Adnan Tekşen ile Edebiyat ve Toplum İlişkisi Üzerine


 

 

1)Biraz kendinizden bahseder misiniz? Aldığınız akademik eğitim, ilgileriniz ve çalışmalarınız…

 

Başlangıçta hem alaylı hem mektepli olarak edebiyatçıydım. Fransız Dili ve Edebiyatı okudum. 21 yaşında edebiyat dergiciliğine başladım. On küsur yıl bu böyle devam etti. Roman ve öykü üzerine yazılarımdaki toplumsal değişme, kentleşme vurguları nedeniyle otuzlu yaşlardan başlayarak sosyolojide yüksek lisans ve doktora yaptım. Yüksek lisans çalışmam köy monografileri, doktora tezim ise kentlileşme üzerine idi. Yani edebiyat eleştirilerinde sürdüğüm izi bu kez de sosyolojide sürmüş oldum.

Ne var ki hayat sizi kendi başınıza bırakmıyor. Çok genç yaşta bulaştığım medyayla doğrudan ve dolaylı ilişkim benim için ister istemez yeni bir ilgi alanı doğurdu. Buna ileriki yıllarda çalışma hayatımdan kaynaklanan dış politika ilgisi de eklenince, zorunlu olarak bölünmüş ilgi alanlarıyla meşgul olmak zorunda kaldım.  Bu arada musallat olan diğer ufak tefek alanları saymayacağım.

 

2)“Fikir Coğrafyası” adlı bir sitenizin olduğunu görüyoruz.  Hangi konular üzerine çalışıyorsunuz? Yazmak isteyen herkese açık mı? Yazma ve tartışma ilkeleriniz neler?

 

Dergi yayıncılığı, bir önceki soruda da belirttiğim gibi, hayatımın önemli bir parçasıydı. Uzun bir aradan sonra yeniden severek başladım. Bir farkla. Bu defa sanal ortamda bir dergi ile…Bir işi ömrüm boyunca laf olsun diye yapmamışımdır. Bu defa da öyle oldu. Fikir Coğrafyası, Türkiye’nin geldiği sıkıntılı ortamda bir ihtiyaç. Yayın ilkeleri kısmına bakarsanız bunun açık seçil ifade edildiğini görürsünüz. Kamplaşmalar, ötekileştirmeler, eleştirilerin daha ziyade kişiselleştirilerek yapılması, siyasi tercihlerimizin her şeyi belirlediği bir algı ve ifade dünyası…Dahasını saymama sanırım gerek yok. Buradan bir çıkış bulmamız lazım. Fikir Coğrafyası gibi yayınlar çoğaldıkça bu çıkış inşallah mümkün hale gelecek.

Fikir Coğrafyası’nın ilgi duyduğu alanlar misyonu gereği ağırlıklı sosyal konular. Yazanların büyük çoğunluğu akademisyen. Ancak burası, dipnotlu, kaynakçalı akademik yazıların yer aldığı platform değil. Akademisyenlerin de katıldığı bir analiz ve yorum sitesi. O nedenle uzun yazılara yer vermek istemiyoruz.

Yazmak isteyen herkese açık mı? Yayın ilkelerimize uyulduğu sürece, evet. Söyleyecek sözü olan ve söyleme şeklini bulanlara elbette açığız. Ama genelde sitede yazmak isteyenlerle bir yaklaşım ve üslup birliği yakalayabilmek açısından önceden birbirimizi tanıma yoluna gidiyoruz…Bu karşılıklı daha sağlıklı bir yol, çünkü Allah ömür verirse Fikir Coğrafyası’nın uzun soluklu bir yürüyüş olmasını istiyoruz.

Niyetimiz kavga ederek, kırıp dökerek bir şey söylemek değil. Bunu yapanlar var. Biz onlardan olmamaya çalışıyoruz.

Siyasetin günceliyle ilgilenmemeye çalışıyoruz.

Ayrıca, adı üstünde, bir medeniyetin varisleri olarak, tarihi kültür coğrafyamızla bir bağ kurmaya çalışıyoruz. Bu sadece bir gönül beraberliği, bir haberdarlık ihtiyacı değil. Bu coğrafya sıkıntılı bir coğrafya : Orta Asya, Kafkasya, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Balkanlar. Meselelerimizi birlikte konuşup birlikte çözümler üretmemiz lazım. Bu arayış içindeyiz. Bugünün şartlarında dil engellerini de düşünürsek bu kolay bir iş değil. Ama bir yanından başladık. On’u aşkın ülkeden yazan dostlarımız var. Bu zamanla daha da çoğalacak.

