Avrupa Birliği ile Zenginleşen Ülkeler


 

Avrupa; çok etnik yapılı, çok kültürlü, çok dinli (mezhepli) yerüstü ve yeraltı kaynakları sınırlı, nüfusu nisbi olarak yüksek, çok sayıda devletten oluşan, tarih boyunca birçok savaşın ve son 500-600 yıldır da bilimsel keşifler ve zenginlik ve gücün merkezi olarak yükselmiş, değerlerini dünyaya kabul ettirmiş ve Avrupa Birliği ile Roma İmparatorluğunu neredeyse yeniden ihya etmiş olan bir kıtadır.

Avrupa Birliği, Çin ve ABD dâhil gayri safi hâsıla bakımından dünyanın en büyük ekonomisidir (İngiltere’nin üyelikten ayrılmasıyla bu sıralama değişebilir). Maastricht kriterleri ile ekonomik, Kopenhag kriterleriyle siyasi kriterleri yürürlüğe koyarak, Avrupa’nın zenginliklerini ve değerlerini paylaşmayı, ‘farklılık içerisinde birlik’ ve ‘dayanışma’ ilkelerini etkin bir şekilde hayata geçirmeyi amaç edinmiştir.

Avrupa Birliğinin bir yüksek bir de düşük gelirli üyeleri vardır. Bunun kriteri de Avrupa Birliğinin kişi başına milli gelir ortalamasıdır. Yüksek gelirli ülkeler daha çok verici, düşük gelirli ülkeler de daha çok alıcıdır. Ama hepsi bütçeye değişik kriterler çerçevesinde katkıda bulunmaktadır. Avrupa Birliği ‘dayanışma ilkesi’ gereğince, ortak bütçe ve yatırım bankası vasıtasıyla üye ülkelere proje karşılığı hibe ve uzun vadeli, ama son derece ekonomik krediler vermektedir. Doğal olarak bu fonlardan düşük gelirli ülkeler daha fazla yararlanmaktadır. Zira özellikle hibe şeklindeki kaynaklarda en büyük pay ülke GSYH payıdır ki; doğal olarak gayri safi yurt içi hasılaları yüksek ülkeler (Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkeler) bütçeye daha fazla katkıda bulunmaktadır. Alıcı ülkeler ise kişi başına milli gelirin AB ortalamasının altında olan ülkelerdir. Dolayısıyla bir anlamda zengin ülkelerden düşük gelirli ülkelere ‘transfer ödemeleri’ yapılmaktadır.

Avrupa Birliği içerisinde bu konu zaman zaman alevli tartışmalara neden olsa da; mali yardımlar Birliğin kuruluş felsefesinin bir gereğidir. Almanya’nın birliğini geç tamamlaması sanayileşmede kaynak sorunu ile yüz yüze gelmesine neden olmuştur. 1871’deki Alman-Fransız savaşı ile güçlü bir şekilde Bismarck liderliğinde tarih sahnesine çıkan Almanya, sıkıştığı coğrafyayı genişletmek ve sanayiine hammadde bulmak için, sömürgelerden pay istemiştir. Çatışmanın Avrupa’daki merkezi, zengin kömür, dolayısıyla enerji kaynaklarının olduğu Alsas-Loren (Alsace-Lorraine) bölgesidir. Birkaç defa el değiştiren bölge bugün Fransa sınırları içerisinde yer alıyorsa da, aslında Avrupa Birliğinin kuruluşunun da sembolüdür.

Öte yandan Avrupa’da birlik çabaları öteden beri güncelliğini korumuş, zaman zaman alevlenmiş, hatta büyük savaşlara neden olmuştur. Napolyon’un da Hitlerin de amacı, aslında Avrupa’da birliği sağlamaktı. Ancak her ikisi de büyük yıkım ve ölümlere yol açmış, birlik de sağlanamamıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı, Avrupa için son derece yıkıcı olmuştur. Savaş sadece yıkıcı olmakla kalmamış, dünyada yeni bir (soğuk) savaş başlatmıştır. Dünya adeta ortadan ikiye ayrılmıştır. İşin esasında II. Dünya Savaşı’nın (Batı) Avrupa’da kazananı olmamıştır. Zira savaşın galibi sayılan Fransa Alman işgalinden ABD müdahalesiyle kurtulmuşken, İngiltere de neredeyse bin yıl sonra tekrar işgale uğramaktan yine Amerika sayesinde kurtulmuştur. Almanya ve İtalya savaştan zaten yenik çıkmışlardı. Dolayısıyla savaşın gerçek galiplerinden birisi Amerika, diğeri de Sovyetlerdi. Avrupa Birliğinin kuruluş felsefesi ‘birliğe’ dayanmakla birlikte, özellikle sınırlarındaki Sovyet tehdidini ayrı ayrı bertaraf edemeyecekleri gerçeği, NATO şemsiyesi altında onları ABD’nin koruması altına itmişti.

