara (Alman ve Arap yayınlarının dinlenmesine engel olmak maksadıyla) el konulmuştu.

1943’te yapılan seçimlerde Fransa karşıtı gruplar önemli başarı elde etmiş, bu süreçte Milli Cephe hükümeti kurularak Şükrü el-Kuvvetli Suriye Devlet Başkanlığına getirilmiştir. Ancak bu durum Suriye’deki baskıları ortadan kaldırmamış, ancak bazı kısmi iyileştirmeler sağlanmıştı. 1920’den beri Fransızların kontrolünde olan gümrükler, emtia vergileri, şirket imtiyazlarının kontrolü ve kabilelerin denetimi gibi konular hükümetin yetkisine geçmiş, Dış ilişkiler, sosyal çalışmalar, kültürel ve eğitim hizmetleri ve güvenlik gibi konular Fransız idaresine bırakılmıştı. Bu bağlamda bağımsızlık sonrası ordunun çekirdeğini oluşturan iç güvenlikle ilgili “Levant Özel Kuvvetleri”nin sorumluluğu da Fransızlarda kalmıştı.

Ancak savaş sonrasında dünya dengelerinin yeniden kurulması Fransa’nın Suriye’den çekilmesini zorunlu hale getirmişti. BM’de bununla ilgili bir yol haritası belirlenerek Fransa’nin çıkarları garanti altına alındıktan sonra Suriye’den fiziki anlamda çıkışı sağlanmıştı. Suriye’deki Sünni Müslüman çoğunluğun desteğini alan milliyetçi akımlar bu durumdan daha kârlı çıkabilmek için tam bağımsızlık talebiyle karşı atağa geçerek, Fransız askerlerinin ülkeden ayrılışlarını hızlandırmışlardır. Çok geçmeden Suriye, kurucu üye sıfatıyla BM’ye kabul edilmiş ve Arap Ligi anlaşmasını imzalamıştır. Fransa ise kuvvetlerini çekmeden önce kültürel, ekonomik ve stratejik çıkarlarının korunmasını bir antlaşma ile garanti altına almıştır. Suriye, 1946’da Suriye Arap Cumhuriyeti adıyla BM’ye katılmıştır.

Suriye’nin bağımsızlığa kavuşmasında konjonktür önemli rol oynamışsa da, Fransızların ülkeden ayrılması genelde tüm Suriye halklarının özelde, seçkin Sünnilerin bir zaferi olarak görülüyordu. Bunda Sünnilerin, aldıkları eğitimin, yönetim tecrübelerinin ve halkı yönlendirebilme yeteneklerinin yanı sıra, toprak sahipliğine dayalı zenginliklerinin de payı büyüktü. Bu dönemde genel Sünni kesim önemli oranda fakirleşmişse de büyük toprak ağaları ile Halep ve Şam’ın bazı büyük tüccarları zenginliklerine zenginlik katmışlardı. Bu nedenle bu toprak ağaları ve tüccarlar bağımsızlık sonrasında 1960’lı yıllara kadar ülke yönetiminin en etkili kesimini oluşturmuşlardı.

Fransızların tüm ayrıcalıklarına rağmen o dönemde toplumun en fakir kesimini Lazkiye civarında yoğunlaşan Nusayriler oluşturuyordu. Dağlık ve kıraç bölgelerde yaşamaları, onların tarım ve ticaretle uğraşmalarını zorlaştırıyordu. Onlar da çareyi Fransızların da teşvikiyle orduya ve bürokrasiye girmekte buluyorlardı. Bu durum Nusayrilerin ordu içinde güçlenmelerine, sayılarının hızla artmasına neden olsa da bir bütün olarak zenginleşmelerine imkân vermiyordu. Gerçi bu fakirlik biraz da inançlarını özgürce yaşamak istemelerinin bir sonucuydu. Sünni kesimin ve Sünni siyasi otoritelerin dışlamasının, onların bu bölgeye çekilmelerinde etkisi olmuşsa da sonuçta bu bölgeyi seçmeleri Nusayrilerin kendi tercihleriydi ve yaklaşık bin yıl öncesine dayanan bir temeli vardı.

Bu durum sadece Suriye tarafı için değil Türkiye sınırları içerisinde yaşayan Nusayriler için de söz konusuydu. Kısacası her iki taraftaki Nusayrilerin de bir bütün olarak zenginleşmeleri için 1970’li yılları beklemeleri gerekiyordu. Bununla birlikte Nusayriler, üzerlerindeki Sünni baskıyı azaltmak ve kendi sınıfsal çıkarlarını güçlendirmek için değişik yolları denemekten de geri durmuyorlardı.. Nitekim Fransızların desteğiyle kurulan özerk “Lazikiye Alevi Sancağı” bu teşebbüsler arasında sayılabilir. Bu teşebbüs zenginleşmeleri için bir başlangıç oluşturmuştu. Onlar da bundan azami ölçüde istifade etmişlerdi.