 

3)Belli dönemlerde meydana gelen bilimsel, teknolojik, kültürel, siyasal  büyük değişimler, dönüşümler ile edebiyat arasında ilişkiler var mıdır? Bu ilişkilerin nitelikleri nelerdir?

 

Elbette var. Sonuçta edebiyat, öznesi de nesnesi/malzemesi de, alıcısı da insan ve toplum. İnsan ve toplum işin içine girince de onu kuşatan her şey edebiyatı da kuşatıyor, şekillendiriyor. Bir eseri oluşturan sanatçı sonuçta bir ortamın hasılası. Algısı, duyarlığı, üslubu, kişiliği  bir çevrenin etkisiyle oluşuyor. Bu çevrenin de sizin saydıklarınız da dahil pek çok bileşeni var. Toplumsal ve siyasal değişimler birçok romanın izleğinde, olay örgüsünde önemli yer tutar. Bu anlamda, edebiyat dönemine tanıklık etmiş olur. Ama bu bilimin yaptığı gibi bir tanıklık değil. Edebiyatçının öznelliğinin, duyarlığının,  biricikliğinin aynasından yansır bu etkiler esere. Edebiyat sonuç itibariyle bireysel ve toplumsal durumları da değişimleri de bir şekilde yansıtır. Bu (romantizm, realizm, natüralizm gibi) değişik yaklaşımlarda farklı yansıtma biçimlerinde de olsa sonuçta bir yansıtmadır.

Ancak sözünü ettiğimiz etkileşim ortamında sadece bir nesne değildir. Yani sadece etkilenen değildir. Değilmi ki sadece bilgi değil,  bir algı ve bir duyarlık yansıtır, doğal olarak o da elbette hem bireyi, hem de toplumsal/siyasal değişimlerin aktörü olan bireyi etkiler.

Teknoloji hem hayatımıza getirdiği değişikliklerle malzeme olarak, hem de edebiyatın tüketilme aşamasına etki eder. Teknoloji bir yalnızlaşma getirmişse, bu doğrudan insanı anlatan bir esere, yani edebi esere nasıl yansımaz. Kağıt baskının  biteceği, her şeyin sanal ortamda yer alacağı öngörüsü bu nedenle çok erken yıllarda yapılmaya başlandı. Bizim için çok erken dönemlerde demek istiyorum… Şu an bunu bir gerçeklik olarak yaşıyoruz. Gelecek kuşaklar belli ki bunu daha somut yaşayacaklar.

Ama bir gerçek var ki edebiyat insan olduğu sürece her zaman var olacak. Ama şu biçimde, ama bu biçimde. İnsan, içkin olarak dünyayı kendi gözünden anlatma ihtiyacı duyan bir varlıktır. Bunu sadece akılla yapmaz. Bir duyarlığı vardır. Edebiyatı yaşatan zaten yazanın ve okuyanın duyarlığıdır.

Batı’da romanın ölümü üzerine çıkan bir yazıyı Türkçeye çevireli nerdeyse 40 yıl olmuş. Roman dimdik hayatta. Şiir için de aynı şey söylendi. Ne büyük yanılgı. Ancak yeryüzünde insan bittiğinde edebiyat biter.

 

4)Sanayi devrimi, Modernleşme ve bireyleşme  süreçlerinde romanın edebi bir tür olarak gelişmesi bir tesadüf müdür? Değilse roman, modern dünyanın algılanmasında ve yaygınlaşmasında nasıl bir işlev üslenmiştir?