Elbette bu güvenlik sorunları Avrupa için önemli idi, ama Avrupa’da yıkıcı yeni bir savaşın da çıkmaması gerekiyordu. Bunun çözümü; geçmiştekinin aksine ekonomik imkânların ortak yönetime devredilmesi idi. Bir başka deyişle ortak bir üst yönetim ihtiyacı söz konusu idi. Bu üst yönetim üye devletlerden bağımsız ve onların üzerinde kurumlara sahip olmalıydı. Bu düşünce 1951 yılındaki Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Anlaşması ile gerçek oldu. Zira Avrupa’da savaşların nedeni olan enerji kaynağı kömür ve sanayiinin hammaddesi olan çelik uluslar üstü (supranational) bir kuruma devredildi.

Almanya, Fransa ve İtalya, Benelüks ülkelerini de yanına alarak bu birliği kurmuştur. İngiltere bu aşamada yeni birliğin dışında kalmayı tercih etmiştir. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu başarılı olunca 1957’de Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu kurulmuştur. Daha da önemlisi teknik olarak öyle isimlendirilmese de, Birliğin Anayasası konumundaki Roma Anlaşması kabul edilmiştir.

Bu üç kurumun ekonomik ayağı, gümrük birliğine dayanmaktadır ve gümrük birliği üye ülkeler arasında gümrüklerin ve ‘eş etkili’ olarak nitelendirilen diğer tarife ve tarife dışı engellerin kaldırılmasını, üçüncü ülkelerle de ortak bir gümrük tarifesini öngörmektedir. Bu yüzden zengin ülkeler de, fakir ülkeler de bu yeni anlaşmadan faydalanmaktadır. Zira düşük gelirli ülkelerin mali yardımlardan daha fazla yararlanmasına karşılık, gayrisafi hasılası yüksek olan ülkeler bu büyük ve tüketim eğilimi son derece yüksek pazara hiçbir kısıtlama olmadan girmekte ve mallarını pazarlamaktadır. Her iki taraf da durumdan memnundu ama, Avrupa’nın asıl önemsediği şey, kaynakların paylaşımı nedeniyle Avrupa içerisinde yeni bir savaşın çıkma ihtimalinin azalması idi.

Avrupa Birliği kurumlarının oluşması zaman içerisinde sadece ekonomik değil, siyasi, hatta güvenlikle ilgili düzenlemeleri de beraberinde getirmiştir. Bugün Avrupa Birliği; Parlamento, Konsey, Komisyon gibi temel kurumlara, İçişleri ve Adalet, Dışişleri ve Güvenlik gibi temel politikalara, Europol gibi iç güvenlik ya da Avrupa ordusu (henüz oluşum aşamasındadır) gibi dış güvenlik kurumlarına sahiptir.

Avrupa Birliğinde mali yardımla kalkınan ülkeler denince, akla gelen ilk iki ülke Yunanistan ve İrlanda’dır. İkinci aşamada mali yardımdan faydalanan ülkeler ise İspanya ve Portekiz’dir. Günümüzde ise bu anlamda en büyük mali yardım alan ülkeler Bulgaristan ve Romanya’dır. Şunu da göz ardı etmemek gerekir ki Avrupa Birliği kendisini dünyanın en büyük ‘donörü’ kabul etmektedir. Zira Avrupa Birliğinin mali yardım politikası esasen üye ülkeleri ilgilendirse de; Birliğin aday ülkelere, Akdeniz ülkelerine, Afrika ülkelerine, potansiyel aday ülkelere, hatta Karayip ülkelerine kadar uzanan pek çok ülkeye ve bölgeye mali yardımları söz konusudur. Kabaca hibelerin % 95’i, kredilerin de % 90’ı üye ülkelere, kalan kısımları ise bahsi geçen ülkelere gitmektedir. Bu yüzden Avrupa Birliği bir çekim alanıdır. Neredeyse bütün Avrupa ülkeleri AB’ye girmeyi istemektedir. Bunun İsviçre (bankacılık sistemleri nedeniyle), İzlanda (başvuru yapmıştı ama geri çekmiştir) ve Norveç dışında bir istisnası da yoktur. Rusya da bir Avrupa ülkesidir ama, Rusya’nın tek başına bir merkez olması, hatta rakip oluşumların (Şanghay İşbirliği Örgütü) öncüsü olması nedeniyle böyle bir politikası yoktur.