Arap dünyasındaki milliyetçi akımlar, Irak ve Mısır’da olduğu gibi Suriye’de de Batı ideolojisinin etkisine açık eğitimli kesimleri üzerinde oldukça etkili olmuştu. Bu kesimler “Araplık” bilincini toplumun bütün katmanlarına yaymak için çok çaba sarf etmişlerdi. Bu dönemdeki siyasi ve kültürel hareketlerin hemen hemen hepsi eylem ve çalışmalarını hatta Batı karşıtlıklarını, isyanlarını bu söylem üzerinden sürdürüyorlardı. Ancak buna rağmen halk bu “Araplık” bilincine rağbet etmiyor, klasik kabile ve din algısı ile hareket ediyordu. Bu durum siyasi hareketlerin toplumun bütün kesimlerine yayılmasını engellediği gibi, toplumun işgale karşı ortak bir bilinç oluşturmasını da zorlaştırıyordu. Mısır’da bir “mısırlılık”, Irak ta bir “ıraklılık” bilinci oluşmuşsa da Suriye’de bir “Suriyelilik” bilinci oluşturulamamıştı.

Bu nedenle Milliyetçi liderlerin bütün çabalarına rağmen Suriye’de halk kendisini Suriyeli Arap olarak görmüyordu. Arap milliyetçisi düşünürlerin bu dönemdeki tüm çabası, Arap halkını “kabile”, “bölge”, “din” gibi aidiyetlardan/”bölünmelerden” arındırarak, ortak bir liderliğe bağlamak, böylece Fransızlar karşısına tek bir güç olarak çıkmak idi. Ancak bu idealleri bir türlü gerçekleşmemişti. Bu süreçte, Suriyeli Hıristiyanlar eskiden olduğu gibi Fransa’ya güvenmeye devam ediyor; köylü gruplar, kabileler ve şehirlerdeki alt sınıfların önemli bir bölümü, grup ve bölgesel sadakatlerini geleneksel anlayışları çerçevesinde sürdürüyor, kendilerini bir Suriyeli Arap’tan çok bir Sünni Müslüman Arap olarak görüyorlardı.

Fransa-Suriye ilişkileri, Fransız mandasının sona ermesinden sonra da yakın biçimde devam etmiştir. Fransa yalnızca Suriye sınırlarının belirlenmesinde söz sahibi olmamış; aynı zamanda devlet yönetiminin örgütlenmesinde ve toplumsal hayatın düzenlenmesinde doğrudan etkili olmuştur. Bu anlamda Fransa’nın Suriye’ye olan ilgisi azalmadan ve kimi dönemlerde siyasi ortama bağlı olarak artarak devam etmiştir. 1960’lı ve 1970’li yıllarda İsrail ile ilişkilerini mesafeli bir çerçevede yürüten Fransa, tüm Arap devletleriyle ve Suriye’yle işbirliğini geliştirmeye yönelmiştir. Bu dönemde Fransa’daki üçüncü dünyacı yaklaşımlar dış politikanın şekillenmesinde etkili olmuş ve sömürgecilik algısı oluşturmamak amacıyla kurumsal ve uzun bir strateji ortaya konulmamıştır. Ancak belirtmek gerekir ki Fransa’nın Suriye politikası her zaman Fransa’nın Lübnan’daki çıkarları doğrultusunda şekillenmiştir.

1981’de Cumhurbaşkanı seçilen François Mittérand döneminde Akdeniz’e ve oradan Ortadoğu’ya açılma hedefi belirlenmiştir. Bir başka deyişle Fransa’nın geçmişten getirdiği yakın bağlarının Akdeniz coğrafyasında yeniden tesis edilmesi amaçlanmıştır. Bu anlamda F. Mittérand, Müslüman Kardeşler’i destekliyor durumda olmamak için 1982 Hama katliamını sessizlikle karşılamıştır. 1983 yılında Lübnan’daki Fransız askerlerinin öldürülmesinde Suriye’nin parmağı olduğu düşünülse de 1984 yılında F. Mittérand, Suriye’ye bir gezi düzenlemiştir. Böylelikle Suriye yönteminin “kullandığı yöntemler tasvip edilmese de Suriye devletine duyulan saygı” ortaya konmuştur. Bu itibarla Fransa, Akdeniz’de etkinlik kazanmayı hedefleyen politikasını kesintiye uğramadan uygulamayı tercih etmiştir.