 

Elbette bir tesadüf değil. Cemil Meriç romanın öncelikle Batı’da gelişmesini, Hristiyanlığın günah çıkarma geleneğiyle ilişkili ele alır. Ben bu konuda tek faktörlü açıklamalara sıcak bakmıyorum. Sonuçta roman bir anlatı geleneğinin günümüze aktarılmış halidir. Anlatı geleneği de insanlık tarihi kadar eski. Ancak elimizdeki bilimsel bulgular, başlangıçta anlatının şifahi olduğunu gösteriyor. Bu nedenle anlatıcı bazan anlatının önünde olmuş. Ama her dönemin kendi anlatı biçim ve içeriği var. Edebiyat algı ve duyarlığın ürünü, yansıtılması ise, doğal olarak döneminin şartlarının izini taşır. Sözgelimi insanın hayatında fizik ve metafizik nasıl yer tutuyorsa bu doğrudan bu sanata yansımıştır. Kadim anlayışta insanın hayatında fizik ötesinin, olağan üstünün, doğanın ayrı bir önemi vardı. Bu şifahi anlatı geleneğinin doğal olarak ana konularını ve bakış açısını ortaya koyuyordu. Doğu geleneğinde bu daha baskındır. Alegoriler ve semboller doğunun anlatı geleneğinde bu algı ve bakış açısını yansıtmak için bolca yer alırlar. Avrupa ise skolastik anlayış ve kilise ile yaşadığı sorunlar nedeniyle metafiziği dünyasından erken çıkardı. Batı’daki anlatı geleneği de ister istemez bundan etkilendi. O dönemin jonglörleri, yani şifahi anlatıcılar vardı. Şövalyelerin kahramanlıklarının anlatıldığı bu hikayeler saray çevresince pek makbul hikayelerdi. Servantes Donkişot romanıyla, yani yazılı romanın Batı’da nerdeyse ilk örneğiyle bu geleneği eleştirerek işe başladı.

Ancak Doğu ve Batı pek çok karşılaşma fırsatıyla birbirini de etkilemiştir. Binbir Gece masallarının Batı’da İncil’den sonra en çok satılan kitap olması Batı anlatı geleneğini etkilemişti. Ancak gerek Decameron Hikayeleri gerek Canterbury hikayeleri bu etkilemenin başlangıçta nasıl biçimsel düzeyde kaldığının güzel örnekleridir. Binbir Gece Masallarında hikemi olan anlatı, bu hikayelerde seküler bir yaşamın, hatta müstehcenliğin  sergilenmesine dönüşür?  Aynı şekilde bir Müslümanın, Endülüslü İbni Tufeyl’in yazdığı Hay bin Yakzan felsefi, hikemi bir sorgulamayı içerirken, kanevayı  ödünç alan Robenson Crusoe, İngiltere’de oluşan yeni ferdiyetçi anlayışın bir iç hesaplaşmasına dönüşür. Örnekler çoğaltılabilir…Her iki dünyanın insan, zaman, evren algısı farklıydı. Biçimsel değişiklik,  algı ve duyarlık değişikliğini hemen getirmez. Hatta çok zordur getirmesi.

Aydınlanma sonrası insan, zaman ve evren algısı, dediğim gibi sekülerleşmiştir. Akıl her şeyin mihengi olmuştur. Sadece gerçekliğin anlaşılmasının değil, ahlakın bile kaynağı olarak görülmüştür. Tanrı merkezli/hikemî bir algıdan profan/ insan merkezli bir algıya dönülmüştür. Bu da kendiliğinden bireyciliği merkeze oturtmuştur. Aydınlanma sonrasının bu algısı değişimi sanayi devriminin getirdiği teknolojik ve ekonomik değişikliklere eklemlenince yeni bir dünya anlayışı ortaya çıkmıştır. Aristokrasi/kilise/sarayın merkezine oturduğu düzen değişmiştir. Romanda bu dönemde kendi kalıplarını bulur. Uzun süre Balzacvari romancılık diye anılan tür bu dönemin meyvesidir. Yeni insanın ortaya çıkışı, yeni düzen değişiklikleri…kısacası bireysel ve toplumsal değişimler bu yeni kalıbın merkezine oturur.

Yeni gelişmeler Batı’da da romanda elbette farklı anlayışların ortaya çıkmasına neden olur. Zamanla bireyin  merkeze oturmasıyla psikolojik anlatım derinlik kazanır.  Romantizm bir bakıma realizmin dünya algısının ruhsuzluğuna başkaldırı olarak sesini yükseltir. Hatırlarsanız Descartes’ın adıyla anılan kartezyen düalizm ruhla beden ikiliğini felsefeye hediye ederek evren algısının bu düalistik çerçevede oluşmasına ciddi bir katkıda bulunmuş oldu. Romantiklerin her şeye rağmen bu Batı’da bu rahatsızlığı ilk duyanlardır. Elbette kadim bakış açısının anladığı anlamda bir farkındalık değildi bu.

