EDEBİYAT

Acaba Neden?

Türk edebiyatında 'Uyurgezerler romanının bir muadili mevcut aslında: Yakup Kadri'nin 'Kiralık Konak' eseri. Ama biz daha ileri gidelim. Herman Broch, Stefan Zweig seviyesinde bir yazar iken Mithat Cemal Kuntay, Thomas Mann ayarında bir romancımız. Onun tek eseri 'Üç İstanbul' bir dünya klasiği niteliğinde ve Elias Canetti'nin 'Körleşme', Thomas Mann'ın ' Buddenbrocks' ve Herman Broch'un ' Uyurgezerler' romanlarından daha üstün. Fakat ne yabancı dillere çevrilir ne de okullarda okutulur.

İnteraktif Edebiyat (Ya Da Öykü Yeni Bir Döneme mi Giriyor?)

Deneysel edebiyatın yamacında kımıldayıp duran dijital edebiyat ya da bizim denetimli edebiyat dediğimiz interaktif (etkileşimli) edebiyat dönemi mi görünüyor ufukta? Böyle bir soru sorulmalıdır. Bize bunu ilk haber veren Mihail Bakhtin idi elbette. Edebiyatımızda bu dönemi ilk gören yazar, Hasan Boynukara’dır. Konuyu risk alarak ilk omuzlayan; bu avangart çıkışa ilk öncülük eden yayıncı ise Adnan Mecit Yüksel (Bilge Kültür Sanat)’i de anmamız gerek.

Gün Bugünkü Gündür Saat Bu Saat

Ölüm gerçektir, dünya hayatı geçicidir; fakat bütün bunlara rağmen, dünyanın keşfedilmeye değer nice güzellikleri vardır. Ama çoğunlukla insan bu güzelliklerin de tıpkı dünya hayatı gibi geçici olduğunu unutup, ölüm gerçeğinden uzaklaşabiliyor. Diğer bir ifadeyle bu güzellikler, dünya hayatının geçiciliğini unutturuyor. Bu durumda kimi şairler, bilhassa geçici güzellikten kalıcı, değişmeyen ve bozulmayan gerçek güzelliğe yönelebilmiş şairler, adeta bir uyarıcı gibi gür ve kararlı sedayla haykırmış ve ölüm gerçeğinden uzaklaşan muhataplarını uyandırmışlardır. Böylesi bir misyonu ifa eden şairlerden birisi Ruhsâtî’dir.  

Tanpınar'ın izinde Paris

Tanpınar’ın ilk romanı olan Mahur Beste aslında Huzur’un alt yapısını oluşturur. Huzur da Aydaki Kadın’ın temelidir. Bu üç roman arasında mutlak bir ilişki bulunmaktadır. Birbirini bütünleyen ve de geliştiren bir doğrusallık. “Uyandım. Uyanıyorum. Zihnin oyunu bitti. Şimdi kendi kapımdayım. Biraz sonra içeriye, oradan dünyaya gireceğim” cümleleri ile başlayan son romanı bireye geri dönen Tanpınar'ı ele verecek nitelik taşır. Bu romanda yine Paris arz-ı endam eder. Suat, Paris’te resim üzerine eğitim görmüş ve yenilikçi bir ressamı 'dillendirir'. Leylâ’nın daveti tam da güneşin batmasına yakın saatlerde başlar. Güneş perde perde inerken de çevrede yarattığı ışık renk oyunlarına devam eder. Kısaca; Tanpınar'ın hiçbir romanında tesadüf yoktur.