Yunanistan 1959’da Avrupa Birliğine müracaat ettiğinde kişi başına milli geliri o dönemdeki Türkiye’den bile daha düşüktü. 1981’de üye olduğunda ise durumu çok da iç açıcı değildi. Zira bu ülke 1974’te darbe yönetiminden çıkmış, Kıbrıs’ta da savaşı kaybetmişti. Yunanistan’ın Avrupa Birliği süreci demokrasiye geçişini de hızlandırmıştır. Bu arada şu bilgiyi de paylaşmakta fayda vardır. Avrupa Birliğinin planı Türkiye’yi de Yunanistan’la birlikte üye kabul yönünde idi. Böylesine spekülatif bir bilginin dönemin Avrupa Birliği Bakanı tarafından tasdik edilmesi, esef verici bir gerçektir. Türkiye’de 1970’li yıllardaki toplumsal çalkantıların siyasilerdeki karşılığı buna imkân vermemiştir. 1980’deki darbe de işin tuzu biberi olmuştur.

İrlanda da ekonomik bakımdan zayıf bir ülke idi. Son derece düşük gelirli bir ülke olmasına rağmen, Avrupa Birliği pazarını çok iyi kullanması, belli sektörlerde uzmanlaşması, yabancı doğrudan yatırımları çekmedeki başarısı ve elbette mali yardımlardan aldığı pay nedeniyle bu ülke günümüzde kişi başına milli gelir bakımından Lüksemburg’dan sonra ikinci sıradadır.

İspanya 1975’e kadar Franco’nun diktatörlüğünde kaldı. Uygulanan ambargo nedeniyle yüksek gelirli bir ülke olamadı. Franco’nun ölümünden sonra İspanya için de AB süreci başladı. Avrupa Birliğinden en fazla mali yardım bu ülkeye gitmiştir. İspanya’nın 1975’te 3.000 doların altında olan kişi başına milli geliri günümüzde neredeyse AB ortalamasını yakalamıştır.

1981 yılında birliğe üye olan Yunanistan’ın üyelik tarihindeki kişi başına milli geliri AB’deki kişi başına düşen milli gelirin % 43’üne tekabül ederken, bu oran günümüzde artarak AB’deki kişi başına düşen milli gelirin % 83’üne ulaşmıştır. Aynı şekilde 1973 yılında üye olan İrlanda’nın milli geliri en fazla artışı göstererek AB’deki kişi başına düşen milli gelirin % 159’una ulaşmış ve AB ortalamasının üzerine çıkmıştır. 1986’da üye olan iki ülkenin kişi başına milli geliri Portekiz için % 25,5 ve İspanya için % 54 idi. Bugün bu oran sırasıyla % 83 ve % 90’dır.

Günümüzde Romanya ve Bulgaristan milli geliri en düşük iki üye ülkedir. Avrupa Birliğinin mali yardım politikası değişse de bu politika halen önemli düzeyde devam etmektedir. AB geçmişte tarımı fonlamayı önceliklerken, şimdilerde bölgesel kalkınmayı daha fazla desteklemektedir. Her iki ülke de bölgesel gelişmişlik ve tarım sektörü bakımından önemli potansiyele sahiptir. Üyeliklerinin nisbi yeniliği ve Avrupa Birliği fonlarının kriz nedeniyle başka alanlara yönlendirilmesi bu ülkelerde henüz belirgin bir değişime neden olmamışsa da AB’nin bu politikası kuruluş felsefesinin bir gereği olarak devam edecektir.

Tablo: En Yüksek Mali Yardım Alan İki Ülkenin Durumu ve Türkiye

Kaynak: Nurettin Bilici Avrupa Birliği ve Türkiye, s.77

Türkiye de 1959’dan bugüne kadar AB’nin çeşitli mali yardımlarından faydalanmıştır. 1964’te ortak üye olmasından itibaren 1999 yılındaki aday ülke statüsüne kadar Türkiye’ye yapılan mali yardımlar toplamda bir milyar Euro bile değildir (Hibe + kredi yaklaşık 930 Milyar Euro). Bir başka deyişle Türkiye’ye AB ile herhangi bir organik ilişkisi olmayan bazı ülkelerden daha az yardım yapılmıştır. Örneğin Mısıra yapılan mali yardım aynı dönemde 1.463 Euro’dur. Ancak adaylık statüsü verilmesi ve arkasından müzakere sürecinin başlatılması Türkiye’ye mali yardımları artırmıştır. Bununla birlikte yardımlar ‘üye ülke’ statüsü taşımadıkça anlamlı miktarlara yükselememektedir. Yukarıda Türkiye ve diğer bazı ülkelere dönük yardımlar konuyu daha anlamlı hale getirmektedir.

Özetlemek gerekirse mali yardımların üye ülkelerin kalkınmasında son derece etkili olduğu göz ardı edilemez. Günümüzde ekonomik kriz yaşamış olsalar da kriz sadece bu ülkeleri değil, bütün AB ülkelerini etkilemiştir. Ancak bu ülkelerden özellikle Yunanistan ve İrlanda krizden çok daha derin etkilenmiş gözükmektedir. Bu ülkelerde çeşitli çalkantılar yaşansa da yine Avrupa Birliği yardımlarıyla ekonomilerini stabil hale getirecekleri gözükmektedir.