Daha sonra Fransa’da gelişen “Nouveau Roman”, İngiltere, İzlanda, İrlanda ve Amerika’da romanda görülen bilinç akışı akımı da bu sorgulamalar sonunda oluşmuş yeni arayışlardır. Ancak bu arayış kadim bakış açısından yoksun olduğu için biçimsel ve teknik yeniliklerin ötesine geçememiştir.

Kafka, bunun özgün bir örneğidir. Batı’nın insan, evren, zaman algısı ciddi bir biçimde sorgulanmıştır. Ama bu sorgulama bir adım öteye geçememiş gözüküyor. Doğulu romancılar, bu boşluğu doldurabilirdi. Ama onların ülkelerindeki Batı hayranlığı bu imkanı maalesef sıfırladı.

Rus romancıları, başta Dostoyevski ve Tolstoy olmak üzere bu anlamda romandaki yeni arayışa derinlik getirmede önemli isimler olmuştur.

 

5)Türkiye’deki edebiyat, insan, yazar, okur ve toplum ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Türk toplumu son yüzyıldır köklü değişimler yaşadı. Çöken bir imparatorluktan daha dar bir coğrafyada oluşan yeni ulus devletin kızıl elması Batı olmuştu. Batılılaşma ve modernleşme çabaları hep bir aşağılık kompleksinin ve entelektüel çaresizliğin ezikliği içinde gelişti. Bu elbette insanı da, yazarı da, okuru da, toplumu da derinden etkiledi. Alfabe değişikliği okur yazarlık düzeyini yakalamamız ve entellektüel birikimimizle bağımızı yeniden oluşturmamızda gecikmelere neden oldu…. oluyor da. Allahtan edebiyatımızın, belagat ve duyarlık çizgisinde güçlü olduğu bir gelenekten geliyoruz. Ortaya çıkan yeni türler ve yeni algılayışlar, Batı Edebiyatında 300 yılda gerçekleşen gelişmelerin yüzyıla sığdırılması bu gecikmeyi ister istemez biraz daha tetikledi. Hızlı değişimlerde uyum o kadar da kolay değil.

Yeni edebiyat zamanla kendi okurunu oluşturdu. Ancak sanayi toplumunun daha tam idrak edememişken enformasyon toplumuna evrilmemiz, edebiyatla okuyucu ilişkisini biraz zora sokmuş görünüyor. Edebi ürünlerin, okur yazarlık düzeyinin artması karşısında, hala sınırlı bir okuyucu kitlesine sahip olması,  insani olanın hayatımızdan çıkmasıyla bir ilişkisi var. Yeni toplumsal düzen, büyük kentlerin oluşması, kadının çalışma hayatındaki yeni konumu, teknolojinin yüz yüze iletişimi azaltması bunların hepsi insani duyarlığı öldüren faktörler. Modern hayatta insan gitgide yalnızlaşarak sanal bir dünyanın kucağında kimliğini ve psikolojisini inşaya çalışıyor. Bu bir kısır döngü. Totolojik görünecek ama sosyal medya her şeye rağmen bu haberdarlık ve farkındalık için gördüğüm kadarıyla yeni zemin de oluşturmuyor değil. Bunun yazar-okur ilişkisini nasıl etkileyeceğini zamanla göreceğiz. Ama kötümserliğe saplanmamak için, şunu belirtmek gerek her dönem kendi tarzını getirir. Bize düşen buna direnmek. Edebiyatın bir görevi de bu değil mi zaten.

Ama bir şey daha var. Ne denirse densin, edebiyatın, müşteri oluşturacak şekilde  toplumsal gerçeğimizle barışması tam gerçekleşti, diyemeyiz. Bu barışma okuyucusunun ilgisi ve duyarlığı ile barışma anlamına gelir. Daha yerli duyarlığı olan yazarların, bu konuda gösterecekleri çaba bu barışmada büyük katkı saplayacaktır. Ama onların da aşmaları gereken zihinsel engellerin tamamen kalktığını, bu insanların ve okurlarının dünyasında edebiyatın hak ettiği yeri bulduğunu söylemek de abartılı olur.

 

6) Edebiyat sosyolojisi çalışmalarının zayıf kalmasında Batı eksenli yürüyüşümüzün payı nedir?