Fransa ile Suriye arasındaki yakınlık 1990’larda da devam etmiş ve Hafız Esed’ın cenaze törenine katılan tek Batılı cumhurbaşkanı Jacques Chirac olmuştur. Buna ek olarak Fransız basınında babasının yerine geçmeye hazırlanan Beşşar Esed’e J. Chirac’ın “koçluk yaptığı” yönünde yorumlara yer verilmiştir. 2004 yılında Lübnan’daki iktidar tercihleri konusunda ayrı düşen Fransa ile Suriye arasındaki ilişkiler, J. Chirac’ın önderliğindeki diplomatik girişimle son derece gergin bir döneme girmiştir. Suriye askerlerinin Lübnan’dan çekilmesini ve Lübnan’daki Suriye müdahalesinin sona ermesini öngören 1559 Sayılı BM Kararı’nın kabul edilmesiyle Fransa-Suriye ilişkilerinde bir dönüm noktası yaşanmıştır. 2005 yılında eski Lübnan başbakanı ve J. Chirac’ın yakın arkadaşı Refik Hariri’nin bir suikasta kurban gitmesinin ardından J. Chirac, Suriye’nin diplomatik olarak tecrit edilmesi yönünde her türlü çabayı sarf etmiş ve Hariri suikastıyla ilgili Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmuştur. Çünkü Lübnan Fransa’nın kırmızı çizgisidir.

2007 yılında Nikolas Sarkozy’nin iktidara gelmesiyle birlikte Suriye ile ilişkiler yeniden “normal haline” dönmüştü. Bu anlamda N. Sarkozy, iktidara gelmesinin ardından Elysée Sarayı genel sekreteri Claude Guéant ile dış politika danışmanı Jean-David Levitte’yi Şam’a göndererek Lübnan’daki başkan seçimi sürecinde Suriye ile diyalog kurulması için girişimde bulunmuştu. Ancak Lübnan konusunda yaşanan anlaşmazlıklar ve fikir ayrılıkları Şam ile bir süreliğine temasın kesilmesiyle son bulmuştur. 2008 yılında Lübnan konusunda uzlaşılan zemin, Fransa cumhurbaşkanının Suriye devlet başkanını Akdeniz için Birlik projesi kapsamında Paris’e davet etmesiyle sonuçlanmıştır. Fransız devleti, “Suriye devlet başkanının insan hakları konusunda mükemmel örnek olmadığını, fakat çaba gösterdiğini” ifade etmiş ve bu çerçevede Suriye ile ilişkilerin geliştirileceğini ortaya koymuştur.

Fransa’nın Suriye ile ilişkilerini her durumda devam ettirdiğinin en önemli göstergelerinden birisi de 2008 yılında düzenlenen 14 Temmuz kutlamaları olmuş ve Beşşar Esed kutlamaları Paris’te resmi tribünden izlemiştir. 2010 yılı dâhil olmak üzere Şam ile Paris arasında karşılıklı geziler düzenlenmiş ve siyasi yakınlaşma ve işbirliğinin devamı sağlanmıştır.

Yüz yıllık tarihine bakıldığında Fransanın, Suriye ve Lübnan’ı bir bütün olarak gördüğü, ekonomik ve siyasi ilişkilerini de bu çerçevede yürütmekte, bu nedenle Suriye yöneticilerinin bazı kaprislerine göz yummaktadır. (Aslında belki de bu yolla bu yöneticilerin toplum nezdinde kabul görmesi sağlanarak mevcut yönetimin devamı garanti edilmeye çalışılmaktadır.) Ancak Fransanın bölgedeki varlığının asıl nedeni, kendisini bölge Hristiyanlarının ve Hristiyanlığının hamisi olarak görmesi ve bunun diğer batılı devletlerce de benimsenmesidir. Klasik sömürge döneminin tarihe karışması üzerinden üç çeyrek asır geçmesine rağmen Fransanın bölge politikalarına hiçbir batılı ülke ses çıkarmamakta aksine sükut ederek destek vermektedirler.