Doğru bir noktaya işaret ediyorsunuz. Edebiyat ve sosyoloji yukarda da belirttiğim gibi, birbirini yansıtan iki araç. Ancak bizde edebiyatın hızlı bir değişim dünyasında ayaklarını basacak zemin arama çabaları ile sosyolojinin henüz gelişiyor olmasını bir arada ele alırsak bu daha kolay anlaşılır. Sosyolojide bugün oldu, hala hangi alanlarda doyurucu telif eserler var ki. Edebiyat sosyolojisi, sosyologlar için bu anlamda bence daha zor bir alan. Bu alanda konuşacak olanların iki dala da aynı anda hâkim olması şart. Ben edebiyatta hem alaylı hem mektepli oldum, sosyolojide ise mektepliliğim sonradan oluştu. İkisi arasındaki ilişkileri ve niteliğini kısmen daha iyi hissetme konusunda bir avantajım var. Bu tür insanların çoğalması gerekli ama yeter şart değil tabi. Toplumsal değişimin edebi bir dille yansıtılmasını ciddiye alacak bilim adamlarının sayısının artmasını bekleyeceğiz herhalde.

7)Türkiye’de kültür alanındaki araştırmalarının geliştirilmesinde aydın ve elitlerin katkısı hangi yönde olmuştur?

Kültür alanında araştırmalar deyince korkucu bir cesametle karşılaşırız. Bunu daha açmak gerekir. Kültürel, entelektüel çabalar sadece akademik çalışmalara bırakılmayacak kadar geniş bir zihinsel coğrafya gerektirir. Bu çabalar elbette Türkiye’de son yüzyılda oluşturulan yeni düzenle yakından ilişkilidir. Kültürel ve entelektüel etkinlik, aslında büyük ölçüde sivil bir etkinliktir. Belirli bir bağımsızlık iklimi içinde gelişir. Türkiye’nin bu anlamda iyi bir karnesi olduğunu o kadar kolay söyleyemeyiz. Jakoben bir kültür anlayışı, bir zihniyet ve kültür dayatması, bu gelişimin önündeki büyük engellerdir. Biz hala devlet eliyle opera ve baleyi yerleştirmeye çalışan bir anlayıştayız. Sanatta devlet desteği yararsız demiyorum ama, devlet eliyle oluşturulan kültür yapay ve kalıcı olmayan bir kültür. Devletin bu alanda belirleyiciliği varsayımını hala aşamadık.. Her gelen iktidar bu belirleyiciliğe kendi rengini veriyor.. o kadar. Bu varsayım hala entelektüel düzeyde de maalesef varlığını sürdürüyor. Kötü olan da bu.

Oysa kültür otantik ve sahicidir. Ve spontane oluşur. Kültürel değişim kuramlarında bu o kadar açık seçik gösterilmiştir ki, ancak bizde hala devletçi, yanaşma aydın tipi, kendi statükosunu korumak için devletle adeta zımni bir uzlaşma sağlamıştır. Buna itiraz edenler de zaten gücün daralttığı alanda seslerini duyurmakta zorlanmaktadırlar.

 

8)Türkiye’de edebiyat ve toplum ilişkilerine eğilen sosyal bilimciler oldu. Özellikle 1950’lerden sonra canlı bir ilgi vardı. Bu ilgilerin,  toplumun ve kültürün yazılı metinler üzerinde anlaşılmasına katkısı oldu mu?

 

Sözünü ettiğiniz ellili yıllarda görülen toplumcu eğilimler, belirli bir ihtiyacın etkisiyle ve belirli şartların sonucunda ortaya çıktı. Ancak daha ziyade toplumcu/gerçekçi bir felsefenin kendi gerçekliğimize şabloncu uygulamalarını çoğalttı. Bu ideolojik prizma, redd-i miras üzerine kurulmuş bir düzenin ve aydın zümresinin yeni arayışıydı. Yani daha açık söylersek, Türkiye’de sosyalizm bir anti-tezdi, ama Kemalist/devletçi bir anlayışın anti-tezi olarak ortaya çıktı. Dolaysıyla anti-tezi olduğu düşüncenin zaaflarını da metodik olarak içinde taşıdı. Birinci sorunu buydu. İkincisi ise ithal bir ideoloji olmasıydı. Batı tipi bir feodal yapı ve ilişkilerin bu ithal ideolojik şablona yerleştirilmesi çabası söz konusuydu. Sosyal yapı ve dinamik analizinden yoksun bir uygulama olarak kabul görmedi. Bu anlayışın yerli gerçekliğe uygulanması çabaları da yeterli olgunluğa ulaşamadı. Kemal Tahir ve Attila İlhan’da olduğu gibi, ya devletin ya da entelektüel çevrenin baskınlığı karşısında sınırlı etkileri oldu. (Nitekim 2000’den sonra oluşan ulusalcı çizgi , bizim bu anti-tez olma iddiamızı kanıtlamış oldu. Yani kemalizmle sosyalizmin, geçirgen bir milliyetçilik düşüncesiyle sentezinin sonunda ortaya çıkmıştır. Ama doğru düzgün bir anti-tez olduğu da söylenemez.)

 

9)Yazıldığı dönemde  ilgi görmeyen ama daha sonraları edebi kültürel çevrelerde yoğun ilgi gören  romanlar var. (Örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanı) Bir dönemin revaçtaki değerleri ile okunacak eserler arasındaki  uyum ya da uyumsuzluğun bir neticesi midir? Bu konudaki görüşlerinizi merak ediyoruz.

 

Tanpınar aklıyla Batılı olmakla beraber gönlüyle doğuya bağlı olmaktan kurtulamadı. Her şeye rağmen o döneme kadar oluşmuş Batıcı tezleri ve Batılılaşma sonunda ortaya çıkan bireyi sistemli ilk eleştiren edebiyatçıdır. Edebiyatçı kimliğinin güçlülüğü, sesini çıkarmasına engel olunamamasının temel nedenidir.  Ancak dönemin şartlarında yalnız kalmıştır. Döneminde Arasat’ta kalan adam olmuştur. Ne sağ ne sol gereken ilgiyi göstermemiştir. Siyasi duruşuyla edebi sorgulaması arasında ortaya çıkan çelişkiler o şartlarda temelli bir sorgulamayı başlatacak bir soluk olmasına da engel olmuştur.

Nitekim Tanpınar’ın yeniden keşfedilmesi, jakoben bir Batılılaşma anlayışının sarsılması ve Türkiye’nin çok partili bir demokratik ortamı benimsemeye başlamasıyla mümkün oldu. Ben hala Tanpınar’ın gerektiği şekliyle kültürel birikimimize kazandırıldığı kanaatinde değilim. Hala bu konuda siyasi, zihinsel ve ideolojik ön yargılarımız sürüyor.

 

10)Son olarak, edebiyat eserlerinin  (örneğin Peyami Safa’nın Fatih Harbiye’si gibi) sinema  veya  dizi  olarak yeniden sunulmasının sosyal gerçeklikle bir bağı var mıdır? Sürekliliği olan batılılaşma vs tartışmaları yapan eserlerin modası hiç geçmiyor mu?

 

Bu yeni diziyi izlemedim. Ama mevcut benzerlerini dikkate aldığımda bu tip diziler için şunu söyleyebilirim. Bu nedenle bu dizi özelinde bir şey söylemem doğru olmaz. Doğrudur, bu Batı-Doğu çelişkisi hala zihin ve ruh dünyamızda varlığını sürdürüyor. Dolayısıyla bunu konu alan eserler de belirli bir alanda hüsnü kabul görüyor. Tarihi dizi ve filmler için de bu geçerli. Ama elbette bir tür solipsizm söz konusu. Yani bu tür temalar, günümüz bakış açısıyla ve gerçeklik algısıyla bir bakıma yeniden üretiliyor, yorumlanıyor. Hoş, zaten tarihsel anlatı da sanatsal anlatı da bir kurgudur.

Aslında bu çatışmanın geçmişteki haliyle iletilmesi, bir tartışmada hafızamızın katkısını sağlamakla birlikte, günümüz şartlarında yeniden üretilmesi doğru olur. Biz bu çatışmayı acaba günümüzde hangi ortam, kişilik ve ilişkilerle yaşıyoruz. Buna şiddetle ihtiyacımız var. İşte benim yukarda edebiyatla toplumsal ve bireysel gerçekliği barıştırmak/buluşturmak dediğim şey tam da  budur.

Dolayısıyla bazı hakikat, çatışma ve sorgulamaların, insan olduğu sürece ‘modası’ geçmez.