Bu gün bu politikaların önündeki tek engel Türkiyedir; Türkiyenin Suriye ve bölge politikalarıdır. Türkiye’nin bölgede güçlenmesi Fransa’nın bölgedeki etkinliğini yok edeceği gibi onun Akdenizin batısına hapsolmasına neden olacaktır. Fransa ve diğer batılı devletler bunu gördüklerinden Akdenizin bir Hristiyan-Latin iç denizi olarak kalabilmesi için Türkiyenin “eski Türkiye” olarak kalmasını, irade ve sınırlarının da eski “müttefiklerince” çizilip korunmasını istemektedirler. Bunun için de ilk yapılması gereken şey; Türkiye’nin başına ne gelirse gelsin (bölge kaynaklı her türlü tehdide rağmen) sükut etmesinin, Suriye ve Lübnandan uzak durmasının sağlanmasıdır.

Doğu Akdenizde olup bitenleri biraz da bu gözle okumak gerekir.


[1]

Mesala Fransa kontrolündeki Suriye, Şam Devleti, Halep Devleti, Lazkiye Alevi Devleti, Lübnan Devleti, İskenderun Devleti/Sancağı, Cebel-i Dürzi devleti diye altı farklı özerk bölgeye ayrılmıştı. 1925’te Halep ve Şam “Suriye Devleti” adı altında birleştirilmek durumunda kalındı. Bundan 1 yıl sonra da Lübnan’ın Suriye’den ayrılarak Fransa’ya bağlı müstakil bir cumhuriyet olduğu ilan edildi. Nusayri/Alevi ve Dürzî yönetimleri ise 1936’ya kadar özerk yapılarını korudular.

[2]

9 Eylül 1936 tarihinde Fransa Suriyeli yerel yöneticilerle antlaşma yaparak Suriye’ye bağımsızlık verilmesini kabul etti, fakat özel statüye sahip İskenderun Sancağı’nın durumu göz ardı edildi. Bu durumda, Türkiye 9 Ekim 1936’da Fransa’ya nota verdi. Konu; Türkiye ve Fransa arasında alınıp, verilen notalar sonucunda varılan mutabakata göre Milletler Cemiyetine taşındı. Atatürk, 1 Kasım 1936’da T.B.M.M’nin açılışında sancak konusunda devletin tavrını açıkça ortaya koydu. Ertesi gün Atatürk sancağa “Hatay” adını verdi. Aralık 1936’da şeklini belirlediği Hatay Bayrağını bölge halkına armağan etti.

Hatay Devlet Meclisi’nin 5 Eylül tarihli oturumunda Devlet Reisi Tayfur Sökmen, Dr. Abdurrahman Melek’i Baş Vekil olarak Hükümet Kabinesini kurması için görevlendirdi. Kurulan hükümet, Meclisin 6 Eylül 1938 tarihli oturumunda güven oyu aldı. Sancak Anayasası “Hatay Anayasası” olarak kabul edildi. Devletin adı da “Hatay Devleti” olarak değişti. Bundan sonraki Hatay Meclisinin düzenleme ve çalışmalarıyla Hatay Devleti, Türkiye ile münasebetlerini arttırdı. Sonuçta; Fransa ile Türkiye arasında 23 Haziran 1939'da “Hatay Mıntıkasının Türkiye’ye İadesine Dair” Hatay Antlaşması imzalandı.

Hatay Millet Meclisi, 29 Haziran 1939 tarihinde olağanüstü toplanarak “Hatay’ın Anavatana kavuştuğunun bir kararla tespitini” isteyen 39 imzalı önerge üzerine Hatay Millet Meclisinin dağıtılması teklifi oybirliği ile kabul etti.

7 Temmuz 1939 tarih ve 3711 sayılı Kanunla Hatay Vilayeti kuruldu. 18 Temmuz 1939 günü Hatay Valiliğine atanan İbrahim Şükrü Sökmen Süer Hatay’a geldi. 23 Temmuz 1939 tarihinde de Hatay’da kalan son Fransız birliği Antakya’dan ayrıldı. Böylece Hatay Devleti’nin anayurda katılma işlemleri tamamlanmış oldu.

[3]

Sabahattin Şen, Ortadoğu’da İdeolojik Bunalım (Suriye BAAS Partisi ve İdeolojisi), İstanbul, Birey Yay, 2004, s.88; William L. Cleveland, Modern Orta… s.243–244; Mustafa Bıyıklı, Türkiye’nin Ortadoğu Politikaları Atatürk Dönemi, İstanbul, Gökkubbe Yay., 2006, s.149;  Ali Dağıstan, Adnan Sofoğlu, İşgalden Katılıma Hatay, Ankara, Phoenix Yay., 2008, s.29.

[4]

Suriye’de İktidar Mücadelesi: Baas Rejimi Toplumsal Talepler ve Uluslararası Toplum, Muhittin Ataman Seta Rapor, Nisan 2012

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.